Yedi yaşındaydım. Okuldaki ilk yılımdı. Babam bizi köye, amcamların yanına götürmüştü. Gidişimiz kızakla olmuştu. Dönüşümüz de kızakla olacaktı ama bu kez babam yanımızda olmayacaktı. Oldukça eğlenceli geçen 11 günün ardından dönüş vakti gelmişti. Otuzaltı yıl önceki bu tatilden aklımda kalan tek ayrıntı at kılından hazırladığımız güvercin tuzaklarıydı. Atın kuyruğundan kopardığımız uzun bir kıla geniş bir düğüm atarak hayvanlara ot verilen alanın belli bölgelerine özenle yerleştiriyorduk. At kılının bir ucu da yere çakılı sağlam bir sopaya bağlıydı. Güvercinlerin yiyecek bulmak için en çok geldikleri alanlar, hayvanlara yem verilen bu alanlardı. Alanda yiyecek arayan güvercinlerin ayağı bu tuzağın içine girdi mi artık kaçmasına olanak yoktu. Çırpınmaya başladığı anda saklandığımız yerden çıkarak güvercini tuzaktan kurtarıyorduk. Eğer iyi bir takla güvercini yakalamışsak evcil güvercinlerin yanına koyuyorduk. Yabani güvercin bir iki günde yuvayı benimsiyordu. Eğer sıradan bir güvercinse yakaladığımız, serbest bırakıyorduk. Köyde neredeyse her evin bir güvercinliği vardı. Güvercinler akşama kadar özgürce uçuyor, gökyüzünde taklalar atıyor akşam oldu mu evlerdeki yuvalarına geri dönüyorlardı. Köydeki günlerimiz kayarak veya güvercin yakalayarak geçiyordu. Zaman çok çabuk geçmiş ve dönüş vakti gelmişti. Bizi götürecek kızak ancak öğleye doğru geldi. O yıllarda köyler arası ulaşım kış aylarında kızakla sağlanıyordu (Gerçi bazı bölgelerde halâ öyle ya). İki atın çektiği kızak 5- 6 kişinin oturacağı genişlikteydi. Oturanlar düşmesinler diye etrafı tahtalarla çevrilmişti. At arabasından tek farkı, tekerlek yerine kızağı baştan başa kateden iki adet büyük kızağın bulunması ve yere daha yakın olmasıydı. Kızakla yolculuk yapmak son derece eğlenceli bir şeydi benim için. Babamın gürgenden yaptırdığı, kayışlarla tutturulmuş eğreti kayaklarla kaymak çok zordu. Kayaklar ayağımdan çıktığı için ikide bir düşüyordum kayarken. Bu yüzden düşme riski olmadan atlar tarafından çekilmek çok eğlendiriyordu beni. Kızak uçsuz bucaksız beyaz ve soğuk bir çölde süzülerek yol alırdı. Bu keyfi tekrar yaşamak için yolculuğun bir an önce başlamasını istiyordum. Çocukluğumun özlemle andığım anılarından biridir kızakla yolculuk yapmak. Eşyalarımızı toplarken içeri amcam girdi. Endişeli gibiydi. Anneme 'Hava sanki bozacak gibi. İstersen bu gece kalın yarın hava düzelirse çıkarsınız yola 'dedi demesine ama annem kararını çoktan vermişti. Artık geri dönmesi de çok zordu. 'Öbür gün Yıldırım’ın okulu başlıyor. Gitmemiz lazım. Zaten ne kadar yolumuz var ki. Hava bozana kadar biz Bulanığa varırız. Sen merak etme'. Amcam yaklaşık 9 yıllık süre içinde gelinini çok iyi tanımıştı. Kararından vazgeçmeyeceğini bildiği için fazla üstelemedi. Ben de kardeşimle birlikte merakla sonucu bekliyordum. Amcamın yola çıkışımızı onaylamasından sonra annem sıkı bir şekilde sarıp sarmaladı bizi. Hep birlikte evin bulunduğu yamaçtan kızağın bulunduğu düzlüğe inmeye başladık. Biz yanına varıncaya kadar kızak yolculuk için ideal hale getirilmişti. Altımıza bir yün yatak serilmiş, yatağın üzerine ise battaniye takviyeli bir yün yorgan atılmıştı. Kızağın her tarafından iri buzlar sarkıyor, atların burunlarından buharlar fışkırıyordu. Hemen yatağa girdik. Buz gibiydi. Isınmak için birbirimize iyicene sokulduk. Annem papaklarımızı başımızdan geçirdi. Sadece gözlerimiz görünüyordu. Yün papak yanaklarımı kaşındırmaya başladı hemen. Pek de umursamadım çünkü birazdan eğlence başlayacak ve kar üstünde bir masal kahramanı gibi uçacaktık. Amcam kızakçıyı yanına çağırarak bir şeyler konuştu. Orta boylu, güler yüzlü olan kızakçı kızağa yaklaşarak amcama bir tüfek gösterdi. Bu, beş mermi aldığı için bölgedeki adı beşli olan bir mavzerdi. Kızakçı 'Haydi' diyerek kızağa çıkıp yerine oturdu. Annem de amcamla vedalaştıktan sonra yanımıza geldi. İkimiz birden annemin bacaklarına sarılarak ısınmaya çalıştık. Annem sırtını kızağın arka tarafına iyice yaslayarak yüzünü gideceğimiz yöne doğru verdi ve bir koluyla bana, bir koluyla da kız kardeşime sarıldı. Hemen ısındığımı hissettim. Kızakçı bize döndü ve 'Bacım tamam mı ?' dedi. Annemden olumlu yanıtı alınca da kırbacı eline aldı. Kırbaç havada şakladı ve atların gövdesine indi. Soğuktan iyice büzülen atlar kırbacı yiyince can havliyle şaha kalkarak ileri atıldılar ama kızak yerinden kıpırdamadı. Kızağın altı buz tutmuştu. Bir kez daha denedi kızakçı. Atlar yine şahlandı, yine ileri doğru atıldılar ama boşuna. Kızak yine kıpırdamadı. Dördüncü denemede atlar buzları kırmayı başardılar. Kızağın buzlarının kırılmasından doğan ani darbe ile biraz sarsıldık ama on beş - yirmi metre sonra tıpkı masallardaki gibi karın üzerinde süzülmeye başladık. Hayallerim bir kez daha gerçek oluyordu. Uçuyorduk karların üzerinde sanki. Yaklaşık iki saat sürecek bir maceralı yolculuk başlıyordu. Annem hava çok soğuk diye başımızı yorganın altından çıkarmamıza pek izin vermiyordu ama dinleyen kim. Başımı içeri doğru itişinden hemen sonra tekrar dışarı çıkarıyordum. Bir süre sonra artık karışmamaya başladı. Zaten biraz endişeli olduğu için çabuk pes etmişti. Kafasını kurcalayan bir şey vardı. Bu yüzden bir de benimle uğraşamazdı. Artık keyifle dışarıyı izliyordum. Karların arasında tek tük görünen çalılıkları ve kayaları saymazsam ortama tamamen beyaz hakimdi. Biraz daha bakınca gözlerim ağrımaya başladı. Kar parlaktı ve çok yansıyordu. Hemen battaniyenin altına girerek gözlerimi dinlendirdim. Bu arada rüzgâr da hızını iyice artırmıştı. Bol karda zaten bata çıka giden atlar, rüzgârın yüzünden iyice yavaşlamışlardı. Rüzgâr kızağı da sallamaya başlamıştı. Bu sarsılmalar yüzünden üzerimizdeki yorgan da kaymıştı. Annem kızağı yeniden düzenledi ve ben tekrar yorganın altına itildim. Dışarıda durmaktan burnum üşümüştü. Rüzgârın sesini yorganın altından duyuyordum ve bu sese dayanamıyordum. Olan biteni görmeliydim. Tekrar kafamı uzattım ve rüzgârın karları savurduğunu gördüm. Amcamın bahsettiği tipi başlıyordu. O gözlerimi yakan kızgın güneş yerini kapkara bir gökyüzüne bırakmıştı. Annemin yüzüne baktım ' Bir şey yok yavrum, sakın korkma' dedi ama, yüzündeki endişe de artmaya başlamıştı. Bu kez kendi isteğimle yorganın altına girdim. Çünkü rüzgârın savurduğu kar papağın açık yerlerinden yüzüme vurmaya başlamıştı. Rüzgârın hızı iyice artmış ve atlar zorlanmaya başlamışlardı. Tam bir tipinin içindeydik. Kafamı yorgandan çıkarır çıkarmaz tipinin tokadını yedim. Sol taraftan gelen rüzgar bir şamar gibi inmişti suratıma. Rüzgar bir o taraftan bir bu taraftan geliyordu. Kızağın içi kar dolmaya başlamıştı. Üzerimiz yavaş yavaş karla örtülüyordu. Anneme baktım bir an. Başına babamın tiftik papağını geçirmişti. Sadece gözlerini görebiliyordum. Sabit bir şekilde ileri bakıyordu. Görüş mesafesi de iyice azalmıştı. Bazen kızakçıyı bile görmekte zorluk çekiyordum. Kızakçının sesi geliyordu rüzgârla ara sıra. Atlarla konuşuyor onları gayrete getirmeye çalışıyordu. Atlar da sahiplerinin bu isteğini kırmamaya çalışıyor, can havliyle atılıyorlardı ileri. Yavaş yavaş ilerliyorduk ama sanki nereye ilerlediğimizi de tam olarak bilmiyorduk. Tipi hızımızı yavaşlattığı gibi yolumuzu bulmamızı da zorlaştırıyordu. Annem kızakçıya seslendi. Kızak durdu. Atlar nefes nefese kalmışlardı. Ağızlarından köpükler çıkıyordu. Annem 'Bu tepeyi iyi tanıyorum oradan hep sağa dönerdik. Tepe şimdi solda olduğuna göre yanlış döndük, sola dönüp yolumuzu bulalım'dedi. Kızakçı da hatırladı yolu. Tekrar yolumuza girdik. Bir ara yavaşlayan rüzgâr hızını tekrar artırmıştı. Kız kardeşim ve ben kafamızı dışarı çıkarmış annemle birlikte yola kilitlenmiştik. Yolu bulunca hızımız da arttı. Atlar daha az batıyorlardı. Tekrar yorganın altına girdim. Burnumu elimle tutup ısıtmaya çalıştım. Papağın ağzıma ve burnuma karşılık gelen kısımları, nefes alış verişlerim yüzünden ıslanmış ve donmuştu. Burnumu ısıtmakla uğraşırken, rüzgârın ıslığı arasında belli belirsiz bir ses duydum. Bir an nefes almadan bekledim. Kalbim küt küt atmaya başlamıştı. Rüzgârın uğultusudur diye kandırmaya çalıştım kendimi. Rüzgarın her uğultusunda, 'Duyduğum ses bu sesti' diye kendimi kandırmaya çalışıyordum ama boşuna. Biraz sonra tekrar duydum sesi, daha doğrusu sesleri. Yine belli belirsiz geliyordu. Pür dikkat rüzgarın sesini dinlemeye başladım. İki sesi ayırt etmeye çalıştım. Bir kez daha duydum. İrkildim. Evet, bu ses rüzgârın sesi değildi. Bu bir kurt ulumasıydı. Daha doğrusu kurtların ulumasıydı. Tüylerim diken diken oldu. Kış aylarında her gece sıcak yatağımda uyurken seslerini duyduğum, bazen evin penceresinden korkuyla ama evimde olduğumu bilmenin güvencesiyle bahçede oynaşmalarını izlediğim kurtlardı bu ulumaların sahipleri. Bu kez ben de dışarıdaydım ve çok korumasızdım. Artık aramızda duvar da yoktu. Ama kızakçının mavzeri vardı. Aklıma mavzer gelince rahatladım. Kızakçı yaklaşan kurdu vururdu. Zaten bir tanesini vurdu mu diğerleri onu yemek için kalırlar ve zaman kaybederlerdi. Bu düşünceler beni rahatlatmıştı. Zaten hissettiğim de korku değildi sanki. Korkudan çok farklıydı. Bir şeyleri yaşamaktan duyduğum heyecan ve korku iç içe karışmıştı. Biraz korkuyordum ama bunları yaşamaktan da keyif alıyor gibiydim. Aklıma radyo tiyatrosunda dinlediğim ' Kurtlar' adlı oyun geldi. İstasyon bekçisi, elinde tüfek olmasına rağmen, kurtların yanına yaklaşmasını engelleyemiyordu. Son anda gelen tren olmazsa kurtlara yem olacaktı. Bu düşüncelerle o duyguyu tekrar yaşamaya başladım. Korku ve heyecan bir arada. Eve gider gitmez hemen arkadaşlarıma anlatacağım şeyleri kurmaya başladım. Tabi eve gidebilirsem. Kafamı dışarı çıkarıp annemle birlikte ileri doğru bakmaya başladım. Artık göz gözü görmez olmuş ve kurt ulumaları daha da belirginleşmişti. Kızak artık belirgin bir yol izlemiyordu. Atlar kolay gidebildikleri yerlere sapmaya çalışırken, kızakçı yoldan çıkmamaya gayret ediyordu. Ama artık o da gittiğimiz yolun doğru yol olduğundan emin değildi sanki. Elini arkaya attı ve sandıktan tüfeği alarak boynuna astı. Arkamızdan da sürekli kurt ulumaları geliyordu. Anneme bunu sormaya çekiniyordum. Ya kaybolduğumuzu doğrularsa. Beyaz bir kar çölünün ortasında, kurt ulumaları arasında kaybolmuştuk. Kızakçı biraz daha uğraştı ama boşuna. Atlar artık onun komutlarını dinlemiyorlardı. Atların durumu pek iyi sayılmazdı. Kan ter içinde kalmışlardı. Kızakçı atları durdurdu, kızaktan inerek yanımıza geldi 'Bacım herhal yolu kaybettik. Atlar sözümü dinlemiyor. Serbest bırakacağım, belki doğru yolu bulurlar. Bir kere daha böyle olmuştu ve yolu bulmuşlardı.' Annem onayladı hemen. Zaten onaylamaktan başka bir çaresi de yoktu. Kızakçı dizginleri iyice gevşeterek kızağın önüne bağladı. Yerine oturduktan sonra tüfeği boynundan çıkararak eline aldı, kurma kolunu çekip bıraktı ve kırbacı şaklattı. Atlar ikinci şaklamayı beklemeden fırladılar. Gittiğimiz yönden saparak kendi bildikleri gibi gitmeye başladılar. Artık hayatımız atların elindeydi. Can havliyle koşuyorlardı. Kurt ulumaları da aynı tempoda arkamızdan, sağımızdan solumuzdan gelmeye devam ediyordu. Kurt seslerini duyan atlar biraz daha hızlanıyordu. Şimdi gerçekten uçuyorduk. Artık kaybolduğumuza inanmaya başlamıştım. Her yeri kaplayan beyaz örtü giderek daha ürkütücü gelmeye başladı.Yolumuzu bulacak tek bir işaret bile yoktu. Ne tarafa gittiğimizi bile bilmiyorduk. Yaşamımız artık atların önsezilerine kalmıştı. Kim bilir belki de paniklemişlerdi ve bizi yanlış yere götürüyorlardı. Üstelik bu daha ne kadar sürecekti. Atlar eninde sonunda yorulacaklardı. Bir taraftan kurtlar, bir taraftan da donma tehlikesi. Aklıma atlar geldi. Yolunu kaybeden atlıların donmamak için atlarını öldürüp, karınlarını yararak içine girdiklerini duymuştum. Hatta babamla birlikte, bir köyde, böyle yaparak donmaktan kurtulmuş biriyle de karşılaşmıştım. Adama hayran olmuştum o zamanlar. Hem donmaktan kurtulmuş, hem de iğrenmeden atın içine girmişti. Bu donma ve kurtlara yem olma düşünceleri içindeyken hayal meyal bir köprünün üzerinden geçtiğimizi fark ettim. Hemen anneme gösterdim. Köprünün korkuluklarının sadece üst kısımları dışarıdaydı. Geri kalanı tamamen karlar altında kalmıştı. Annem heyecanla kızakçıya seslendi. Durduk. Kızakçı geri dönerek köprüye yürüdü. Biraz sonra geri döndü ' Yoncalı köprüsü bu. Çok sağa kaymışız ama atlar doğru yolu buldular. Az sonra Bulanık’tayız' dedi. Gerçekten de az sonra kasaba belli belirsiz görünmeye başlamıştı. Atlar bizi Bulanığa getirmeyi başarmışlardı. İnsanın yapamadığını yapmışlar, içgüdülerini izleyerek hayatımızı kurtarmışlardı. Bu benim doğada yaşadığım ilk maceraydı. Daha yedi yaşındayken hem donma hem de kurtlara yem olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştım. Korkmuş muydum ? Elbette. Hem de nasıl. Ama duyduğum sadece korku değildi sanki. Çok garip bir duyguydu bu. Yaşadığım şeyler normal şeyler değildi ve ancak filmlerde olurdu. Ama ben bunları yaşamış, heyecan duymuş, ölüm korkusunu hissetmiş ama zarar görmemiştim. Bunları birilerine anlatmalı, yaşadıklarımı paylaşmalıydım. Sanırım Atlas için fotoğraf çekmemi, tırmanışlar yapmamı da bu duygulara borçluyum. Yaşamak ve yaşadıklarımı paylaşmak. Orada olmak duygusu bambaşka bir duygu. Olayı uzaktan izlemek yerine, olay yerinde olmayı ve olayları bire bir yaşamayı istemek. Korksam da, zor durumda kalacağımı bilsem de bundan keyif alıyorum. Bizleri dağlara götüren duygu da bu olsa gerek. Bu duygu var oldukça bunları birileriyle paylaşma isteğim de hep var olacak. Yıldırım Güngör / Şubat 2007 |














