Saygınlığını ve gücünü büyük ölçüde buna
borçludur. Yakın tarihi, muazzam ölçüde sürdürülen kölecilikle, vahşi
bir sömürgecilikle, katliam ve soykırımlarla, haksız savaşlarla
örülmüşken adı "özgürlükçü", "eşitlikçi", "hümanist" gibi yüceltici
ibarelerle anılan başka bir ülke yoktur. Fransa, bu bakımdan, Avrupa'da
bile biriciktir. Üstelik bu algılama, Fransızlar kadar Fransız
olmayanlar için de geçerlidir. Türk aydını için haydi haydi geçerlidir.
İşte son örneği: Fransa, "Ermeni soykırımının inkarını suç sayan" bir
yasayı meclisinden geçirince şöyle şeyler duyar olduk: "Fransa'ya;
Voltaire'in, Monteusque'nün çocuklarına yakışmadı." Pek çok köşe
yazarının ardından en son Nobel ödüllü yazarımız bu yakışıksızlığa
dikkat çekti. İnandığı "Büyük Fransız kültürü" ile bu karar arasında bir
uyumsuzluk keşfetmişti. Hasan Cemal'in aktardığı konuşmasında
Voltaire'in yanı sıra Zola, Camus, Gide, Sartre gibi yazarları anarak
"Fransız Parlamentosu'nun son kararı, bu özgürlükçü Fransa'ya hiç
yakışmadı" dedi. Bunu o ülkenin milletvekilleri, yazarları çizerleri,
halkı takdir edememiş olacak ki, Fransa'ya yakışanın ne olduğuna da
böylece bizimkiler karar verdi. Belli ki, Fransa'nın "şanlı" tarihini
çok iyi biliyorlar ve özgürlük, eşitlik, kardeşlik ideallerini tüm
dünyaya "bağışlayan" bir ülkenin, ifade özgürlüğünün önüne engel
koymasını bu tarihle bağdaşmayan istisnai bir "ayıp" olarak
görüyorlardı.
Şaşırtıcı değil aslında. I. Dünya Savaşı
sonrasında İstanbul işgal edilirken, Fransız kuvvetleri komutanı
Franchet d'Esperey, bu kente beyaz bir at sırtında ve zafer alayıyla
muzaffer bir Romalı fatih gibi girdiğinde de benzer yaklaşımlar
sergilenmişti. Generalin bu aşağılayıcı tavrı, devrin Frankofil Türk
aydınlarını hüsrana uğratmış, marazi bir tepki göstermelerine yol
açmıştı. Bakın Şevket Süreyya Aydemir o devrin aydın iklimini nasıl
anlatıyor. "Osmanlı aydın ve yarı aydınları için Batı demek, Fransa
demekti... Türk yazar ve şairlerinin bütün sermayeleri şöyle ya da böyle
Fransızca bilmekti. Bütün örnek ve üstatları, sayıları pek de fazla
olmayan ve sanıyorum ki, haklarındaki bilgiler pek de derinlere inmeyen
az sayıda Fransız edebiyatçılarından ibaretti… İşte o
Fransızlar, şimdi İstanbul'daydı. Ama ne görünüşleri, ne de İstanbul
halkına gösterdikleri muamele, hiç de hayallerindeki gibi değildi." O
aydınlardan biri de Sami Paşazade Sezai idi ve aynen Orhan Pamuk gibi
"Büyük Fransız kültürüne inanıyordu". Generalin densizliği karşısında
yeise kapılmış ama bunu gene de Fransa'ya mal etmeye gönlü razı
olmamıştı: "Gülmeyi bilen ve seven zeki Fransa her şeye razı olsa bile
böyle gülünç bir mevkide kalmaya razı olamaz. General Franchet
d'Esperey, şüphe yok kendini İstanbul'un ortasındayken, Tomboktu'da
(Timbuktu), zencilerin arasında sanıyordu." Paşazade, kendi halkına
yönelen aşağılamanın, Timbuktu zencilerine reva görülen davranışlar
yanında solda sıfır kaldığını bilmiyordu belki ama bir yandan da onları
buna layık görüyordu.
O günden bugüne değişen bir şey yok demek
ki. Bir takım Fransızlar bir şeyler yapar, bizimle ilgili olmadığı
sürece sesimiz çıkmaz. Canımızı sıkan bir karar, bir tavır, bir girişim
söz konusu olduğunda öfke nöbetlerine tutuluruz. Ama her halükarda
yakışıklı Fransa'ya toz kondurmayız.
Şimdi aradan bunca
zaman geçmişken; emperyalistlerin, sömürgecilerin ipliği pazara
dökülmüşken, hala Özgürlükçü Fransa'dan söz etmek, düpedüz körlüktür.
Unutmamalı, Fransa için özgürlüğün ilk ölçütü, daima başkalarını
özgürlükten yoksun bırakmak olmuştur. Kimse Voltaire'i, Montesquieu'yü,
Zola'yı, Camus'yü, Sartre'ı ya da Fransız İhtilali'ni tanık göstermesin.
Devrimin ilk önce kendi ilkelerini inkar ettiğini, Voltaire'in o ünlü
sözünün, bizzat Voltaire tarafından "insan sayılmayanlardan"
esirgendiğini; Montesquieu'nün hukuk ilkelerinin geçerliliğinin nerede
başlayıp, nerede bittiğini biliyor musunuz? Siz hiç Zola'nın, Dreyfus
davası vesilesiyle kaba bir ırkçılığın Fransa'yı rehin aldığını
şaşkınlıkla fark eden ve buna karşı muazzam bir mücadele yürüten bu
büyük yazarın, tam da o sırada sömürgelerde yaşanan ırkçı katliamlarla
ilgili tek bir sözünü okudunuz mu? Özgürlükçü aydın tipinin dünya
çapındaki timsali Camus, Cezayir'in özgürlük talebini nasıl karşılamıştı
acaba? Peki bu isimlerin arasına el çabukluğuyla Sartre'ı sokuşturmak
da ne oluyor? Fransa'nın "özgürlük düşmanı" ülkeler skalasında ilk
olmasa bile, başta gelen ülkeler arasında olduğunu dünyaya haykıran
Sartre değil miydi?
Neymiş; Fransa'nın en baba kale muhafızı de
Gaulle, "Sartre Fransa'dır" demiş. Peki, tam o sırada sokaklarında
"Sartre'ı vurun!" nidalarıyla nümayişler düzenlenen, yazarları sadece
hapsedilmekle kalınmayıp ağır işkencelerden geçirilen Fransa hangi
Fransa'ydı? Cezayirli yazarları, fikirlerini ifade ettikleri bir
toplantıdan çıkarıp bir duvarın önünde kurşuna dizen de "Sartre'ın
Fransa'sı" mıydı? Ama bakın bir yazarımız (Yıldırım Türker) de Gaulle'ün
sözünden nasıl bir hisse çıkarıyor: "De Gaulle'ü hala hatırlıyor
olmamızın nedeni, kendisini kıyasıya eleştiren bir yazar için bu sözleri
söyleyebilmiş bir muktedir olmasıdır." Bir diğer yazarımız (Yalçın
Doğan) da de Gaulle'ün "evrensel düşündüğünü", Cumhurbaşkanı Sezer'den
farkının (üstünlüğünün demek istiyor) bu olduğunu not ediyor.
Böyle
hatırlıyor olabilirsiniz. Ama aklı başında Fransa, de Gaulle'ü, V.
Cumhuriyeti bir polis devleti olarak inşa eden başka türden bir
"muktedir" olarak hatırlıyor. Sartre "Nihai hesaplaşma gününü ve
gerçeğin ortaya çıkmasını geciktirmek amacıyla başımıza, tüm işi bizi
karanlıkta tutmak olan bir Büyük Büyücü getirdiler" demişti onun için.
Öyle ki bu Büyük Büyücü, ordu birliklerinden destek gören sağcı cinayet
çetelerinin eylemleri ve polisin provokasyonlarıyla gelişen örtük bir
askeri darbenin şefi olarak iktidarı devralmıştı. Ki o çetelerden biri,
Gizli Ordu Örgütü (OAS), o cumhurbaşkanıyken Sartre'ın evinde iki kez
bomba patlatmıştı. O, "Sartre Fransa'dır" demişti; Sartre ise "ulusun ve
ordunun moralini korumak" türünden yasaların uygulandığı onun iktidarı
altındaki Fransa'yı, "bir polisin günde on saat işkence yapmak zorunda
kaldığı" bir cehennem olarak nitelemiş ve acı içinde şu sözleri
haykırmıştı: "Fransa da bir zamanlar bir ülkenin adıydı. Dikkatli olalım
da, 1961'de bir sinir hastalığının adı olmasın." Fransa "iyileşmeyi"
değil, "sinir hastalığını" tercih ederek bu eski generale uzun bir
iktidar bahşetti. O da Fransa'ya borcunu, 1968 devrimini, devrimci
gençlerin üzerine polisleri salıp bastırmaya çalışarak ödedi. Az daha
tepe taklak oluyordu. İmdadına kim yetişti biliyor musunuz? Düzenin
sarsıldığını gören şanlı Fransız solunun en örgütlü gücü Fransız
Komünist Partisi ve sendika önderleri. Çocuklar cascavlak ortada
kaldılar. Yanı başlarında sadece Sartre vardı; "özgürlükçü Fransa"
namına değil, kendi vicdanı adına. Sonra o çocuklar büyüdüler, Sartre'ı
unuttular. Şimdilerde "Biz devrimi çok sevmiştik" melankolisiyle kale
muhafızları arasındaki yerlerini aldılar.
Hazır muktedirlerden
söz açmışken, Radikal 2 yazarı Ayşe Hür'ün, Dreyfus davası vesilesiyle
hatırladığı ve "aziz hatırası önünde saygıyla eğildiği" Clemenceau'ya
yakıştırdığı nitelemeye bakalım: "Her türlü zorbalığa direnen namuslu
insan." Dikkat ediniz: Bu Clemenceau, I. Dünya Savaşı'nın başta gelen
mimarı ve aynı zamanda Osmanlı'dan koparılan Ortadoğu toplumlarını
sömürge cehennemine ilhak eden Clemenceau ile bir ve aynı kişidir. I.
Dünya Savaşı'nda Fransa'nın başbakanıdır. Bir yağmacıdır; savaş
sırasında ve sonrasında yağmadan Fransa'nın payına düşecekleri artırmak
için uğraşıp durmuştur. Şimdi soralım: İnsanlık tarihi
sömürgeleştirmeden, işgalden daha büyük bir zorbalık tanımamışken,
sömürgeci Clemenceau'yu "her türlü zorbalığa direnen" bir aziz olarak
sunmak, en azından sömürge halklarının anısına hakaret etmek değil
midir?
Irkçılar Geçidi
Siz Voltaire'i de böyle hatırlıyorsunuz. Tarihin en antika
sloganlarından biriyle: "Sevgili dostum, sizin görüşlerinize
katılmıyorum ancak bu görüşlerinizi rahatça ifade edebilmeniz için
canımı feda etmeye hazırım" gibi ne idiğü belirsiz bir lafla. Saygıdan
zerre kadar nasiplenmemiş bu şahsiyetin, bu sözünün, kendisini de içine
yerleştirdiği kibar seçkinler için geçerli olduğunu anlayabilmeniz için,
onun gerçek fikirlerini, yalaka sansürünüzün görmezden geldiği iğrenç
sözlerini gözünüze sokmak mı gerekir? Bakın hele fikir özgürlüğü tutkunu
Voltaire'e... "Kentlerde anlaşılmayan bir jargonla konuşan, pek az
düşünceye ve buna bağlı olarak sınırlı anlatım biçimlerine sahip,
Afrikalı kafirlerden de geri" diye aşağıladığı Avrupa köylülerinin, onun
nezdinde saygıyla karşılanacak ne gibi bir fikirleri olabilirdi ki. Bu
aleni aşağılamaya karşın, Voltaire, kendi köylüsü için kibar ifadeler
kullanmıştır. Afrikalılar için öyle mi? Afrika boydan boya
köleleştirilir ve milyonlarca siyah zorla ve kırbaçla Amerikalara
taşınırken, Aydınlanma'nın büyük filozofunun, siyahlara ilişkin
söyledikleri felsefe tarihinin yüz karasıdır: "Bayağı tazı nasıl cins
tazıdan farklıysa, zenci ırkı da bizimkinden farklı bir insan türüdür.
Eğer bizim anladığımızdan farklı bir zekaları yoksa, bu türün çok düşük
olduğu söylenebilir." Düşünceleri, bırakın hümanizmi, insanların Adem
ile Havva'dan türediğini söyleyen Kitab-ı Mukaddes'e bile uymuyormuş; ne
gam. O, köleliği savunabilmek adına "kutsal öyküye" inanarak ırk
ayrımcılığına karşı çıkan hümanistlere de, dini bütünlere de savaş açtı.
"Beyazların, Siyahların, Albinoların, Hotantoların, Laponların,
Çinlilerin, Amerikalıların birbirlerinden tamamen farklı ırklara ait
olduklarından kuşkulananlar yalnızca körlerdir" diye buyurdu. Bununla da
yetinmedi; ırklar merdiveninin kendince bir taslağını sundu: "İnsandan
hayvana doğru inen dereceler" hiyerarşisinde siyahlar, en alt sıraya ama
"maymunlarla istiridyelerin üstüne yerleştirilmişlerdi." En üst
basamakta, tabii ki Avrupalı beyazlar vardı.
"Cins tazı"ların
sözcüsü Voltaire; Le Pen'in ağababası… Şimdi, "Ben insanım"
diyen bir siyaha Voltaire'in vereceği cevabı düşünün: "Fikrinize
katılmıyorum ama saygıyla karşılıyorum." Ne kadar bayağı, değil mi?
Voltaire'in
Müslümanlara, Araplara, Türklere uygun gördüğü nitelemeleri buraya
aktarmıyorum bile. Bu başlı başına bir yazı konusu. Ama şu kadarını
söyleyebilirim. Hiç de hoş şeyler değildir ve onun sözleri yanında,
geçenlerde Danimarka'da faşistlerin kampında, İslam peygamberini
aşağılama konusunda eğitimden geçirilen çocukların yaptıkları ya da
Papa'nın sözleri çok masumane kalır.
Bir de Montesquieu var
tabii. "İnsanların özgür ve bağımsız doğduğunu" bir doğa yasası olarak
koyan büyük hukuk adamı. Şöyle diyor: "En bilge yaratık olan Tanrı'nın,
bir ruhu, özellikle de iyi bir ruhu kapkara bir bedene yerleştirmiş
olabileceği düşüncesini hiç kimse kabul edemez." Siyahları insanlıktan
tart ederken, bunu kendi düşüncesi olarak söylemiyor büyük düşünür;
herkes adına konuşuyor, kural koyuyor. Onun evrensel hukuku bu işte.
"Yasaların Ruhu" kitabını okumayı bir deneyin isterseniz. Asya ve Afrika
halkalarına duyduğu düşmanlığın ne kadar derin olduğunu göreceksiniz.
Mesela şöyle şeyler okuyacaksınız: "Afrika kıyılarında yaşayan insan
topluluklarının çoğu ya vahşidir, ya yaban… Sanat, endüstri
diye bir şey yoktur onlarda; buna karşılık, doğadan kolaylıkla elde
ettikleri bol miktarda değerli madenleri vardır. Şu halde uygar insan
topluluklarının tümü onlarla kendi yararlarına ticaret yapacak
durumdadırlar; hiçbir değeri olmayan şeyleri onlara değerliymiş gibi
gösterir, karşılığında yüksek fiyat isteyebilirler." Hatırlatalım;
"Avrupa toprakları ve ikliminin öteki kıtalardan daha iyi olduğu, onun
için Avrupalıların üstün olması gerektiği" yolundaki sözüm ona
"bilimsel" fikir de onun buluşuydu.
Bütün bunlardan sonra kimse
Voltaire'in, Montesquieu'nün düşünce tarihindeki yerlerini, fikirlerinin
dünyayı nasıl etkilediğini anlatmaya kalkmasın. "Böyle şeyler söylemiş
olabilirler ama şöyle şöyle iyi şeyler söylediler" ya da "dönemin egemen
zihniyetinden bağımsız değillerdi" türünden diyalektik hokkabazlıklara
ihtiyacımız yok. Biliyoruz ki, tam da onların yaşadığı çağda ve onlara
karşı, "İnsanoğlu kendini onurlandır! Amerikan yerlisi ve zenci
kardeşindir. Bu yüzden onlara zulüm etmemelisin, onları öldürmemelisin
ve onlardan çalmamalısın. Çünkü onlar senin gibi insan" diye haykıran ve
her bakımdan onlardan daha derinlikli Herder gibi Avrupalı düşünürler
de var. Ne yazık ki, Aydınlanma çağı Herder ve onun gibi düşünenlerle
değil, Voltaire ve Montesquieu'lerle anılıyor. Bizim aydınlarımız da
sorgusuz sualsiz buna sarılıyor. Aydınlanma çağının özgürlüğün değil de,
köleliğin zirve yaptığı bir devir olduğu gerçeği de böylece hasıraltı
ediliyor. Bakınız İspanyol tarihçi Josep Fontana ne diyor: "Amerikan
yerlilerine boyun eğdirilmesi için Kastilyalı ilahiyatçılar ne yaptıysa,
18. yüzyılın Fransız filozofları da siyah kölelere boyun eğdirilmesi
için aynı şeyi yaptı." Ve ekliyor: "Aslında ırkçılığın ilk kuramcıları
Montesquieu, Buffon ve Voltaire'in temsil ettiği Aydınlanma geleneği
içinde ortaya çıktı." Fontana, Aydınlanma filozoflarının ırkçılığına,
"çeşitli ırkların farklı köken ve yapıya sahip olduğu iddiasını
nesnelleştirecek bazı yöntemleri sunan (dönemin) tıp bilimi"nin de bir
hayli katkı sağladığını söylüyor. Tıp bilimi demişken; Aydınlanma
çağından epey sonra, 1912'de Nobel tıp ödülüne layık görülen Alexis
Carrel de, "İnsan Bu Meçhul" adlı kitabında toplumun üst sınıflarıyla,
alt sınıfları arasında genetik farklar bulunduğunu "ispatlayan" bir
Fransız olarak Voltaire'in, Montesquieu'nün torunuydu. Muhtemelen
dedelerine çok şey borçluydu.
Madem, 20. yüzyıla atladık;
"özgürlükçü Fransa"dan bahsederken adı anılan yazarlardan birini de
tanıyalım. Albert Camus'den bahsediyorum. Onun romancılığından, büyük
edebi dehasından söz edilseydi kimsenin bir diyeceği olamazdı. Ama,
"eleştiren, özgürlükçü yazar kimliği"nin örneği olmak başka, büyük yazar
olmak başkadır. Ezra Pound da büyük bir şair ama iliklerine kadar
faşistti. Onun büyük şairliği, faşistliğini örtecek bir mazeret
oluşturmadı. Sömürgeci Fransa'ya selam duran Albert Camus niye bundan
muaf olsun ki? Kaldı ki, Camus'nün edebi metinlerini farklı bir okumadan
geçiren Edward Said, O'Brien gibi eleştirmenler, o metinlerin sömürge
deneyimiyle bağlantılarını da açığa çıkarmışlardır.
Malum;
Camus, Cezayir'de doğmuş bir Fransız'dır. Özgürlük ve bağımsızlık
mücadelesini yürüten Cezayirliler, Fransız usulü bir faşist kırıma maruz
kalırken, Cezayir futbol takımının kaleciliğini de yapmış Camus,
dehasını sömürgeci Fransa'nın hizmetine sunmaktan kaçınmamıştır. Batı'yı
tehdit eden "Müslüman emperyalizminden" ilk söz edenlerden biri odur.
Fransa, İngiltere ve İsrail, Süveyş Kanalı'nı millileştirdi diye Mısır'a
karşı tarihin en utanç verici saldırısını gerçekleştirirken, Camus
saldırganları alkışlamakla kalmamış, kendisi de "Arapların Hitler'i
Nasır"la ilgili sert yorumları nedeniyle bir hayli alkış almıştır. Ama
onun asıl mücadelesi, Cezayir halkının bağımsızlık talebine karşı
olmuştur. Bu bağlamda kaleme aldığı siyasal bildirge şöyle bir şeydir:
"Cezayir söz konusu olduğunda ise ulusal bağımsızlık tümden tutkudan
ibaret bir formüldür. Şimdiye değin Cezayir ulusu diye bir şey
olmamıştır." Cezayir üzerinde öncelikli hak sahibi olarak Fransa'ya öyle
ayrıcalıklı bir yer verir ki, Edward Said onun düşüncelerini, 1938'de
Cezayir'de Arapçanın "yabancı dil" olduğunu söyleyen bir Fransız bakanın
düşüncesi kadar mantıksız bulur. Gerçekten de Albert Camus,
sömürgecilik söz konusu olduğunda, bir dünya yazarının, bir edebi
dehanın ne hallere düştüğünün iyi bir örneğidir. Sartre için o
"sömürgeciliğin yeniden kotarılabileceğine inanan bir neo-sömürgeci"dir.
Albert Memmi, onu "iyi niyetin sömürgecisi" diye tanımlamıştır. Zaten o
da, Cezayir'in bağımsızlığına ve bu bağımsızlık için savaşan Cezayir
Kurtuluş Cephesi'ne (FLN) daima karşı çıkmış ve sonunda "Adalete
inanıyorum ama anamı korumayı adaletten önde tutarım" diyerek safını
seçmişti. Camus'yü sadece bir romancı olarak tanıyanlar, onun siyasi
yazılarından ve söylevlerinden haberi olmayanlar için bunlar şaşırtıcı
olabilir. (Onun Cezayir'le ilgili yazıları "Cezayir Günceleri" adı
altında bir kitapta toplanmış ama her nedense Türkçeye çevrilmemiştir.)
Ama Camus açık sözlüdür; yorumcularının sansürünü ve onu bağımsız aydın
tipinin örneği olarak sunma gayretlerini bizzat kendisi hükümsüz
kılmıştır. Fransız ordusunun Vietnam'da, Cezayir'de, Madagaskar'da
insanlığı ayaklar altına aldığı bir sırada, Camus "Bundan böyle kendi
vatanımızın üzerine titreyecek, yalnızca ona yüklenmemeye, onu tarihi
suçların altında ezmemeye daha çok dikkat edeceğiz" demekteydi. Bütün
kanıtlarıyla ortaya serildiğinde bile "işkenceyi protesto etmeyi
reddeden" yazarın Cezayir sorununa sunduğu çözümün ikinci ve üçüncüsü
maddesi şöyleydi: "İki: (Fransız Yönetimi) Cezayir'deki Fransızların
hakları konusunda hiçbir uzlaşmaya gitmeyecektir. Üç: Fransız devleti
gönüllü olarak vereceği adaletin sonucunda, Fransız devletinin bir çeşit
tarihi ölümün eşiğine gelmesine, ayrıca Batı'nın, Avrupa'yı bir kadavra
haline getirecek ve Amerika'nın yalnız kalmasına yol açacak bir kuşatma
tehlikesine atılmasına izin veremez." Özgürlükçü ve bağımsız aydın
tipinin nasıl bir şey olduğunu görüyorsunuz değil mi?
Burada
bırakalım. Ama şunu da anlayalım. Adları saygı ve gıptayla anılan bu
yazarlar, Sartre hariç, Fransa'nın sömürgelerde ve anayurtta insanlığa
karşı işlediği cürümlerin açıktan açığa suç ortaklarıdır. Buna karşın
hala yargıç pozisyonundaysalar, bunu büyük ölçüde, Fransa'nın üç yüz yıl
içinde özenle oluşturduğu, Fransız hayranlarının da sorgulamaksızın
benimsediği "özgürlükçülük" halesine borçludurlar.
NOT: Bir sonraki yazıda, bu özgürlükçülüğün Fransa'nın yakın tarihine nasıl yakıştığını göstermeye çalışacağım.
Kemal Tayfur/31.10.2006