>
ATLAS LOGO

Mayıs 2008
DOĞA
MACERA
ARKEOLOJİ
DÜNYA
KÜLTÜR
GEZİ
ATLAS'TAN
ATLAS'ÇILAR
 
FORUMLAR
* 15. YIL
* Sıfır Yok Oluş
* Ziyaretçi Defteri
* Küresel Isınma
* Ormansızlaşma!
* İnsan Gücüyle
* Sarıkeçililer Yürümeli
HAKAN öGE

Giriş yap
Kullanıcı adınız:
Şifreniz:
Üye olmak için tıklayınız

Yazarlar 
Günlükler; Bir Sayfa Geçmiş

Tarih sesle değil sözle geleceğe aktarılır. Bu kararlılığı gösterenler, bir defter açar ve yazmaya başlar.

O defterleri okuduğunuzda Prokpıos'un Bizansı ile Pepys'in İngiltere'sinin ne kadar benzediğini fark edersiniz. Çünkü yaşanan ve yazılan tarih birbirinden çok farklıdır. Puşkin'in Erzurum'da çektiği ıstırap, Benjamın'in Moskova'daki düş kırıklığı, Zweıg'ın yaklaşan korkunç savaştan çekincesi de günlükler sayesinde insanlığa ulaşır.

'Yarasına kanlı bir paçavra bastırarak ormandan bir Türk çıktı. Askerler, belki de acıyarak, işini bir an önce bitirmek için yaralı Türk'e yaklaştılar. Bu kadarına dayanılamazdı artık. Durmadan kan yitiren zavallı Türk'ü onların elinden aldım; bitkin bir halde arkadaşlarının arasına bıraktım.' Erzurum yakınlarındaki Hasankale önlerinde yazılan bu cümleler bir günlüğe not düşülmüştü. Bu günlük, ünlü Rus edebiyatçı Aleksandr Puşkin'e aitti. Osmanlı ile Anadolu ve Kafkaslarda çarpışan Rus ordusuna, Puşkin de, gözlem amacıyla katılmıştı. Burada geçen süre içinde gördüklerini, yaşadıklarını bir deftere aktardı ve böylelikle tarihe, 19. yüzyıl Kafkaslarına dair eşsiz bir eser bıraktı. Bu günlüklerle Puşkin, o dönemin ve coğrafyanın bir tür gönüllü tarih yazıcılığını da üstlenmiş oldu. Günlük tutmak, tarihi yazmanın en zahmetsiz fakat en güvenilir yoludur. Bu güven her çağda, kimi zaman gizlice de olsa, bir kez daha tazelenir.

Bizanslı tarih yazıcısı Prokopius, tahminen geceleri, herkes uyuduktan sonra, kendi günlüğünü tutmaya başlardı. İmparator ve saray içerisinde yazmak zorunda olduğu 'görkemli tarih'ten çok başka gelişen, 'gerçek' geçmişi anlatırdı. 'Justinianus ile Teodora gibi anlatılması güç ve son derece şaşırtıcı kişileri ve yaşadıkları hayatı incelemeye kalkınca korkudan dişlerim zangırdıyor' diyerek başlamıştı sözüne. Ölümünden sonra yayınlanmasını şart koştuğu bu notlar, tarihçilere Bizans'ı çok daha yakından tanıma imkânı verdi. Çünkü hiç kimse yalan söylemek için günlük tutmaz. Bu nedenle günlüklerde yazanlar tarihi belgelerdir. Güvenilirliklerinden neredeyse hiç şüphe edilmez. Tarihi yanıltmak isteyenler yani kurmaca günlük yazanların sayısı çok azdır ve eninde sonunda kendileriyle çelişirler. Bu yüzden yalan bir tarih kendini kolayca ele verir. İkinci Dünya Savaşı'nın sonrasında, art arda yayımlanan Hitler günlükleri gibi asılsız hikâyeler, tarihe gömülmüş, orada kaybolmuştur. Hâlbuki günlük tutmak bir tür tarih yazıcılığıdır. O tarih, kimin, ne zaman, hangi koşullarda yazdığına göre farklılıklar gösterse de, tek değişen, geçmişi örten duvarda kapıların konulduğu yerlerdir. Hepsi aynı avluya, aynı bahçeye açılan bu kapıların, o duvardaki konumunu, Albert Camus 'Yolculuk Günlükleri'nde olduğu gibi, daha mesafeli ve 'yabancı' bir dille belli ederken, Ferhan Şensoy 'kaleminin sapını gülle donatarak' çizebilir.

Günlükler, yazarların ruh bekçileridir. Yazar, kırılıp dökülürken, günlük onu kollar ve ruhuna sahip çıkmaya çalışır. Can kurtarmayı her zaman beceremese de ona sınırsızlığı tattırır. Yaşamının son yıllarını gönüllü sürgünde geçiren Stefan Zweig, bu sınırsızlığa rağmen, İkinci Dünya Savaşı'ndan derinden etkilendi ve 1942'ye kadar dünyanın hızla yok oluşuna şahit oldu. Yazmanın kimi zaman da psikoterapik yanı, her ne kadar onu içinde bulunduğu zor koşullardan bir süreliğine de alsa, daha fazla cümle kurmak onu yeterince iyileştiremiyordu. İnandığı ve savunduğu bütün kavramlar zıt anlamlılarıyla yer değiştirirken böyle bir yerde daha fazla kalamayacağına karar verip eşi ile birlikte intihar etti. Zweig, 'Günlükler'i içinde yer alan 17 Ekim 1939 tarihli sayfada, savaşın ilk günlerini anlatıyordu ve oldukça kaygılıydı: 'Bunalımlı bir gün. Bu savaşın gerçekten başlamayacağını öylesine ummuştum ki! Şimdi Alman bombardıman uçakları Edinburgh yakınlarında, en büyük savaş gemilerinden biri tahrip edildi, bütün bunların sadece bir ön oyun olmasından korkuyorum. İnsanlık hep aynı hataları işliyor, hayal gücünden yoksunlar, yoksun! Bu savaşın üç yıl süreceğini düşünemiyorum bile; yakıp yıkmanın gücü öylesine ürkütücü boyutlara ulaşmış ki, bir tek yıl bile dünyayı yoksulluk içine düşürebilir…'

Zweig'ın ölümünden sonra yayımlanan günlüklerine gösterilen ilgi, bir kez daha insanların bu özel yazınları okuma merakını doğrulamıştı. Oysa yakın geçmişe baktığımızda, durum Bizans'ınkiyle aynıdır. Kitapların kahramanlıklarla ve 'iyiliklerle' dolu olmasına rağmen, yazılan ve yaşanan tarih çok farklıdır. Böylesi dönem ve devrin insanları merak edilse de onlara dair pek az bilgi bugüne ulaşabilmiştir. Yedikleri yemekten, ne giydiklerine dair, sunulan her detay okuyucuyu büyüler. Başka birinin yaşamına ortak olmak fikri, geçmişi birinci ağızdan ve canlı bağlantı kuran bir anlatımla deneyimlemek düşüncesi, oldukça çekicidir. Bu nedenle günlükler zamana açılan kapılardır. Üstelik hem iç serüveninde yol alan yazar, hem her serüvende kendini de keşfetmeye uğraşan okuyan için bu değişmez. Çünkü tarih, ses ile değil söz ile geleceğe nakledilebilir. Bunu doğrular nitelikteki, Çanakkale Savaşı Mülâzımsanisi Mehmed Fasih Bey, 'Kanlısırt Günlüğü'nü tutmasaydı, siperlerinin ardında, küçük rütbeli askerlerin neler yaşadığını belki hiç bilemeyecektik. Onların sadece savaşmadıklarını fakat aynı zamanda karmaşık hisler duyup, içsel sorgulamalar da yaptıklarını öğrenemeyecektik. Toplam üç defterden oluşan bu günlüklerin ikincisinde, Mehmed Fasih Bey: 'Ey defter-i hatıramı okuyanlar! 24.5.1331'deki (6 Temmuz1915) harpte Kanlısırt'ta vurulduktan sonra İstanbul'da tedavi olunup 2.8.1331 (16 Ekim 1915) Cumartesi günü tekrar Kanlısırt'a, hattı harbe geldiğim zaman bu defteri yazmağa başladım...' diyerek başladığı sözlerini, 'Dikkatle oku. Orada kalender bir fikrin, mütevekkil bir kalbin sergüzeşt-i hayatını göreceksin' cümleleri ile sonlandırıyor ve günlüğünü yazmaya başlıyor. Buradan anlaşılıyor ki, Mehmed Fasih Bey, tarihe tanıklık ettiğinin ve geleceğe paha biçilmez bir eser bıraktığının farkına daha o günlerde varıyor.

Zamana olduğu gibi, tarihe de açılan küçük kapılardır günlükler ve mutlaka kaygısızca yazılırlar. Anı yazısındaki gibi geçmişten artakalan bir izlenimi değil, o andaki duyguyu ya da düşünceyi sürrealist bir akıcılık içinde söyler. Çoğunlukla 'güzel olsun' gibi bir pazarlık yapılmaz günlük cümleleriyle; ki konuşma diline ne kadar yaklaşırsa o kadar gerçeklik kazanır. İlhan Berk'in 'El Yazılarına Vuruyor Güneş' adı ile yayımlanan günlükleri, içeriği ile bunu okuyucuya daha iyi kavratır. Yaşamının 1955-1990 arasını özel bir seçki ile anlatan günlüğün, 9 Mayıs 1970 tarihli sayfasında 'Bugün cuma. Cuma günü ustalar çalışmıyor, dinleniyorlar. Camiye pazara gidiyorlar. Marangoz taban tahtalarının ölçüsünü aldı. Yarın üst katın kaba sıvası bitecek. Azmakbaşı kahvesinde güneşlendim. Balıkçılarla konuştum. Hepsini çok seviyorum' der ve sizi birden az önce doğmuş bir çocuğun sevinci gibi sarar.
Günlük tutanlar genellikle bütünüyle tarafsız durup sadece olan biteni aktarma ya da çevresinde ve dünyada yaşananı daha öznel bir bakış açısıyla değerlendirme yolunu izler. Bir dönem Sorbonne Üniversitesi'nde de dersler veren dünyaca ünlü kimyager Madam Curie'nin tek Türk öğrencisi Remziye Hisar da, kendi tarihini günlüğüne olduğu gibi aktarıyordu: 'Sorbonne'da birçok şey beni şaşırtıyordu. Hoca kürsüye çıktığında talebe ayağa kalkmaz, beğendikleri hocayı alkışlar, beğenmediklerine ayak sürtüp bağırırlardı. Dersleri dinlerken kâğıttan uçak yapıp birbirlerinin kafasına atarlardı. Yalnız bunu her hocaya yapmazlardı. Sözgelimi Madam Curie'nin dersinde tüm öğrenciler çok sessiz ve hürmetkârdılar.'

Günlük tutmanın genç yaşlarda daha istikrar ve hevesle sürdürülmesi düşüncesine karşılık, dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi yaştaki ve bilgideki bir insan 'anlatmak' için günlük yazıyor olabilir. Çünkü ihtiyaç duyacağı sadece kalem ve kâğıttır. Üstelik eğitim ya da maddi bir güce de ihtiyacı yoktur. Hatta belki de, dilbilgisine, tarihe dair temel bilgilerden bile bihaberdir. Kendi tarihini yazan kişi, kendi dilini, dilbilgisini de kolayca yaratabilir. Kimse de bu mahrem anlatıyı sorgulayamaz. Yazar, günlük tutarken özgür topraklardadır ve orada dilediğini yapabilir.

'Olmaz' Aşkın Günlüğü

'Önce Ostroukhov'dan söz ettik. Asja bir şaşlık ısmarladı, bense bir bardak bira. Bir süre dönüşümü düşünerek ve bundan konuşarak karşılıklı oturduk ve birbirimize baktık. O noktada Asja, belki de ilk kez böylesine açıklıkla, bir süre benimle evlenmeyi çok istemiş olduğunu söyledi. Ve bu gerçekleşmediyse, fırsatı kendisinin değil, benim tepmiş olduğumu düşünüyordu. (Tam da 'fırsatı tepmek' gibi sert bir ifade kullanmamıştı belki; şimdi hatırlamıyorum.) Benimle evlenmek istemişse eğer, bu isteğinde şeytanlarının da bir payı olduğunu söyledim ona. –Evet, ahbaplarımın arasına karım olarak girmesinin nasıl komik bir şey olacağını düşünmüştü. Ama şimdi hastalıktan sonra, şeytanları kalmamıştı artık. Fazlasıyla durgunlaşmıştı. Ama artık bizim için bir gelecek de kalmamıştı...' Frankfurt Okulu ekolünden gelen, estetik ve sanat kuramcısı, Yahudi yazar Walter Benjamin, karşılıksız bile olamayacak kadar imkânsız aşkı Asja Lacis'i görmek için Aralık 1926'dan Ocak 1927 arasında Moskova'daydı. Daha önce, bir tatil sırasında tanışan Lacis ve Benjamin'in burada tekrar bir araya gelme nedeni, Asja'nın rahatsızlığıydı. Fakat bu kez onu, Reich ile birlikte karşılıyordu Asja. Sevgilisi, arkadaşı, yoldaşı ve sırdaşı olan Reich Günlüğünde belirttiği tarihe göre, Moskova'dan ayrılmadan dört gün önce aralarında geçen bu konuşmalar, Benjamin'in içinde bir pırıltı zerresi bile uyandıramıyordu artık. Rusya'da kaldığı yaklaşık iki ay, ona kimi zaman keder, kimi zaman da 31 Aralık 1926 gecesindeki gibi anlık sevinçler yaşattı: 'Oyunun son perdesinde silahlarla ateş edilmesi Asja'yı rahatsız etti. İlk ara sırasında Meyerhold'u ararken (onu ancak aranın sonuna doğru bulabilmiştik) merdivenlerde bir an için önden yürümüştüm. O sırada boynumda Asja'nın elini hissettim. Ceketimin yakası kalkmıştı ve Asja onu düzeltiyordu. Çok uzun bir zamandan beri bana dost elin dokunmadığını fark ettim bu temasla.' Yaşamı, karamsar ve 'kederli' bir adam olarak geçen Benjamin, 1940'ta, Fransa'nın güneyindeki Port Bou'da Nazilere teslim edileceğini öğrendiği gün intihar ederek yaşamına son verdi.

Günlüğün Güncesi

İlk günlüğün, nerede ne zaman yazıldığını bilmemekle birlikte, bu miladı yazının bulunuşu ile düşünmek de 'günlük yazıcılarına' haksızlık olur. Belki günü ve anı saklamanın bilinci ile tarihlenebilir ve fakat bunun için bir başlangıç yapmak pek mümkün görünmüyor. Yine de, Japon hanedanlığının, Han döneminde yaşayan kadınlarının tuttuğu defterler, bugüne kadar tek parça halinde korunabilmiş 'bilinen' en eski günlükler arasında sayılıyor. Bu kadınlardan biri olan Saraşina (Sarashina), küçük bir kız çocuğuyken yazmaya başladı. Kocasının ölümüne tanıklık eden olgun bir kadın olana kadar geçen (1009–1059) süreyi, yastığı altındaki defterlerine düzenli olarak kaydetti. Saraşina'dan başka Asyalı gezgin ve bilge Li Ao'nun 10. yüzyılda yazdığı günlükler de bugüne kalabilmiş nadir örnekler arasında yer alıyor.

Dünya üzerinde bugüne kadar 20 binden fazla günlük yayımlandı. Samuel Pepys günlükleri bunlar arasında yer alıyor ve batıda günce türü için bir dönüm noktası kabul ediliyor. Avrupa'nın en eski günlük yazarlarından Pepys, 1633-1703 arasında yaşadı ve İngiliz donanma komutanlığı yaptı. Denizcilik tecrübesi olmamasına rağmen, yetenekleri nedeniyle bu göreve getirilen Pepys, 1660-1669 yılları arasında tuttuğu ve ancak ölümünden sonra yayımlanan günlüklerde, İngiltere'nin yeniden yapılanma sürecine dair birçok gizli bilgiyi de kaydeder. İngilizleri, 1665'te ekonomik ve sosyal bir çıkmaza sürükleyen veba salgınına dair 15 Haziran'da, 'York Dükü henüz şehre gelmedi. Kent hızla hastalanıyor ve insanlar bundan ölesiye korkuyor. Bu hafta salgından 112 kişi öldü ki geçtiğimiz hafta bu sayı 43'tü. Ölenler çoğunlukla Fanchurch ve Broad caddelerindendi' cümlelerini yazmıştı. Sadece bir yıl sonra, 1666'da yaşanan Londra'daki büyük yangın, vebayı neredeyse yok etmesine rağmen, bir kentin yavaş yavaş kül etmişti. Yangın, üç gün sürdü ve bu haberi duyduğu an not tutmaya başlayan Pepys, 2 Eylül'de, ' Kendimi hazırladım ve kulenin yakınlarına kadar yürüdüm. Çevredeki en yüksek yerlerden birine çıktım. Ve orada tek gördüğüm köprünün ayağından itibaren inşa edilmiş evlerin yandığıydı, sonsuz, sınırsız bir ateş vardı... Köprünün her iki tarafında da...' diye yazarak tarihi birinci ağızdan aktarmıştı defterine.

Avrupa'da okuryazarlığın artması ve endüstri çağının etkisi ile 20. yüzyıl, sadece yüksek zümreye ait kişilerin günlük tutmaya başladığı bir çağ halini aldı. Rönesans, tarihi ve edebi figürleri daha belirgin biçimde ortaya çıkardı ve bu nedenle günlük tutmayı özendirdi. Pepys gibi tarihi yazan isimler, kendileri ile birlikte zamanı da ölümsüzleştirdiler. Bunlar arasında sayabileceğimiz 13 yaşındaki Yahudi kız çocuğu Ann Frank, 'Kitty'sine Holocaust Nazi toplama kampında geçirdiği günleri, şiir ve deneme ustası Salah Birsel İstanbul'unu, Türk subayı Pertev Bey Rus-Japon savaşını, İngiliz öykü yazarı Katherine Mansfield kısacık yaşamını, hastalığını ve duygusal hezeyanlarını günlüklerine yazdı. Onların ardından başkaları ve daha da başkaları...

Tarih yazıcılar, birçok devirde olduğu gibi, bugün de herkes uyuduktan sonra uyanıyor, gizlice günlüklerine gömülüyor. Yazılan değil yaşanan tarihi anlatmak, gelecekle doğrudan ve doğruca bir bağ kurabilmek için. Bazıları bunu kâğıda ve kaleme hakkını vererek defterlere yazıyor, bazıları eğer bir hata yaparlarsa kolayca kaybolabilecek internet sayfalarına. Hangisi yalan hangisi gerçek tarihi anlatıyor bunu şimdiden bilmek gerekmiyor. Günlükler tutuluyor ve zaman onların içinde akıp gidiyor...

Bedia Ceylan Güzelce/Kasım 2006 (bcguzelce@gmail.com)

Yorumları okumak ve yeni yorum yazmak için tıklayınız

Son yazılar:
  • Bir sayfa acamadik daha (rasim Arikan, 20/02/07 03:48)
  • EDİTÖRÜN NOTU
    Kopya kültürümüzün, kopya tohumların, kopya programların, kopya koyunların, kopya MP3'lerin, kopya sözlerin, en küçük şeyine kadar yalnızca 'çoğaltılmış aynı'nın çeşitsiz dünyasına Sarıkeçilileri de itiyoruz. Çağırmıyoruz, onlar için yaptığımız Sarı Evler'in içine itiyoruz.
    SARIKEÇİLİ GÖÇÜ
    ... izliyoruz : 17.05.08
    KASLA GİT!
    FOTOĞRAF SERGİSİ
    Annelik
    ABONELİK
    HASANKEYF'E SADAKAT
    Sıfır Yokoluş Gezileri
    [ DOĞA | MACERA | ARKEOLOJİ | FOTOĞRAF | KÜLTÜR | GEZİ | DERGİ ]
    [ ATLAS'LAR | ATLAS'TAN | ATLAS'ÇILAR | TÜRKİYE HAR. | ANA SAYFA ]
     
    [ Gizlilik Politikamız | Bize Ulaşın | Künye ]
    [ İş Fırsatları | Dergi Abonelik ]
    © Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
    Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.
    Bu bir Doğan Burda Digital servisidir.
    Imperia ile tasarlanmıştır.