O defterleri okuduğunuzda Prokpıos'un Bizansı ile Pepys'in İngiltere'sinin ne kadar benzediğini fark edersiniz. Çünkü yaşanan ve yazılan tarih birbirinden çok farklıdır. Puşkin'in Erzurum'da çektiği ıstırap, Benjamın'in Moskova'daki düş kırıklığı, Zweıg'ın yaklaşan korkunç savaştan çekincesi de günlükler sayesinde insanlığa ulaşır.
Bizanslı tarih yazıcısı Prokopius, tahminen geceleri, herkes uyuduktan sonra, kendi günlüğünü tutmaya başlardı. İmparator ve saray içerisinde yazmak zorunda olduğu 'görkemli tarih'ten çok başka gelişen, 'gerçek' geçmişi anlatırdı. 'Justinianus ile Teodora gibi anlatılması güç ve son derece şaşırtıcı kişileri ve yaşadıkları hayatı incelemeye kalkınca korkudan dişlerim zangırdıyor' diyerek başlamıştı sözüne. Ölümünden sonra yayınlanmasını şart koştuğu bu notlar, tarihçilere Bizans'ı çok daha yakından tanıma imkânı verdi. Çünkü hiç kimse yalan söylemek için günlük tutmaz. Bu nedenle günlüklerde yazanlar tarihi belgelerdir. Güvenilirliklerinden neredeyse hiç şüphe edilmez. Tarihi yanıltmak isteyenler yani kurmaca günlük yazanların sayısı çok azdır ve eninde sonunda kendileriyle çelişirler. Bu yüzden yalan bir tarih kendini kolayca ele verir. İkinci Dünya Savaşı'nın sonrasında, art arda yayımlanan Hitler günlükleri gibi asılsız hikâyeler, tarihe gömülmüş, orada kaybolmuştur. Hâlbuki günlük tutmak bir tür tarih yazıcılığıdır. O tarih, kimin, ne zaman, hangi koşullarda yazdığına göre farklılıklar gösterse de, tek değişen, geçmişi örten duvarda kapıların konulduğu yerlerdir. Hepsi aynı avluya, aynı bahçeye açılan bu kapıların, o duvardaki konumunu, Albert Camus 'Yolculuk Günlükleri'nde olduğu gibi, daha mesafeli ve 'yabancı' bir dille belli ederken, Ferhan Şensoy 'kaleminin sapını gülle donatarak' çizebilir. Günlükler, yazarların ruh bekçileridir. Yazar, kırılıp dökülürken, günlük onu kollar ve ruhuna sahip çıkmaya çalışır. Can kurtarmayı her zaman beceremese de ona sınırsızlığı tattırır. Yaşamının son yıllarını gönüllü sürgünde geçiren Stefan Zweig, bu sınırsızlığa rağmen, İkinci Dünya Savaşı'ndan derinden etkilendi ve 1942'ye kadar dünyanın hızla yok oluşuna şahit oldu. Yazmanın kimi zaman da psikoterapik yanı, her ne kadar onu içinde bulunduğu zor koşullardan bir süreliğine de alsa, daha fazla cümle kurmak onu yeterince iyileştiremiyordu. İnandığı ve savunduğu bütün kavramlar zıt anlamlılarıyla yer değiştirirken böyle bir yerde daha fazla kalamayacağına karar verip eşi ile birlikte intihar etti. Zweig, 'Günlükler'i içinde yer alan 17 Ekim 1939 tarihli sayfada, savaşın ilk günlerini anlatıyordu ve oldukça kaygılıydı: 'Bunalımlı bir gün. Bu savaşın gerçekten başlamayacağını öylesine ummuştum ki! Şimdi Alman bombardıman uçakları Edinburgh yakınlarında, en büyük savaş gemilerinden biri tahrip edildi, bütün bunların sadece bir ön oyun olmasından korkuyorum. İnsanlık hep aynı hataları işliyor, hayal gücünden yoksunlar, yoksun! Bu savaşın üç yıl süreceğini düşünemiyorum bile; yakıp yıkmanın gücü öylesine ürkütücü boyutlara ulaşmış ki, bir tek yıl bile dünyayı yoksulluk içine düşürebilir…' Zweig'ın ölümünden sonra yayımlanan günlüklerine gösterilen ilgi, bir kez daha insanların bu özel yazınları okuma merakını doğrulamıştı. Oysa yakın geçmişe baktığımızda, durum Bizans'ınkiyle aynıdır. Kitapların kahramanlıklarla ve 'iyiliklerle' dolu olmasına rağmen, yazılan ve yaşanan tarih çok farklıdır. Böylesi dönem ve devrin insanları merak edilse de onlara dair pek az bilgi bugüne ulaşabilmiştir. Yedikleri yemekten, ne giydiklerine dair, sunulan her detay okuyucuyu büyüler. Başka birinin yaşamına ortak olmak fikri, geçmişi birinci ağızdan ve canlı bağlantı kuran bir anlatımla deneyimlemek düşüncesi, oldukça çekicidir. Bu nedenle günlükler zamana açılan kapılardır. Üstelik hem iç serüveninde yol alan yazar, hem her serüvende kendini de keşfetmeye uğraşan okuyan için bu değişmez. Çünkü tarih, ses ile değil söz ile geleceğe nakledilebilir. Bunu doğrular nitelikteki, Çanakkale Savaşı Mülâzımsanisi Mehmed Fasih Bey, 'Kanlısırt Günlüğü'nü tutmasaydı, siperlerinin ardında, küçük rütbeli askerlerin neler yaşadığını belki hiç bilemeyecektik. Onların sadece savaşmadıklarını fakat aynı zamanda karmaşık hisler duyup, içsel sorgulamalar da yaptıklarını öğrenemeyecektik. Toplam üç defterden oluşan bu günlüklerin ikincisinde, Mehmed Fasih Bey: 'Ey defter-i hatıramı okuyanlar! 24.5.1331'deki (6 Temmuz1915) harpte Kanlısırt'ta vurulduktan sonra İstanbul'da tedavi olunup 2.8.1331 (16 Ekim 1915) Cumartesi günü tekrar Kanlısırt'a, hattı harbe geldiğim zaman bu defteri yazmağa başladım...' diyerek başladığı sözlerini, 'Dikkatle oku. Orada kalender bir fikrin, mütevekkil bir kalbin sergüzeşt-i hayatını göreceksin' cümleleri ile sonlandırıyor ve günlüğünü yazmaya başlıyor. Buradan anlaşılıyor ki, Mehmed Fasih Bey, tarihe tanıklık ettiğinin ve geleceğe paha biçilmez bir eser bıraktığının farkına daha o günlerde varıyor. Zamana olduğu gibi, tarihe de açılan küçük kapılardır günlükler ve mutlaka kaygısızca yazılırlar. Anı yazısındaki gibi geçmişten artakalan bir izlenimi değil, o andaki duyguyu ya da düşünceyi sürrealist bir akıcılık içinde söyler. Çoğunlukla 'güzel olsun' gibi bir pazarlık yapılmaz günlük cümleleriyle; ki konuşma diline ne kadar yaklaşırsa o kadar gerçeklik kazanır. İlhan Berk'in 'El Yazılarına Vuruyor Güneş' adı ile yayımlanan günlükleri, içeriği ile bunu okuyucuya daha iyi kavratır. Yaşamının 1955-1990 arasını özel bir seçki ile anlatan günlüğün, 9 Mayıs 1970 tarihli sayfasında 'Bugün cuma. Cuma günü ustalar çalışmıyor, dinleniyorlar. Camiye pazara gidiyorlar. Marangoz taban tahtalarının ölçüsünü aldı. Yarın üst katın kaba sıvası bitecek. Azmakbaşı kahvesinde güneşlendim. Balıkçılarla konuştum. Hepsini çok seviyorum' der ve sizi birden az önce doğmuş bir çocuğun sevinci gibi sarar. Günlük tutanlar genellikle bütünüyle tarafsız durup sadece olan biteni aktarma ya da çevresinde ve dünyada yaşananı daha öznel bir bakış açısıyla değerlendirme yolunu izler. Bir dönem Sorbonne Üniversitesi'nde de dersler veren dünyaca ünlü kimyager Madam Curie'nin tek Türk öğrencisi Remziye Hisar da, kendi tarihini günlüğüne olduğu gibi aktarıyordu: 'Sorbonne'da birçok şey beni şaşırtıyordu. Hoca kürsüye çıktığında talebe ayağa kalkmaz, beğendikleri hocayı alkışlar, beğenmediklerine ayak sürtüp bağırırlardı. Dersleri dinlerken kâğıttan uçak yapıp birbirlerinin kafasına atarlardı. Yalnız bunu her hocaya yapmazlardı. Sözgelimi Madam Curie'nin dersinde tüm öğrenciler çok sessiz ve hürmetkârdılar.' Günlük tutmanın genç yaşlarda daha istikrar ve hevesle sürdürülmesi düşüncesine karşılık, dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi yaştaki ve bilgideki bir insan 'anlatmak' için günlük yazıyor olabilir. Çünkü ihtiyaç duyacağı sadece kalem ve kâğıttır. Üstelik eğitim ya da maddi bir güce de ihtiyacı yoktur. Hatta belki de, dilbilgisine, tarihe dair temel bilgilerden bile bihaberdir. Kendi tarihini yazan kişi, kendi dilini, dilbilgisini de kolayca yaratabilir. Kimse de bu mahrem anlatıyı sorgulayamaz. Yazar, günlük tutarken özgür topraklardadır ve orada dilediğini yapabilir.
'Olmaz' Aşkın Günlüğü
Günlüğün Güncesi
Dünya üzerinde bugüne kadar 20 binden fazla günlük yayımlandı. Samuel Pepys günlükleri bunlar arasında yer alıyor ve batıda günce türü için bir dönüm noktası kabul ediliyor. Avrupa'nın en eski günlük yazarlarından Pepys, 1633-1703 arasında yaşadı ve İngiliz donanma komutanlığı yaptı. Denizcilik tecrübesi olmamasına rağmen, yetenekleri nedeniyle bu göreve getirilen Pepys, 1660-1669 yılları arasında tuttuğu ve ancak ölümünden sonra yayımlanan günlüklerde, İngiltere'nin yeniden yapılanma sürecine dair birçok gizli bilgiyi de kaydeder. İngilizleri, 1665'te ekonomik ve sosyal bir çıkmaza sürükleyen veba salgınına dair 15 Haziran'da, 'York Dükü henüz şehre gelmedi. Kent hızla hastalanıyor ve insanlar bundan ölesiye korkuyor. Bu hafta salgından 112 kişi öldü ki geçtiğimiz hafta bu sayı 43'tü. Ölenler çoğunlukla Fanchurch ve Broad caddelerindendi' cümlelerini yazmıştı. Sadece bir yıl sonra, 1666'da yaşanan Londra'daki büyük yangın, vebayı neredeyse yok etmesine rağmen, bir kentin yavaş yavaş kül etmişti. Yangın, üç gün sürdü ve bu haberi duyduğu an not tutmaya başlayan Pepys, 2 Eylül'de, ' Kendimi hazırladım ve kulenin yakınlarına kadar yürüdüm. Çevredeki en yüksek yerlerden birine çıktım. Ve orada tek gördüğüm köprünün ayağından itibaren inşa edilmiş evlerin yandığıydı, sonsuz, sınırsız bir ateş vardı... Köprünün her iki tarafında da...' diye yazarak tarihi birinci ağızdan aktarmıştı defterine. Avrupa'da okuryazarlığın artması ve endüstri çağının etkisi ile 20. yüzyıl, sadece yüksek zümreye ait kişilerin günlük tutmaya başladığı bir çağ halini aldı. Rönesans, tarihi ve edebi figürleri daha belirgin biçimde ortaya çıkardı ve bu nedenle günlük tutmayı özendirdi. Pepys gibi tarihi yazan isimler, kendileri ile birlikte zamanı da ölümsüzleştirdiler. Bunlar arasında sayabileceğimiz 13 yaşındaki Yahudi kız çocuğu Ann Frank, 'Kitty'sine Holocaust Nazi toplama kampında geçirdiği günleri, şiir ve deneme ustası Salah Birsel İstanbul'unu, Türk subayı Pertev Bey Rus-Japon savaşını, İngiliz öykü yazarı Katherine Mansfield kısacık yaşamını, hastalığını ve duygusal hezeyanlarını günlüklerine yazdı. Onların ardından başkaları ve daha da başkaları... Tarih yazıcılar, birçok devirde olduğu gibi, bugün de herkes uyuduktan sonra uyanıyor, gizlice günlüklerine gömülüyor. Yazılan değil yaşanan tarihi anlatmak, gelecekle doğrudan ve doğruca bir bağ kurabilmek için. Bazıları bunu kâğıda ve kaleme hakkını vererek defterlere yazıyor, bazıları eğer bir hata yaparlarsa kolayca kaybolabilecek internet sayfalarına. Hangisi yalan hangisi gerçek tarihi anlatıyor bunu şimdiden bilmek gerekmiyor. Günlükler tutuluyor ve zaman onların içinde akıp gidiyor... Bedia Ceylan Güzelce/Kasım 2006 (bcguzelce@gmail.com) |














