Anasayfa    Macera      Şeytanla Buluşma

Şeytanla Buluşma



Dumanlar arasında, yabani çiçek tarlasından tütendumanlar arasında Kazarovski köyüne geldik. Ahşap tek katlı, bahçelievleri, tepeli çukurlu toprak yollarıyla, tüm yarımadada iki elinparmaklarını geçmeyen sayıdaki tipik Kamçatka köylerinden biri. Volkanaen yakın, yaklaşık 70 kilometre mesafedeki köylerden. BaşkentPetropavloks'tan buraya, 650 kilometrelik toprak yolu, içine üçlü dörtlüeski koltuklar atılmış ZIL marka özel kamyonumuzla iki günde ancakgelebildik. Dünyanın en sıkıcı yolları sıralamasının en başına,Petropavlosk-Kazarovski arasını rahatlıkla yazabilirsiniz. Çünkü,manzara hiç değişmiyor. Yolun her iki tarafı da uzun akağaçlarla kaplı.Bir ağaç oluğundan aktığınız için hiçbir şey göremiyorsunuz. Sarsılasarsıla kamyon ilerlediği için hiçbir şey okuyamadan kilometreleringeçmesini bekliyorsunuz. Kamyon en fazla 40-50 kilometre hızlagidebiliyor.
Bu köydeki amacımız volkana çıkmış birini bulmak veonunla birlikte dağa yürümek ya da bu olmuyorsa, köydekilerden şubilgileri öğrenmek:
Volkana (güney, kuzey) hangi taraftan çıkmalı?
Volkana en son ne zaman çıkılmış?
Volkana çıkılabiliyor mu?
Ne zaman patladı? Niye şu anda kapkara?

Çıkmak istediğimiz volkan, 4 bin 750 metrelik Kluçovskoy Dağı.Yarımadanın en yüksek ve aktif volkanı. Aslında Avrasya'nın da enyükseği.
Saat 10'dan önce kamyonumuzun nehri geçmesi gerekiyormuş;daha sonra su yükseliyor, dağda eriyen buzların etkisiyle. Eğer yağmurşiddetliyse, her durumda geçmek imkânsız olabilir. Bunları öğreniyoruz,evini gezginlere otel olarak açmış Kazarovskili bir balıkçıdan. Yarınsabah, Kluçi köyünün doğu tarafına ulaşıp, dağa doğru ilerleyeceğiz. ?uanda volkanın üstünü tümden kül kaplamış.
"Çıkış için engel teşkilediyor mu" diye soruyorum. Rusça bilen ekip elemanları, bazen Türkçebazen İngilizce, söylenenleri çeviriyor.
"Çıkışı engellemez."
"En son ne zaman çıkmış?"
"90'lı yıllarda çıkmış. En son turistlerle Kluçi'den yola çıkmışlar, kuzeyden gelip, batı tarafından dağa çıkmışlar."
Yolunuzdakanallar var. Bazen nehir taşıyor, geçişe engel oluyor, diyor. O zaman1500 metreye kamyonla çıkabilirsiniz diyor. İki bin metrede bir kulübevar, diyor. Ama…
Bünyad: "Dağda içecek su kaynağı var mı?"
"Akarsularsuyu bozuyor. İki binden sonra su var. İçme suyu problemi yok. Nehirtaşınca suyun yapısı bozuluyor. Yani iki bin metreye kadar problem var."
Bünyad: "Volkan olduğu için zehir var mı?"
"Sular mart ayında taşar. Krater de aktiftir. Zehirli değil su."
Bünyad: "Çok kaya düşüşü var mı?"
"Güneş yükseldiği zaman buzlar erir, kayalar düşer" diyor.
Bubilgiler ışığında, Kluçi köyüne vardık. Çantalarımızı dağa çıkış içinhazırladık. Saat 12:30 gibi tekrar kamyonumuza bindik. Sonra, kamyondaninip iri tekerlekli bir otobüse bindik. Kamyon, eşyalarımızla biziizliyor. Durumu tam anlayamadık ama yüklendik gidiyoruz işte. Yağmuryağıyor. Sanırım, askeri bölgeden geçme izni, yalnızca, şu anda içindebulunduğumuz otobüse verilmiş. Biraz ileride otobüsten inip tekrarkamyona bineceğiz. Yani, "küçük bir Kızılderili numarası" yapıyoruz.
Yaklaşık150 metre irtifada çıkışa başladık. Güya, kamyon eşyalarımızı 500 metreseviyesine taşıyacaktı. Fakat askerler geçmesine izin vermemiş. Şimdisivrisinek sürüsü önümüzde, sağımızda, solumuzda, arkamızda, gözümüzde,elimizde ormanın içinde yürüyoruz. Önde rehberimiz Viktor, toplam altıkişilik bir grubuz. Dağ sisle kaplı, aslında dağı ve yolu görmedenyürümememiz gerekiyordu, üstelik yağmur da var, ama Viktor istediği veekipten kimileri fazla hevesli olduğu için yola düştük.
Bir yereulaşamayacağımıza eminim. Bir sivrisinek bulutuyla kaplı herkes. Yoldabirkaç yerde askeri araç mezarlığına rastlamıştık. Bir yerde, ormanıniçine pusu kurmuş savaş uçaklarının sıralandığı gizli bir havaalanı dagördük. Ormanın içinde yürüyoruz ama yol hiçbir şekilde dikleşmiyor.Yaklaşık yarım saattir yoldayız aslında. Daha bir metre irtifakaydedemedik. Sol omuz boşluğumdaki ağrım da hafiften başladı. Birağrıkesici attım. Bakalım hangiBazı tuhaf rastlantıların buluştuğu birtırmanış yolculuğuydu benim için Kamçatka. Şaşırdıkça şaşırdım. Uzun dağçıkışlarında kural gereği, yalnızca yaşamsal yükler sırt çantasınakonur, daha fazlasını taşıyamazsınız, bu yükün içinde her zaman birkitap da vardır yine benim için. O özel kitabı, çantanın içinetıkıştırdığım eşyaların arasından her akşam çıkarır, kafa lambamınışığıyla uykum gelene değin okurum. Yarım parmak uzunluğunda, teleskobikbir kalemim vardır -bir seyyar satıcıdan aldığım, onunla da kitabımıişaretlerim, notlar alırım kıyısındaki dar boşluklara, kendi kitabemikaleme alır gibi.
Kitap, nem geçiren çantada, çelik kramponların,termos, karabina ve kıyafetlerin arasına sokulup çıkarıldıkça, çadırıniçinde, yine aynı ıslak koşullarda açılıp kapandıkça, yaşadığı hayatınşeklini alır; sayfaları nemden kabarır, su dalgalarıyla lekelenir,kapağının ütüsü bozulur, tuğla kalıbı kayar. Ama bu durum kitabı daha dadeğerli kılar, döndüğünde yerini aldığı kütüphanede, çil çil kitaplarınarasında, buruşuk ve hırpalanmış haliyle fiyaka yapar.
Bu defayanıma aldığım kitap, daha yeni satın aldığım, ilk bölümüneyerleştirilmiş "Ebu Kasım'ın Çarıkları" adlı öyküsünü yola çıkmadan önceİstanbul'da okuduğum, birkaç defa okuduğum bir eserdi. Ruhun KötülüğüYenmesine Dair Hikâyeler altbaşlığını taşıyan kitabın asıl adı Kral veHortlak'tı, masallarda saklı insaniyet sırlarını ifşa ediyordu. YazarHeinrich Zimmer, yaklaşık 70 yıl önce kaleme almıştı.
Beni şaşırtan,Kamçatka'da ve özellikle dağda başımıza gelenlerin, gelecek olanların,tuhaf bir şekilde kitapta geçiyor olmasıydı.
Bu sinekler ormanında,bu bize yabancı, yol yordam olmayan, uçsuz bucaksız vahşi atmosferde,hırslarımız, egolarımız, arzularımız ya da bilincimiz, korkularımız yada cesaretimiz, en çok da fedakârlığımız ya da bencilliğimiz buluşmuştu.Çoğu zaman şiddetle çatışmışlardı. Herkes bir sınavdan, sonunu tahminedemeyeceğimiz bir sınavdan geçiyordu.si daha güçlü?

VAHŞİ METAL ORMANINDA

Bir saat kadar yürüdükten sonra düzlük bir araziye çıktık. Ormanıniçindeki ayı yolu da bitti. Ayı yolu diyorum, çünkü burada keçi yoktu veyaban arazide patikaları ayılar açıyordu. Muazzam genişlikte bir ormangözüküyordu önümüzde. Ayrı bir orman. Yaklaşık bir kilometre ötede. Neyapacağımızı bilemez bir halde, sadece kolumuzdaki saate baktık. Onunpusulasından yönü görüyorduk. Fakat nereye gidebilirdik ki? Eğer ormanagirersek bir daha çıkabilme ihtimali zordu. Aslında imkânsızdı. Neyse kiuydu telefonumuz vardı; aradık. Yanlış yolda olduğumuzu anladık.

Şimdi geri dönüyoruz. Sivrisinekler bir arı kovanıgibi avuçlarımıza, üstümüze başımıza, hemen her yere yapışmış.Mantarlar, envai çeşit ot, mor çiçekler arasında yürüyoruz. Ve yine ohurdalık. Ormana serpiştirilmiş hurdalık. Eski bir film seti gibi.Postmodern vahşi bir orman gibi. Ballard'ın romanından sahneler gibi.Vahşi doğanın derinliklerinde vahşi uygarlığın metal çöplüğü. Askerikalıntılar. Katlanmış, yamulmuş metaller. Ormanın içerisinde, otlarınarasında, ayağımın altında, sağımda solumda. Böyle bir orman daolabilirmiş demek. Kamyon parçaları, bükülmüş çelik teller, ahşapkalıntılar, yanmış metaller, naylon torbalar, yağ tenekeleri, benzinbidonları, terk edilmiş bir gözetleme kulesi. Doksanlı yıllara kadarKamçatka, Rusya'nın en gizli bölgesiydi. Yabancılar asla giremezdi.Rusya'nın, ABD'ye yakın bu bölgesi, donanma ve nükleer üslere evsahipliği yapıyordu. Hâlâ da bu özelliğini yitirmiş değil, ama soğuksavaş geride kaldıktan sonra yabancı turistlere kapılarını açmış. Bizimgibi özel izin alan ve bunun parasını da ödeyen yabancılar artıkKamçatka'ya girebiliyor.
Bünyad, "Evet... Biraz duruyoruz" dedi ve mola verdik.
Özcan: "Manzara nasıl? Böyle bir ormanda yürümüş müydün?"
"Yürümedim."
"Huzur ormanı. Eskiden burada bir hayat varmış galiba."
"Hâlâ var. Biz varız. (Sinek sesleri fonda.)"
"Gelip geçici. Sineklerden kaçmış olabilir mi askerler?"
"Burayı hiçbir ordu işgale gelemez."
"Sineklerden mi? Neden terk etmişler acaba burayı?"
Yolubulamayacağımız gibi bir karara vardı rehberimiz. İki saat 10 dakikasonra, uydu telefonumuz sağ olsun, taksi çağırır gibi kamyonumuzuçağırıp beklemeye başladık. Bünyad sigara yaktı. Feliks sineklerikovalıyor ve etrafa boş boş bakıyor. Kendi aralarında Rusça konuşanarkadaşlarımız var. Kim bilir ne diyorlar, bilmiyoruz tabii ki? Yaklaşıkbir saat sonra başladığımız yere geri döndük.
Yalnızca yaptığımızeylemler değil, yapmadıklarımız, ihmal ettiğimiz şeyler de kaderimizibelirler. Zimmer'in ortaçağ Avrupa masallarını yorumladığı kitabındaböyle bir ders vardı. Yalnız, insan eylemlerinin farkına belki varabilirama eylemsizlik davranışını ve sonuçlarını çok zor fark edebilir. Tıpkıbizim de fark edemeyeceğimiz gibi.
Kluçi köyünde, volkanbilimcilerinbir merkez olarak kullandığı bu yerde, yine volkanbilimcilerin,öğrencilerin, başka konukların da zaman zaman kaldığı, köy evindenyapılma bir otelde konaklıyoruz. Bir odada birkaç kişi. Mutfakta gençbir kız Rusça konuşuyor. Adı Tanya. 4. sınıfta jeofizik öğreniyormuş.Burada staj yapıyor. Geçen hafta 2 bin 700-1800 metreye araçlaçıkmışlar. Biz de sevindik aynı araçla çıkarız diye ama aracı dün selalmış, içindekilerle birlikte. Ölen olmamış bereket.
Otelde bizdenbaşka jeolog üç öğrenci kız kalıyor. Kamçatka'dan hiç çıkmamışlar.Hiçbiri başka bir şehre adım atmamış. Yalnızca bu yarımadayı vevolkanları biliyorlar. Petropavlosk'ta yaşıyorlar. İçlerinden biröğrencinin en büyük hayali, İtalyancayı okuldan öğrenip bir günİtalya'ya gitmek, orada yaşamak. Yani Moskova, Petersburg değil, Roma,Milano ya da Floransa.
Otelde, restoranda, bakkalda, peşindeolduğumuz tek şey, bilgi. Dağa hangi yolla çıkılır? Bizi çıkaracak birivar mı? Kendimiz çıkabilir miyiz? Volkanbilimci üç öğrenci de bize fazlayardımcı olamadı.

Akşam, Kluçi'deki tek restoranın önüne çıktım.Kluçovskoy'un üçgen vücudu karşımda. Bulutlar, dağın önce boynunu, sonrayavaşça eteklerini örttü. Bir dakika geçti geçmedi, kısa bir süreliğinedoruğu tekrar belirdi. Kuzey ışığının tatlı pembeliğini aldı. Bir aradağın tamamı yine kapandı. Sonra tekrar açıldı. Bir vakit tamamenaçıldı. Evlerin arasından yükselen dev eşkenar üçgen bütün görkemiyletuhaf bir geometri oyunu oynuyordu. Çok dik gözükmüyordu. Fakat ormanınhemen dibinden birdenbire başlıyordu. Pembe şalına dolanmış, içerisindekıpkızıl kaynayan bu volkan, Kamçatka programımı iptal etme pahasınabeni çağırıyordu. Cazibe-i arz- Fakat dağın dibine ulaşacak yolu nasılbulacaktık?
Restoran gece başkalaşıma uğradı. O ahşap iç duvarlı,tahta masalı lokanta bir anda, üstelik hava kararmadan -Kamçatka'da yazgeceleri 12 gibi başlıyor- bar, diskotek, kulüp haline geldi. Kalabalık,saat ilerledikçe, İstanbul'daki meşhur Laila kitlesine dönüştü. Gençkızlar oldukça şıktı, bu civara kontrast kıyafetlerle dolaşıyorlardı.Erkekler ise daha çok sporcu takımlar gibi eşofman giymişti. Haltertakımı, olimpiyat takımı gibi. Biz erken gittiğimizde birinin doğum günüvardı. Arkadaşları ve akrabalarıyla dans ediyorlardı. Kalabalık içindebir binbaşıyla tanıştık. Daha doğrusu, binbaşı olduğunu sonraöğrendiğimiz biriyle. Bizi, dağa çıkmış bir bilim adamının yanınagötürdü.
Şimdi başka bir yoldan, 1800 metreye araçla çıkacaktık.Bizimle birlikte gelecek olan bu bilim adamıyla zirveye tırmanabilmeyiumut ediyorduk. Kamçatka'da en umut verici günümüz bu oldu.
Araçtayer olmadığı için yeni rehberimizin evine ben gitmemiştim. Eski birvolkanologmuş. Döndüğünde Bünyad'a sordum nasıl biri diye.
Bünyad: "Bu akşam biz aşırı votkalı halini gördük. Bakalım yarın nasıl olacak?"

MASALDAKİ VOLKAN

Kitapta geçen bir ortaçağ İrlanda masalında, Conn-Eda isimli bir Kraloğlu, demir bilyeyi yuvarlar ve peşinden gitmeye başlar. Ona, bilmesigereken her şeyi, yuvarlanan bu bilye öğretecektir. Bilye hiç durmaz,aralıksız yuvarlanır. Bilye bir göle girer, Conn-Eda ve uzun tüylü atıpeşinden gider. Karşılaşacağı büyük güçlükler ve tehlikeler deböylelikle başlar. Bu güçlüklerden birinde, "Kendini hazırla" diyeuyarır at, "Tehlikeli bir sıçrayış yapacağız". Sonra da her ikisibirden, yanmakta olan bir dağın üzerinden bir ok gibi uçarak geçer.
"Hâlâ hayatta mısın kralın oğlu?"
"Kıl payı kurtuldum bu son olsun, her yanım kavruldu" diye yanıtlar prens.
"Eğerhayatta isen" der küçük at, "senin doğaüstü başarı ve uhrevi saadetlerielde etmeye yazgılı bir genç olduğundan artık emin gibiyim".
HenrichZimmer, bu masalı insanı şaşırtacak kadar, akla hayale gelmeyecekaçıklamalarla yorumlar. Bir kere, bilye, tüm yasaların, evrenin tümyasalarının aktığı tek ve en büyük kudreti, yerçekimini anlatır. Kozmikdüzenin en temel yasasını. Güneş'i, Ay'ı, her şeyin bulunduğu Yer'i vehareketini belirleyen çekim yasasını.
"Bilye yerçekiminin etkisialtındadır ve böylece her şeyin merkezine, evrensel güçlerin periâlemine, Tanrı'nın kalbine yuvarlanır. Bütün yasaların en geneline,göksel nesnelerin hareketlerini denetleyen yasaya, her bir küreyikütlesinin ağırlığına en uygun yörüngesine, yerkürenin güneşinetrafında, ayın da yerkürenin etrafında şaşmaz bir doğrulukla dönmesinisağlayacak bir kesinlikle yerleştiren yasaya uyar ve bunu yaparkenyasayı görünür kılar."

Bilye, Hareket Etmeyen Hareket Geçirici'ye, herşeyin içinden çıktığı, her şeyin etrafında döndüğü ve her şeyin sonundageri döneceği merkeze giden yolu açar. İnsan, ancak ve ancak bu evreninengin ritmine uyarak ve onunla birlikte hareket ederek erginleşebilir.
Dağaçıkışı, yerçekimine karşı bir eylem, dağcılığı ve her türden oyunu,yerçekimiyle yapılan bir oyun, oynaşma olarak görürdüm. Dahası, hertürden top oyununu, futbolu da yerçekimine karşı bir oyun kabul ederdim.Oyunun kendisinde, oyalanmanın tabiatında bu büyük evrensel çekimyasası yatar. Zaten kozmosun mucizevi geometrisi, tüm gezegenlerinyuvarlak olmasıdır. Bütün bu yuvarlaklığın sebebi yalnızca ve yalnızcaçekim kuvvetidir. Cazibe-i arz ya da cazibe-i âlem.
Volkanıncazibesine kapılıp buraya, Kluçovskoy'un eteğine gelmemizin nedeni,eskilerin deyimiyle cazibe-i arz, yani yerçekimi olmalı. Bu çekimkudretinin tıpkı masaldaki bilyeyi izler gibi bizi büyüleyerek peşindensürüklediğini düşünüyorum.
Yerçekimi, doğanın bilgeliğidir. Dağcı,tıpkı kitapta geçen masalda olduğu gibi volkanı aşan, bunu, üzerinebindiği ve içindeki hayvansal, "insan-altı" arzuyu ifade eden atıylayapan kral oğlu gibi, yerçekimine karşı gelir. Bir süreliğine karşıgelir. Yerçekimiyle oynar. Bunu kendini sınavdan geçirmek için yapar amanihayetinde sınırı, doğanın çekim kuvvetine uyumla çizilir. Aksitakdirde yaşamı son bulabilir. Bunu neden yapar? Hayat bir oyun olduğuiçin belki. Ya da hayat, doğumla ölüm arasında bir oyalanma olduğu için.Yerçekimi kuvvetiyle oynayarak geçen bir oyalanma.
Göle dalanbilyenin peşinden gitmesi, insanın insan-altı bilinciyle-de ki,bilinçaltıyla- yüzleşmeye zorlanmasıdır. Böylece, varoluş güçlenir,sezgi akılla yoğrulur. İçgüdü, bilincin kendisiyle sarmalanır.

VOLKAN TÜTMEYE BAŞLADI

Saat 9:15 gibi, kül akan Kamçatka Nehri'nin içine kamyonumuzla daldık.Her iki yanımız kül balçığı. Kamyon ilk anda zorlandı, ama beş-onpatinajdan sonra yoluna devam etmeyi başardı.
Nehir sabah daha sakinakıyor. Yaklaşık olarak saat 10'dan sonra daha hızlı akacağınısöylemişlerdi. Öğrenci kızlar demişti ya, iki gün önce bir araç içindekiinsanlarla sele kapılmış. Gerçi insanlara bir şey olmamış. Kamyoncumuzda hikâyeyi biliyor. Yine dün, Kamçatka Nehri'nde iki kişi ölmüş. Yağmuryağdığı için nehirler daha haşin akıyor. Derenin hacmi artıyor.Yukarıdaki karlar eriyor. Bizim endişemiz, kamyon geri dönebilecek midiye. İnşallah döner. Yaklaşık 40 dakikadır derenin içindeyiz. Neredeyseyuvarlanacak kadar yana yattık. Pek çok kere, eyvah şimdi gidiyoruzdedik. Ama sonunda, her iki taraftan dallara çarpa çarpa, yara yaraormanın içine girdik.
Orman dokusu daha da sıklaşınca şoförümüzkamyonu durdurdu ve aracın dışındaki aynaları geri çekti. Gözlerimizikısarak ilerliyoruz. Saat 11'e çeyrek var. Kluçovskoy'a yaklaşınca dağsanki biraz daha saklandı. Sadece elmacık kemikleri görünen bir insanyüzüne benzedi. Tekrar ormanın içine girdik. Biz onu görüyoruz ya,volkan şimdi yine bulut yumağının içine dalıp kayboldu.
Tam 992metreye geldiğimizde -saatime göre- bir gugukkuşu ötüyordu. Aracımızıdurdurduk. Burası volkancıların istasyonu. Orman geride kaldı artık,otlar başlamış durumda. Burada yaylacılık, hayvancılık yok, dolayısıylainsan da yok.

Ve aracın şoförü Anatoli gösterdi. Volkandansiyah dumanlar yükseliyordu. Volkan tam şu anda aktif hale geçmişti. İlkdefa, tüten bir volkan görüyordum. Üstelik tütmek için bizi beklemişgibiydi. Bizi karşılıyordu. Kara duman bir süre sonra aşağıdan yükselenbulutların içinde kayboldu ve bizi "maçko"larla baş başa bıraktı. Yaniısıran ve ısırdığında da şişiren sineklerle. Volkancı kulübesinesığındık, yeniden yola çıkana kadar.
Yaklaşık üç gün sonra anakampa gideceğimizi söylüyor Andrey, rehberimiz, profesör, volkancı,büyücü, Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar romanının kahramanını andıranmeczup profesör. Yürüyerek tepeye doğru yöneldik.

DÜNYANIN BAŞLANGICINDA

Hâlâ, dünyanın başlangıç aşamasını yaşar Kamçatka. Onun en yüksekvolkanı Kluçovskoy'da dağcı; ateş, su, buhar, gaz halindekielementleriyle çevrili bir evrende, ayağı kaymadan, düşmeden,yuvarlanmadan, gücünü tüketmeden, doruğa çıkma ve inme sınavından geçer.Bunu yaparken, hem arzusunu hem de aklını harekete geçirir.
Kamçatkatıpkı dünya gibi ateşten doğdu. Dünyanın çoğu bölgesi için yaratımınşiddeti uzun süre önce durmuştu, oysa Kamçatka hiçbir zaman sessizkalmadı, onun tarihi süregiden, şiddetli bir tekrar doğuştur.Kluçovskoy'da dağcı, bir tekrar doğuş seansına girer gibi tırmanır veiner, eğer ki başarırsa.
Aslında Kamçatka'nın asıl yerlileri butarihe aşinadır. Bu insanlar her zaman, zirvelerinde "gomul" adınıverdikleri dağ ruhlarının yaşadığı yanardağlardan korkmuşlardır. Onlaragöre gomullar geceleri gökyüzüne çıkarak balinaları avlar, onları ateştekızartır. Yanardağların geceleri tutuşmasının nedeni de budur. Yerlilerdağların tepesinde küme küme balina kemikleri olduğuna inanıyorlardıama yanardağlara çıkarak inandıkları şeyin doğruluğunu anlayabilecekkadar cesur değiller miydi, yoksa volkanlara ve dağ ruhlarınasaygılarından mı bunu yapmıyorlardı bilmek güç. İnsanın ilk bilincimitolojidir ya, yerliler, dünyanın başlangıcını yaşayan Kamçatka'da,insanlık bilincinin başlangıcına sahiplerdi, daha fazlasına değil.
Saatimegöre 1226 metrede, yaklaşık 1 saat 5 dakika sonra ilk molayı verdik.Birkaç kere dere yanından geçmiştik ama, sular kopkoyu kül rengindeakıyordu. Bazen koyu kahve, bazen kükürt sarısı, her taraftan akıyordu.Bu yüzden molanın su kenarında olmasının bir yararı yoktu. Ve ah!Sivriler! Hâlâ varlar. Gerçi hemen herkes telli duvaklı. Yüzümüzdekifilelere rağmen sivrilerle baş edemiyoruz. Giysilerin üzerinden bilehedeflerine ulaşabiliyorlar. Dizimin üstünde şu anda yedi tanesivrisinek var. Pantolondan bana ulaşmaya çalışıyorlar. Ardındanonlarca, ne onlarca yüzlercesi bu şölene katılmaya geliyor.
Sonra,bana komik gelen, tam 600 adımlık bir şey oldu. Rehberimiz, herkesiniyice yorulduğu bir sırada, "600 adım var" dedi. "Yani 600 metre mi"diye sordum. "Yok, adım" dedi. Tepedeki kulubeyi gösterdi. 600 adım banaaz gibi geldi. O yüzden de hadi diğerlerini beklemeden gidelim dedim.Kulübenin bulunduğu oldukça dik yamaca doğru yürüdük. Aslında zikzakçizerek tırmanmak gereken yamacı dimdik çıkmaya başladık. Ben birkaçadım atmışken o asker adımlarıyla üç, dört, beş saya saya, tepeye doğru,ritmi hiç bozmadan, süratli bir şekilde ama gerçekten merdiven çıkargibi tırmanmaya başladı. Ben her adımda yalpalaya yalpalaya yükselirken,o tık tık, topuklarını bize göstere göstere, yukarı kadar bir çırpıdaçıktı. Ardından Viktor. Epey ardından da ben..

Nihayet, 1500 metrede volkanın ilk istasyonunageldik. Yaklaşık 2-3 metrekarelik, dışı beton içi ahşap bir kulübe buistasyon. İçinde volkancı olmasını beklemiyorduk tabii ki. Aslında belkide olması gerekiyordu. Bu volkan neden bu kadar ıssız? İstasyonun içikülle kaplıydı. Kül yağan volkan nasıl yağmışsa, naylon kaplıpencerelerden mi geçmiş, kapıdan mı geçmiş, rüzgâr mı getirmiş- Doğrusubilemiyorum. Feliks, bir bez parçasıyla ahşap sedirin üzerindeki kültabakasını temizlemeye çalışıyordu. Viktor ve profesör, uzaklardakikarlardan su almaya gitmişlerdi. İçeride volkanologlardan kalma mutfakeşyaları sağ sola sıkıştırılmıştı. Tekrar gelinmek üzere bırakılmışdeğil de sanki terk edilmiş bir yer gibi duruyordu.
Yeryüzünün enzorlu mesleklerinden biri olmalı volkanbilimcilik. Gerçi rehberimiz, Rusvolkancılarını suçluyordu. Volkana gelmeden volkanları inceliyorlar,yalnızca internet volkancılığı yapıyorlar, diyordu. Burası, volkanınüzerindeki en yüksek istasyondu işte. Hayat belirtisi olmayan bu yerde,hayat belirtisi olmayan bu kulübede, yeryüzündeki hayatın kaynağı olanvolkanlar araştırılıyordu.
Tüm yıkıcı güçlerine rağmen volkanlarinsanın varlığı için, tüm canlılar için yaşamsaldır. Dünya bugünküvarlığını volkanlara borçludur. Volkanik gazlar dünyanın atmosferiniyaratmaya yardım etmişlerdir ve bu oluşumun etkileri bugün hâlâsürmektedir. Yeryüzü karalarının yüzde 80'nin volkanlar tarafındanşekillendiğini söyler jeologlar. Hatta oksijensiz hayatın 4 milyar yılönce volkanik ortamlarda başladığına ilişkin belirtiler de vardır.Hidrojen tüketen bu canlıların, hidrojen tükenince, sudaki hidrojenikullanarak oksijeni açığa çıkardıkları, bu defa oksijen canlılarınınmeydana çıktığını anlatan bir görüş.
Kamçatka Yarımadası iki binkilometre uzunluğundaki Kuril-Kamçatka adaları kavisinin kuzeykısmındadır. Bu bölge 68 aktif volkana sahip. Dünyadaki tüm topraklardabulunan volkanların yüzde onundan fazlası demek. Bu kavis, daha büyükolan Ateş Çemberi'nin, yani Büyük Okyanus'u çevreleyen volkansırasının bir parçası. Ateş Çemberi'ni varlığı, levha tektoniğiteorisiyle açıklanıyor. Teori şöyle diyor:
Dünyanın yüzeyi yavaşhareket eden bir sürü katı levha halinde kırılmıştır. (En hızlı levhalarher yıl birkaç santim kadar hareket ediyor, başka bir deyişletırnaklarımızın uzadığı hızda.) Ateş Çemberi işte bu Pasifik levhasınındiğer tektonik levhalarla çarpıştığı yerde şekillendi. Pasifik levhasıyeryüzüne dik bir açı oluştup diğer levhaların altında sessizce kayıpgider. Bu levha dünyanın içindeki sıcak bölgeye battıkça erime meydanagelir. Bunun sonucu oluşan magma yüzeye taşınır ve yerkabuğundan volkanşeklinde püskürerek ortaya çıkar.
Kamçatka Yarımadası'nın tarihi volkanların yapıcı gücüyle okyanusun yıkıcı gücü arasındaki mücadelenin tarihidir.

KÜLLERLE YAŞAYAN ADAM

Çadırı kurduk. Su geldiği için, volkancı kulübesinde çay içiyoruz.İçerisi hâlâ külle kaplı. Bahçıvanların giydiği türden, kasıklara kadaruzun lastik çizmeleri, koltuk altından bele kadar yırtık kazağı,paslanmış emaye bardağıyla, rehberimiz profesör gerçek bir anti-markaolarak karşımda duruyordu. Favorilerinden alnına, çenesine kadarsivrisinek yarası var. Profesör, çantasından çıkardığı bir masa örtüsünüyere serdi ve eşyalarını onun üstüne koymaya başladı. Ardından, dahakalın bir naylondan gerçek masa örtüsünü üzerine yaydı. Bazen fazlagülüyor ve altın dişleri ağzından dökülüyordu. Evet, ben onu izliyordum.Bünyad'ı "bak da öğren" diye kızdırıyordum. Sedirin altındaki külyığınında bulduğu bir kesme şekeri öper gibi dudaklarına getirdi,kuvvetle üfledi ve çayının içine attı. Ziyan etmedi yani. Yürüyüşebaşlamadan önce de çantasından pembe naylondan panço gibi bir şeyçıkarmış, başından geçirmişti. Üstünde de gelin duvağı gibi tül vardı.Profesör, çok sistematik görünüyordu bana. Sanki her eşyayı kendiyapıyor gibi bir hali vardı. Sedirin altından beyaz plastik bir tabakçıkardı. İçinde yarım parmak kalınlığında kül vardı bu tasın. Kulübedekalmış şeker kutusu kartonundan bir parça kopardı ve onunla tasını birgüzel temizledi. Sonra o tasa pilavı koydu. Yemeye başladı iştahla.Volkanla, kül ve cürufla haşır neşir, mutlu görünüyordu.
Ertesi gün,kuzeyden başladığımız yükselişimize devam ettik. Yaklaşık beş saat sonra2 bin 629 metreye geldik . Önce Andrey, sonra ben. Profesör, eline birkürek alıp kulübedeki külleri temizliyordu. Sonra eline bir çekiç aldıve kulübedeki kimi yerleri onarmaya koyuldu. Arkadan gelenlere masalsıbir manzara sunmak istiyordu sanki. Sonra içeri girdik.Yarı ıslakşilteleri serdik. Bu sefer temizdi döşemeler. Çünkü beş on gün evvelgelip burayı düzenlemiş. Hatta kendisinden sonra gelenler olduğunu dasöyledi.
Aklım, gelirken taşların arasında rastladığımız anorakkalıntısına takılmıştı. Profesör, artık buna ihtiyacı yok demişti. Bucivarda donmuş bir kızın anorağıymış. Ne zaman diye sormuştuk, ama cevapvermemişti. Volkancı değildi demişti, o kadar. Belki yakın arkadaşıydı,belki değildi. Zaten profesör, aklına oturaklı bir cümle gelmeyincecevap vermiyordu. Soruyu dinliyor, o an düşünüyor; bazen, "Anlamadımtekrarlar mısın" deyip biraz daha düşünüyor, ama iyi bir cümlebulamazsa, cevabı yine söylemiyordu. Kulübede sorumu tekrarladım.Öğrendim ki, anorağın sahibi genç kız, 15 yıl önce bir temmuz günü çıkanfırtınada kaybolmuş. Yükseklik iki bin metreden daha fazla değilmiş.

Yorgun, ıslak ve nereye gittiğimizden tam emin olmadığımız bir halde, bu volkancı kulübesinde çayımızı yudumluyoruz.
Bünyad:"Bu dağ enerjiyi alıyor. Mont Blanc'a çıktım. 4 bin 800 metre. Bu dağile aynı yükseklikte yani. Ama 3 bin 800'de otel var. Mis gibi odadayatıyorsun, duşunu alıyorsun. Yemeği önüne getiriyorlar."
Özcan: "Filtre kahve, şarap da var. Garson da var değil mi?"
Bünyad:"Ağrı'da 2 bin 500'e kadar araba çıkıyordu, yolu bozdular. 2 bin 200'ekadar arabayla çıkıyorsun. Sonra da katırla dağa, son kampaulaşıyorsun."
Bu kadarı da fazla konforlu doğrusu…
Ekibimiz7 kişi. Sayayım: Andrey rehberimiz; Viktor ikinci rehberimiz; Bünyad,ben ve Moskova'dan Cüneyt, Önder ve Feliks. Güzel bir istasyondayız amaburada en fazla beş kişi yatabiliyor. Bu yüzden biz Bünyad'la çadırkurduk.
Yağmur hiç durmadı. İki gündür. Eğer güneş açmazsa halimiz neolacak bilmiyorum. Üstelik yarın biraz daha yükseğe çıkacağız. Çantanıniçindeki her şey ıslak. Daha soğuk durumlar için yanıma aldığım kaztüyüanorak, mendil gibi olmuş. Şu an içine girdiğim, Kuzey Kutbu'ndagiydiğim eksi 40 derecelik tulumum bile ıslak. Kalın polar pantolonum daöyle. Çantamın içinde kuru hiçbir şeyim kalmamış.
İlk kez bir dağçıkışında bu kadar ıslanıyorum. Kışın kar vardır, bu yüzden dağaçoğunlukla yazın çıkılır. Yağmurda ya da derenin içinden geçerkenıslanmak o denli sıkıntı yaratmaz, çünkü bizim ülkemizde dağlarda yazmevsimi hissedilir. Daha önce de üç gün boyunca derenin içindekalmıştım. Ama bu kadar kuzeyde, hava daha soğuk oluyor. Çadırın içindeısınmaya çalışarak, ertesi gün güneşli bir gün olması için dua ediyoruz.
Her zamanki gibi gece yarısı saat 04'te yine uyandım. Kamçatka'dakigünlerimin sayısını tam olarak hatırlamıyorum, ama 7-8 gün olmuştur.Dışarı çıktım. Fırtına vardı. Soğuktu. Dağda kızıl bir görüntü hâkimdi.Güneş doğmaya çalışıyordu. Hemen arkamda volkan, yarısından çoğubembeyaz, olan biteni izler gibi bana bakıyordu. İlk kez bu kadaryakından görüyordum.
Şafak vakti bu muhteşem manzaranın önünde, ilk patlamaya, manzaranın doğum anına gidiyordu zihnim.
Volkanbilimciler,yaklaşık 2.5 milyon yıl önce (Geç Pliosen zamanından söz ediyoruz)bugünkü Kamçatka'nın, Büyük Okyanus'un tabanının da aşağısında bekleyenbir magma havuzundan biraz daha büyük bir şey olduğunu söylüyor. Bumagma, okyanusun zemininden püskürdüğünde denizaltında oluşan dağsıralarını meydana getirmiş. Bu dağ silsilesi okyanus yüzeyine ulaşacakkadar büyümüş ve bugünkü Aleut Adalarına benzeyen bir takımada oluşmuş.Bu volkanik faaliyet soğuduğunda Pliosen devri de sona ermiş ve artık,güç dengesini oluşturmak okyanusa kalmış.
Yeni taşkın patlamalar,bu adaları, Asya'ya ait tek bir kara kütlesine bağlı, geniş volkanikplatolar şeklinde, tüm Kamçatka'yı deniz seviyesinin üstüne çıkarmış.Bunu göreceli bir barış dönemi izlemiş. O dönemde Kamçatka'yı ziyareteden biri, bugünkü İzlanda'ya benzeyen buharların çıktığı tepelik birmanzarayla karşılaşacaktı. Yoğun bir orman yerin yüzeyini kaplıyordu.Buzul kalkanları sessiz zirveler oluşturmuştu ve buzuldan burunlar,denizin içine doğru uzanıyordu. Dikkatli bir gözlemci bu sakinliğingeçici olduğunu zaten tahmin edebilirdi. Kamçatka'nın platoları gaz dolumagmaların baskısıyla zaman içinde kabardı. Sular, yerdeki devçatlaklardan magmaya ulaştığında, büyük bir patlama yeri sarstı vemagmanın yüzeye çıkmasını sağladı. Bu seferki patlamada bol miktarda lavve kül taşkınları oluştu. Bu taşkınlar dağlık manzarayı düzleştirdi veKamçatka'yı donuk gri bir düzlük haline getirdi. Plato üzerinde, zehirligaz bulutlarına dönüşen sıcak lav kubbeleri ve sırtlar meydanagelmişti. Görüntü, Ray Bradbury'nin Mars Yıllıkları'nda betimlediğimanzarayı andırıyor olmalıydı.
Büyük magma rezervleri boşaldıkça,yeryüzünün yüzeyi, dev çöküntüler oluşturarak batmaya başladı. Buyarımadanın şu anki manzarası da böyle oluştu. Yani derin çatlaklardanoluşan vadilerin, dağ sırtlarını ve platoları kestiği manzara. Modernyanardağlar erken dönem volkanik kuşağın beslendiği yarıkların tepesineyerleştiler. Daha küçük alan kaplıyorlar ve patlama güçleri eskiye göredaha az. Buna rağmen, Kamçatka'nın 29 aktif yanardağının volkanik gücühalen muhteşemdir.
İşte Kamçatka'nın volkanik omurgasında, Avrasyaiçin en büyük, dünyanın ise en büyük aktif yanardağlarından biri olarakKluçovskoy Yanardağı bulunur. Ortalama bir kara yanardağından 35 katdaha üretken olduğunu söyler volkancılar. Derler ki, yılda ortalama 60milyon ton bazalt püskürtür, bu da 850 aktif kara yanardağınınçıkarttığı malzemenin yüzde 2.5'u demektir.
Güneş dağın arkasındanbaşını uzatana kadar dışarıda kaldım. Jeolojik çağlardan bugüne döndümbir anlamda. Gerçi hâlâ oluşmakta, hem de ateşle cevherle oluşmakta olanvolkanlar coğrafyasındaydım, ama şu an sorunlarımız çok küçüksayılırdı. Her şeyden önce, güneş çıktığı için insanlar ve giysilerikuruyabilecekti. Birkaç dakika içinde Kluçovskoy'un eteğinde bir çamaşırasma sahnesi kuruldu. Ben de pantolonumu, tulumumu asmış, diğerleriiçin de uygun taşlar bakınıyordum ki güneş yine bulutun arkasına geçti.

HAYATSIZLIK

Çamaşır gününü erken bitirmiş, elinde kamerasıyla Önder beni çağırdı:
"Düngece buldum fareyi. Yuvayı yaptım. Elimin sıcaklığıyla çok mutlu oldu.Gözünün biri görmüyordu. Sol yanağında apse vardı. Son günleri olduğuiçin ceviz verdim ama yemedi. Takatı kalmamış. Zaten daha önce yoldagördüğümüz fare de öyleydi. Bu da beni başka şeyler düşünmeye sevk etti.Felaket habercisi gibi olmayayım ama öteki volkanın tüttüğünde de böyleolmuştu. Takır tukur sesler duymuştum...
"Bu sende tedirginlik yarattı."
"Bu fare de, yat uyu, diyor. Babam da öyle derdi, yat uyu!"
Devam etti:
"Burada hiç hayvan yaşamıyormuş. Buraya gelip gider onlar dedi Andrey. Sadece ölü bir tilki görülmüş.
"Belki volkanik gazlardan zehirleniyorlardır. O yüzden yanaşmıyorlardır. Etrafta kuş da görmedik."
"Bu fare de, yaptığım yuvada öldü. Daha önce gördüğüm de kısa sürede ölmüştü."
-"Patlama olduğu zaman önceden haberimiz olmuyor değil mi?"
-"Onu sordum Andrey'e şimdi. Kayalar düşer, bakacaksınız dedi. O yüzdenkuzeye gelmişiz. Buradan daha az düşüyor. Ben gece sesler duydum.Aygıtlar var vesaire var, burada öyle bir sistem var mı dedim. Öyle birşey yok, volkan ancak patlarsa haberin olur, cevabını verdi. Herhaldepatlar, bu aktif bir volkan, dedi. Lav mı püskürtür, gaz mı çıkartır,duman mı atar, bunu olduğu zaman anlarsın dedi. Dolayısıyla erken uyarısistemi yok. En tepede bile 700 metre çaplı bir krater varmış. O dumanıoradan atıyor dedi. Bir yükleme var, o deşarj oluyormuş. Artı o gaz,rüzgârla bize gelmez inşallah dedi. Yoksa zehirlenirmişiz."
- Dağaçıkılmamasının sebebi bu olabilir. Batılılar olasılıkları ciddiye alırya. Binde bir bile olsa patlama olasılığı var diye mi gelmiyor kimse?"
-"Almanlar çok hırslıdır ve iddialılardır. Ama onlar bile çıkmadı."
-"Onlar kontrol edemedikleri tehlikeyi sevmiyorlar. Biz de tam tersini yapmayı sevdiğimiz için buradayız."
"İnşallah bir şey olmaz diyelim. İnşallah, yalnızca bizim kültürümüzde var."
"Kalıntı yok dağda. Canlı da yok. Olanlar da ölmüş."
"Dağda bizden başka kimse de yok değil mi? Issız bir dağ."
"Evet abi, canlı da yok."
Tamdağın buz hizasında azar azar başlayan buharlaşma kalın bir halkahaline geldi. Dağ kendi bulutunu oluşturmaya başladı. Güneşin etkisiylebuharlaşma ve bulutlaşma giderek artacak ve dağ daha fazla öfkelenecekgibi gözüküyordu. Kuzey güneşi görünür ama çıkmaz, gülümser ama kahkahaatmaz. ?öyle tepemizde ama sadece küçük bir moral veriyor o kadar.
Saat11:30. Birazdan yüklerimizi sırtımıza alıp yürümeye başlayacağız. Güneşhâlâ bir görünüp bir kayboluyor. Yukarısı buhar aşağısı bulut. Belki200 metre yükseklik kazanıp, dağın batı yamacına doğru yürüyeceğiz.Henüz net bir şekilde belli değil dağa nasıl çıkacağımız.
Yataygeçiş yapıyoruz öbür tarafa. Küller artık 10 santim kalınlığına ulaşmış.Bastığımızda beyazlık oluşuyor. Dağın bu yüzü püskürmeden nasibinifazlasıyla almış. ?imdiye kadarki en fazla kül burada sanki. Köyünkaloriferinin küllerini sanki buraya boşaltmışlar gibi. Ay yüzeyindenfarksız. Kül öbekleri zaman zaman okyanus dalgası gibi şekil almış. Oyüzden batonları dalgaları aşmak için kürek gibi kullanmak durumundayız.
"Yüzüklerin Efendisi"ndeki büyücüye benzettiğimiz rehber profesörünhemen arkasında yürüyorum. Kül renginin tonlarıyla yer ve gök dalgadalga birbirine karışmış. Yoğun sis altında adımlarımızı atıyoruz, siyahkülden yumuşak örtüye basınca alttaki karın üzerinde beyaz ayak izleribeliriyor. Rehberin izlerini izliyoruz. Birden durdu Andrey, arkasınadöndü ve şunu dedi:
"Adımlarımı iyi takip edin. Eğer yanlış yere basarsanız mezarların üzerine basarsınız. Bu dağ mezarlık dolu."

Doğrusu çok iyi moral veriyordu.
Biraz önceuzun bir yürüyüşle geçtiğimiz yer bu baharda çamur, kül, taş ve birparça da gerçek lav akıntısı karışımıyla akmış. Şu an önümüzde ise 15-20yıl önce soğumuş bir lav akıntısı duruyor. Uzaktan buharların çıktığıyerin altından sıcak lavın aktığını söylüyor rehberimiz. Bulutlarınardından gözüken volkanın adı da Uçkovski.
Sıcak buharlarınpüskürdüğü dağın hemen batı yüzünde dev bir buzulun önünde mola verdik.Yarın ne yapacağımıza henüz karar veremedik. Nereye geldik diye sordukrehberimize. O da beş parmağının arasındaki parmağını gösterdi. Biranlam veremedik tabii ki. Talihe bakın, hava açıyor. İki dağın arasındakaldık. Muhteşem bir aralıktayız. Mavinin arasından Kluçovskoy, hemenoradan ona nispet yaparcasına Uçkovski görünüyor. Her taraftan buharlar,bulutlar, dumanlar tütüyor. Çok susamıştık. "Su bir miktar siyah" dedikrehberimize. Cevabı şöyle oldu: "Sana öyle geliyor. Bakmazsangöremezsin."
Andrey ve ben volkancıların çadırı diye gösterilen yereinişe başladık. Ve yaklaşık bir saat sonra geldik. Andrey'in günlerdirbize büyük bir çadıra gidiyoruz dediği yer, branda kumaşları yırtılmış,içerisi kurumla dolu, alçak, ahşap bir kulübe. İçinde kalmak olanaksız.Andrey ocağı yakmaya çalışıyor. Nasıl getirilmişse içeride, kesilmişodunlar var. İnsanlar yine geride kaldı, çünkü olması gereken tempodayürüyorlar. Her zamanki gibi kamp yerine gelince yağmur yine yağmayabaşladı. Andrey'in naylonları ve branda parçalarıyla çantamın üstünüiyice örttüm.
Dün yaklaşık 11 saat yol almıştık. Hiçbir şey yemeden,içmeden, mola vermeden. Bitkin ve sırılsıklam gelmiştik ana kampa. Yinebir yağmura yakalandık. Oysa bir gün önce saat 11'e kadar zamanımızınönemli bir kısmını kurumakla geçirmiştik. Çadırı ben taşıyordum. Bünyadgelmeden, bir güzellik yapayım ve yağmur altında kurayım dedim. Ama, kaçgündür kurulmasına yardımcı olduğum bu çok sofistike olan çadırı tekbaşıma kurmayı başaramadım. Bünyad gelince halletti. Çadırın içinegirdik. Küçük bir makarna çorbası içtim. Bu çorbanın, içtiğim sonçorbalardan biri olduğundan habersiz, iştahla. Sırtımın ve bacaklarımınağrısı devam ediyordu ama nedeni, uzun yol yürümek olabilirdi. Gücümüzütoplarsak yukarı çıkacağız. Ama ne zaman?
Bünyad: "Bu volkan çok tehlikeli. Geldiğimiz yerdeki rota bundan daha az tehlikeliydi. Bivak atmak gerekecek yukarıda."
Ama,aramızda yine, hemen dağa çıkmak isteyenler var. Bünyad, haklı olarakitiraz ediyor. Önce dinlenip sonra karar vermek gerektiğini söylüyor.Dağın yarısının üzerinde, uzun sürecek fırtınanın ilk esintileri altındabir tartışma daha başlıyor.
Bünyad: "Burada yatıyoruz diyorum bugün.Yarın karar alalım diyorum. Aynı şeyi yapmayın. Adam (rehber) normalbiri değil. Buradan iniş rotasını bildiğim tek rota var. O da geldiğimizuzun yol. Birçok parametreyi aynı anda düşünüyorum. 30 yılın verdiğibir şey. Sen, ‘ha öyle mi, peki' deyip buna uyacaksın.Yapmayacaksanız, bana sormayın o zaman!"
Rehberimiz Viktor'un geçenyıl Everest'e kuzey duvarından çıkmış bir dağcı olması, gruptadeneyimsiz olanların bazılarının aklını karıştırıyor. Çünkü onunsöyledikleri ile Bünyad'ın ve bazen benim söylediklerim, şimdi olduğugibi çoğu zaman çelişiyor. Örneğin, Viktor henüz yüzünü bilegörmediğimiz bir dağa çıkmak için bilmediğimiz bir ormana bizi soktuğugibi, şimdi de fırtınaya rağmen daha yukarı çıkmaya zorluyordu. "Dağböyledir zaten" diyordu. Bu defa kabul etmedik. Çünkü, bu yükseklikte budavranış, grubun daha deneyimsiz üyeleri için başta olmak üzere herkesiçin tehlikeli olabilirdi. Üstelik, yeterince beslenmeden yürümüş,bitkin düşmüş, hatta kimilerinin yüzünde gözünde şişlikler oluşmuştu.Vücutlar kendine gelmeliydi. Ama daha kötüsü bizi bekliyordu ve henüzbundan haberdar değildik.

YİYECEK BİTTİ

Saatlerdir çadırın içindeyiz. Rüzgârın kırbacı altında inliyoruz. Birara güneş açtı. İnce ince yağmur yağdı. Şimdi tekrar dolu yağıyor. Dışbrandanın altına vuruyor. Islanmaması gereken pek çok şey suyun içinde.Ne yapıyorum? Kitap okuyorum. Ruhun kötülüğü yenmesine dair hikâyeler.Eski şövalye masalları anlatılıyor ve yorumlanıyor. Saatim geceyigösteriyor ama oldukça kuzeydeyiz, hava hâlâ aydınlık. Yalnızca aydınlıkolsaydı, hiç karanlık olmasaydı, gecesiz bir dünyada yaşasaydık eğer neolurdu diye düşünüyorum. Bir yandan da çadırın içinde bir an önce günündönmesini ve sabahın olmasını bekliyorum.
Bünyad'la uzunsohbetlerimizden birini başlatıyorum (teybimi açarak). Hiç tek başınazirveye çıkıp çıkmadığını soruyorum. Evet, diyor.
-"Hava koşulları yüzünden mi?"
- "Yer koşulları da kötüydü. Tırmanılan yapı çok tehlikeliydi. Bir an için çok ürktü diğerleri."
- "Hangi dağda?"
-"Aladağlar'da Demir Kazık. Kış. Kuzey. En az on beş yıl önce."
-"Emniyetsiz mi çıktın?"
- "Emniyet zaten çıkmayı kolaylaştıran bir şey değil ki."
- "Zor muydu?"
- "Şartlarımız baştan beri çok kötüydü."
- "Ben en basit bir dağa bile tek başıma hiç çıkmadım. Onu düşündüm."
- "Şu şartlarda mı? Dolu yağıyor. Yukarıda kim bilir nasıldır?"
-"Ağrı'da Çek Buzulu vardır. Bir Çek dağcı düşüp ölmüş. Burada dageçenlerde bir Çek dağcısı ölmüş. Burası da volkanik ya. Tuhaf tesadüf."
- "Hava iyi olsa bu dağa çıkarsın. Biz kötü bir yere geldik. Kar batar."
- "Acayip yorgunluk olur."
- "Dün geçtiğimiz yerde zirveye çok güzel bir sırt vardı. Dağı artık tamamlayacağız, dönmüş olacağız baştan sona neredeyse."
- "Gene tek başıma deneyemedim."
- "Bunu niye yapmaya çalıştığın önemli."
-"Mecburiyet, merak? Başarıp, başaramayacağım önemli. Bir şekildeyüzleşme… İnsanın kendi kendine yüzleşmesi anlamına gelir mi?"
-"Kesinlikle alakası yok. Bir şeyleri belki öğrenir. Sadece dağ olarakbakma. Aşağıda şu ormanda dolaşmak şu dağa çıkmaktan daha zor olabilir.Ben şuna acırım bu dağ yerine Uzon Kaldera'ya kadar gitmek için gücümüzüve zamanımızı harcayabilirdik. İnanılmaz bir tecrübe olurdu."
UzonKaldera, Kamçatka'nın ortalarında, volkanik bir bölge. Karayolu yok.Yalnızca helikopterle gidiliyor. Ama biz, yürüyerek ulaşabilir miyizdiye çok soruşturduk. Olmadı. Aklımızda kaldı.
- "Evet. Direkt dağasaldırmadan önce orada bilgi toplamalıydık. Acele oldu. Panik. Doğanınzamanıyla modern zamanın parayla ölçülen teknik zamanının çatıştığınıgördük. Kendi ritmi var doğanın. Ona uymak zorundayız. Belki aşağıdabiraz daha kalsaydık, ikimiz gelseydik mesela. Ne yapardın?"
Ben birçok şeyi aşağıda Petropavloks'ta hallederdim. Daha çok sorardım. Gider, seyahat acentesine sorardım.
- "Burada da bir süre bekleyebiliriz."
- "Acele, acele giden ecele gider."
- "Bu laflar boşuna söylenmemiş."
- "Yüz yıl önce Kamçatka'ya gelmiş aptallar gibiyiz."
- "Ekipte Everest'e çıkmış, Rusça konuşan biri var. Buların hepsini çözmesi lazım."
- "Burada kimse bir şey vermiyor."
-"İki cümle için 500 ruble verdik birisine. Bizi çıkaran adamınşizofrenisi olabilir. Sadece fikirlerinden dolayı söylemiyorum. Meczupbiri. Yani cazibeye kapılmış anlamında meczup. Volkanın cazibesinekapılmış. Onun etrafından ayrılmıyor. Gerçi şefiyle anlaşamadığınıanlattı ama. Acaba buradan hiç dışarı çıktı mı? Hıristiyan hac yolculuğuyapar gibi dağın kuzeyinden batısına günlerdir yürüdük. Kulübeleriziyaret ettik. Her kulübeye itina ile davrandı. Sildi, süpürdü, tamiretti. Siz gelmeden önce, buraya vardığımızda kürekle hızlı bir şekildekülleri çıkarıyor, bırandaları söküyor, küllerin altına gömmüş olduğubaşka brandaları çıkarıp çatıya çakıyordu. Çadırını bile kurmadan.Kendince bir amacı mı var? Bizi özellikle mi bu yoldan getirdi?"
- "Ben kaçıncı gün söyledim. Kesin öyle."
-"Sorulara cevap vermiyor ki. Herkese ayrı bir tavır gösteriyor. Sorumutekrar ettiriyor. Aklına güzel bir cevap gelirse söylüyor. Ormanbüyücüleri filan olur ya…"
- "Maksut bizim farklı mı?"
Kaçkarlar'daAyder'in orman bekçisini söylüyor Bünyad. Bütün kışı tek başına, karlariçindeki ormanda geçiren dünya iyisi doğa adamı Maksut.
- "İyi adamdı."
- "Normal miydi? Kerpetenle kendi dişini çekmişti bir keresinde. Yüzü gözü kan içinde kalmıştı."
- "Andrey'in konuşmaları da çok ilginçti. Masal gibi konuşuyor. Evine gitmediğime pişman oldum."
- "Berbat bir yer. Evi buradaki kulübeler gibi. Çöp ev haline dönmüş. Kitaplar filan da var tabii. Mutfak iğrenç."
Çayyapamıyoruz. Çünkü her şey Viktor'da. Ne zamandır bir şey yemiyoruz,ama şimdilik hiçbir şeyin farkında değilim. Fırtına? Dinecek gibigözükmüyor. Bazen sohbete ara veriyoruz. Ben kitabıma dalıyorum. Kitabınen ilginç öyküsü aslında, "Kral ve Hortlak" adlı bölüm. Uzun bir aradansonra, bir kitabın belirli bölümlerini defalar defa okuyorum. Yapacakbaşka bir şey olmadığı için değil, daha iyi anlamak için. Çok eski birHint masalını anlatıyor öykü. Sırtına aldığı ölüyle sohbet eden birkralın öyküsünü. Yazar, insanın geçmişiyle hesaplaşmasını anlatıyor; bumasalda olduğu gibi, onu asla bırakmayan, bir ölü olduğu halde dirilipdirilip konuşan, paradokslarla dolu sorular soran geçmişiylehesaplaşmasını anlatıyor. Şöyle diyor yazar:
"Hiçbir şey bizdenuzakta değildir. Hiçbir şeyi yabancı sayamayız. Kendimiz ve diğerleriarasına mesafe koyduğumuzda hata yaparız ve bunun sonuçlarınakatlanırız. Öyleyse şimdi geriye git, tekrar tekrar geriye; geçmişincesedini onu mahkum ettiğin darağacından indir."
Masalda da kralböyle yapıyordu. Ağaca asılı ceset, aslında onun geçmişiydi. Onu sırtınaalıyor ve konuşuyordu. Yazar şöyle diyordu:
"Geceleri seninlekonuşacak başka bir ses bulamazsın, sana öğretecek veya seni kurtaracakbaşka bir ses yoktur- ceset, kendi -ihmal edilmiş, unutulmuş-geçmişimizin somutlaşmasıdır. İsteği yerine getirilmemiş, doyurulmamış,öte yandan ölü de sayılamayacak geçmiş yakamızı bırakmaz, ta ki biz,sonsuz gibi görünen gecede, kendi varoluşumuzun o ana kadar yadsıdığımızyönünü kabul edene, tanıyana ve tatmin edene dek."
Aklım tekrar o ürkütücü ormana gitti ve Bünyad'a sordum.
- "Orman, bilmeden çıkılacak bir alana benzemiyor. Dönüşte ormandan çıkmak için profesör bize lazım."
- "Ben bunları düşünüyorum. 15 kilometre orman ve sonra yol 20 kilometre. Dün rehberin söylediği bu."
- "Çıkmak için bir daha geleceğiz buraya. Bir daha geldiğimizde çıkarız."
- "Bu hataları bir daha yapmayalım. Burada zor olan dağ değil. Her şeyi zorlaştıracak unsurlar var."
- "Bugün hava hakikaten çok kötüymüş."
-"Yarın pırıl pırıl bir havayla karşılaşabiliriz. Rüzgâr yer, cephedeğiştirecek. Bu havada bivak yapacağız. Ertesi gün çıkış yapacağız."
- "Sekiz saat miymiş çıkış? Bivakla gideriz, çıkamazsak bivak atarız."
-"Görüyorum. Bir şey olsa bu ikisinin (Rus rehberleri kastediyor) bize yardım edeceğini düşünüyor musun?"
- "Emin değilim. Yani uydu telefonuyla helikopter alırız."
- "Helikopter gelemeyebilir."
- "Sen inanabiliyor musun herkesin çıkabileceğine?"
-"Hava güzel olursa olabilir ama bu koşullarda mümkün değil. Berrak,rüzgârsız hava olmalı ve iki gün devam etmeli. Hafif yolla başımızbelada. Bundan kurtulmak zorundayız."
Bir helikopter gördük öğlensaatlerinde. Etrafımızdaki volkanlar arasında tur attı. İleride gözdenkayboldu. Birileri indi. Yaklaşık bir kilometre uzağa, buzulun üstündekikar ve kül dalgalarına basa basa onlara doğru yürüdük. Uzaktan iki kişigördük. Biri başkentten bir dağ rehberi, diğeri dağ meraklısı birRus'tu. Çadır kurmakla uğraşıyorlardı. İyi bir hava yakalarlarsaçıkacaklarmış. Bir haftalık yiyecekleri ve suları vardı. Suyu dabakkaldan alıp gelmişler. Buradaki kömürlü suyu içmemek için, nasılsahelikopterleri var. Hava açınca 3 bin 200'e, kamp atacaklar. Sonra tekatakla zirve yapacaklar. Aslında çok zor görünmüyordu. Bizim iseyiyeceğimiz tükenmişti. Dağ için yeterli yiyecek getirmemiştik. Rahatçıkacağımız bir dağa çıkamayacaktık. Dağın yeni konuklarındanhelikopterin telefonunu aldık.
Kampımıza döndüğümüzde hemen aramakurtarmayı aradık. Gelemeyiz dediler. İlk sarsıntıyı böyle yaşadık.Yardım istedik ve hayır yanıtını aldık. Yaralı ya da hasta olupolmadığımızı sormuşlar önce. Yok cevabını vermişiz. Yiyeceğimiz bittidemişiz. Ama bunu önemsememişler. Belki de yiyeceksiz dağa çıktığımızainanmamışlardır. ?imdi dönüş için iki ya da üç gün sürecek, zor biryürüyüş bizi bekliyor. Kolay başarılacak bir iş değil. Volkanınaşağılarında yağmur yağıyor. Her şey ıslak. Akşam yarım tas makarnayiyebildik. Çadırımıza çekildik.
Ertesi sabah, kuzey yönündeŞivelutç Volkanı bulutların içinden sıyrılıp nihayet kendini gösterdi.Gelmeden bir gün evvel patladığını öğrenmiştik. Dağdan ayrılmak üzereçaba sarfederken patlayan volkanı görebildik. Son derece görkemli.Kusursuz bir koni değil ama sanki içinde bulutları saklıyor. Aktif lavakıntısının verdiği sıcaklıktan meydana gelen bulutlar. Kamçatka'nın enkuzeyindeki volkan, 3 bin 395 metre. Yaşını da söyleyeyim; yaklaşık60-70 bin yıl. Her 100 ya da 200 yılda bir lav püskürterek patlıyor.
Kısım1964'te patladığında, Kamçatka Nehri'nin vadisi yaklaşık 15 kilometreyukarıda bir kül bulutuyla örtülmüş boylu boyunca. Siyah fonun içindenkızıl ateşler parlıyor, gümbürtüler, 70 kilometre uzaklıktanduyuluyormuş. Patlama 1.5 saat devam etmiş, sonra kül bulutu 100kilometre yukarıda Üst-Kamçatka kasabasının üzerine gelmiş ve tam üçsaat devam eden bir kül sağnağıyla evlerin ve insanların üzerine yağmış.Metrekareye 28 kilo kül düşmüş. Volkan, 1980, 2000 ve şimdi 2005'teyeniden patlamış.
Andrey, patlama sırasında tırmanış yapmak tehlikelidiyor. Bu esnada fırsat bulup Andrey'e özel bazı sorular soruyorum.Letonya'nın başkenti Riga'da doğmuş. Elli bir yaşında. Boşandığı karısıİsrail'de yaşıyor. Yirmi beş yaşındaki kızını sekiz yıldır görmemiş.Çocukken bir kitap okumuş tüm hayatı değişmiş. Dünyanın en meşhurvolkanbilimcilerinden Haroun Tazieff'in Şeytanla Buluşma adlı kitabını.Bunun üzerine volkancı olmaya karar vermiş. Kamçatka'ya gelmiş. Buradayaşamaya başlamış. Sanırım volkanların cazibesiyle onlara daha çokbağlandıkça karısından uzaklaşmış. O, volkanın kendine çektiği bir adamartık. Gerçi, volkanolojiyi yerden yere vuruyor. "Volkanlara inanıyorum,bilimine değil" demişti bir keresinde. Her beş on günde bir KluçovskoyVolkanı'nın yüksek eteklerinde tek başına dolaşıyor. Kül soluyor, küliçiyor.
Helikopter pilotlarını aradık az önce. Kalkmışlar ama havayüzünden bize doğru gelememişler. Başka bir helikopter Esso'da varmış.Bir buçuk saat sonra onları arayacağız. Kurtarma ekibi bizimleilgilenmeyince, ekipten bir arkadaşımız Moskova'da tanıdığı, İçişleriBakanlığı'nda üst düzey görevli bir generali devreye soktu. Bu yüzdenolsa gerek artık bizimle ilgileniyorlar. Ama bu defa da fırtına, giderekartan ve bir saat bile dinmeyen fırtına yüzünden dağa yaklaşamıyorlar.
Yiyeceğimizbitti. Uydu telefonumuzun pili de bitmek üzere. Soğuktan etkilenmesindiye koynumuzda saklıyoruz ve Moskova'ya belirli bir saat söyleyiptelefonu sadece o saatte açıyoruz. Victor, üç günlük yiyeceğimiz vardiyor, ama, o da günde bir öğün ve üç-dört kaşıklık, yani bir avuç püreya da makarna. Bereket GPS'in gösterdiği koordinatı aşağıya bildirdik.Pil ve yiyecek tamamen bitse bile gelip bizi alırlar. Ama burası Rusya,daha da ötesi Kamçatka, hiçbir şeye güven olmaz duygusunu yenemiyoruz.Deneyimlerimiz bize bunu söyletiyor. Hava açtığında, helikoptergelmemişse eğer hâlâ, vücutlarımız zayıf da olsa, iki gün sürecek inişyürüyüşüne başlayacağız. Ama hava ne zaman sakinleşir? Kimse bilemez.
Fırtınaşiddetini daha da artırdı. Gece boyu abanan rüzgâr, diğer çadırlarınçubuklarını iyice eğdi, çadırları yere yapıştırdı, su içinde bıraktı.
Bugüntemmuzun otuzu. Günlerden hangisinin olduğunun bir önemi yok dağıntakviminde. Aynı çadırda, aynı noktada dördüncü gecemiz. Son lokmamızıyiyeceğiz birazdan ve helikopter bugün de gelemeyeceği için aşağıyainmeye çalışacağız. Hava dün geceyle aynı. Yağmur yağmıyor ama sis verüzgâr var. Çadırları söktük. Helikopter belki gelir diye ağırdan aldıkama çantalarımızı hazırladık. Yürüyüşe hazırız artık. Gerçi burada birseçim yapmak durumundayız. Helikopteri de bekleyebiliriz ama bir günsonra yürüme şansımız hiç kalmaz. Çünkü vücutlarımız kendi ihtiyatlarınıtüketmeye başladı. Helikopter gelmezse yaşamsal tehlike ortaya çıkar kigelmeme ihtimali her zaman var, hatta gelmeyeceğine daha çokinanıyoruz.
Yiyeceğimiz neden bitti? Yeterince yiyecek almadık mı?Yazık ki aldığımız yiyeceklerin bir kısmını rehberimiz yukarıyagetirmedi, Kluçi köyünde bıraktı. O yiyecekler olsaydı eğer, yaklaşmasızor, ama tırmanması daha kolay bu dağa hemen hepimiz çıkardık. Yaklaşık260 yıl önce Kamçatka'dan yola çıkıp Amerika kıtasına gitmek isteyenKomutan Bering'in ikinci kaptanı, kaç gün süreceği meçhul Amerikaekspedisyonu için yaptırılan çuvallar dolusu kurabiyeyi almayı unutmuş,bu ihmal yolcuğun seyrini değiştirmişti. Bering, geriye dönememişti. Budefa yalnızca bir ihmal değil, yanlış hesap, dağa karşı yanlış hisler,acelecilik, gerilimli tartışmalar yüzünden dağda üç gün aç kalmıştık.
Henüzöğle olmadan, telefonumuz çaldı ve nihayet helikopter geleceğinibildirdi. Gelişte bizi duman püskürterek karşılayan Kluçovskoy, dönüştede şeytani bir sürpriz yaptı ve beyaz bir dumanla bizi uğurluyordu.
Veçılgın profesör, son hareketini yaptı. Nedense (sonradan nedeniöğrendik, süreyi uzatıp parayı çoğalmak için) üstümüzde tur atan vehemen yere inmeyen helikopter için, yoksul profesör yolculuğunsürprizini yaptı ve nereden çıkardıysa çıkardığı havai fişeğitutuşturdu. Helikopter için bu fişek gerekmiyordu ama Andrey yolcuğumuazzam noktalamıştı.

Sayı 150 / Eylül 2005


Jan 17 2011 10:43AM

Yazı: Özcan Yüksek
Fotoğraflar: Bünyad Dinç


 
  Arkadaşına yolla        Yazdır        Sık kullanılanlara ekle

#
#
#
#
#
Yorumlar (0)

Yorum ekleyebilirsiniz

 

Kayıtlı isminizin görüntülenmesini istiyorsanız, yorumunuzu yazmadan önce üye girişi yapınız.

Ruslar hamamböceği, İsviçreliler engerek, Japonlar buğd
Dünyayı kıskandıran Türkiye'nin biyolojik zenginliği biyokaç...
Türklerin Kayıp 150 Yılı
Türk, Soğd ve Hint alfabeli yazıtlar yeni yeni çözülüyor...
GÖKYÜZÜNE 3 ROTA
Sporcular, Türkiye’nin üç önemli kaya tırmanışı merkezinde m...
İSTANBUL RUMLARI: ŞEHRİN KADİM SAKİNLERİ
Atlas, Rumların derin, renkli dünyasına adım atıyor...
fotogaleri

Sürdürülebilir Turizm’e Destek
Gelecek Turizmde – Sürdürülebilir Turizm Destek Fonu başladı
Bu bir ilandır.
Foto Atlas
Günün Karesi
Çok okunanlar
video galeri
Gaşerbrum II - Pakistan: Parıldayan Zirve

Dünyanın en yüksek 13. noktası. Tunç Fındık, liderliğini yaptığı uluslararası bir ekiple, tehlikeli ve uzun buzul geçişleri, zorlu etaplar ve derin çatlaklarla sarmalanmış Gaşerbrum II’nin zirvesine ulaştı ve tırmandığı 8 binliklerin sayısını 10’a çıkardı.
  • Gaşerbrum II - Pakistan: Parıldayan Zirve
  • Ezidilerin göçü
  • Atlas iPad ve iPhone’da
  • Hayal olmadan hiç bir gezi, gezi olmaz!
  • Drina Köprüsü'nün Öyküsü
  • Derin Sular Derin Duygular Yaratıyor
  • Soma: Acıyı Anlatmak
  • Umut Kaçar Atlas Macerasını Anlattı
  • İlkbaharın Sesleri
  • Hevsel Bahçeleri Atlas'ın Nisan Sayısında....
  • Cüneyt Oğuztüzün, fotoğraf macerasını ve Anadolu’yu anlatıyor.
  • Ahmetler'deki HES direnişi kısa film oldu
  • Hayvanların Sır Salgısı
  • Polonya Son Tren
  • Koçgiri Aşireti Sırrı Arayanlar
  • Bas Pedala
  • Umberto Eco “çok fazla yıkılan” Tarlabaşı’nda
  • Aladağlar’da Yalnızlık
  • Atlas-Canon Gezisi
  • Denizlerin Işıklı Sakinleri - 2
  • Denizlerin Işıklı Sakinleri - 1
  • Atlas'ın Kasım Sürprizleri
  • Kayıp Türkler Belgeseli: Rengeyiği Türkleri
  • Atlas - Doğadan Çay Hasat Turu: Lezzet Bahçesinde Keşif
  • Atlas - Doğadan Çay Hasat Turu: Lezzet Bahçesinde Keşif
  • Atlas - Doğadan Çay Hasat Turu: Lezzet Bahçesinde Keşif
  • Atlas Fotoğrafçısı Turgut Tarhan Off Road'da
  • Kalbin sırları
  • HES'lere karşı savaş müzik albümü oldu.
  • Hayvanların Keyif Dünyası
  • Doğanın Avcıları
  • Atlas- Columbia Nallıhan Bölüm 3
  • Atlas- Columbia Nallıhan Bölüm 2
  • Atlas- Columbia Nallıhan Bölüm 1
  • Kömürle Yanmak
  • Binbir Gece Masalları- Bilinmeyen Programı-1
  • Binbir Gece Masalları- Bilinmeyen Programı-2
  • Evrim ve Göz
  • Atnalı Yengeci: Yaşayan Taşıl
  • Darwin'in Karıncalarını İzleyin
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 1
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 2
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 3
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 4
  • Atlas-Doğadan Rize - Bölüm 5
  • Atlas-Columbia - Gizli Cennet Gökçeada Bölüm 1
  • Atlas-Columbia - Gizli Cennet Gökçeada Bölüm 2
  • Atlas-Columbia - Gizli Cennet Gökçeada Bölüm 3
  • Atlas-Columbia - Gizli Cennet Gökçeada Bölüm 4
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 5
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 4
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 3
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü Karagöl’e Çıkmak 1
  • Dünyanın İlk Masalı
  • Anadolu'nun İsyanı
  • Nükleere Karşı Yürü
  • Kardeş Türküler: Anadoluyu Vermeyeceğiz - Oi Oi
  • Kardeş Türküler Anadoluyu Vermeyeceğiz 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 1
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 3
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 3
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü-Uludağ 1
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü-Uludağ 2
  • Atlas-Columbia Yürüyüşü 1
Nasıl kullanırım?
Önce resmin üzerine tıklayarak Duvar Kağıdı galerisini açın. Seçtiğiniz duvar kağıdının sağ altındaki büyüteç işaretine tıklayarak resmi büyütün. Büyük resmin üzerinde sağ tuşa tıklayın ve menüden Arkaplan Olarak Belirle'yi seçin.
Atlas yayın hayatına Nisan 1993'de başladı.2013'te 20. yaşını kutlayacak. Atlas'ı kaç yıldır takip ediyorsunuz?