|
Yazı: Kemal Tayfur Hıristiyanlık daha Roma devrinde devlet dini haline gelmişti ve ondan artakalan tek güçlü kurum olarak kilise ortaya çıkmıştı. Hatta denilebilir ki, yükselişini ve giderek Avrupa'nın her tarafına kök salmasını, Roma'nın yıkılışına borçluydu. O sayede kilise, Batı dünyasındaki tek merkezi otorite haline geldi. Roma'nın mirasına o sahip çıktı. Kilisenin bu yoldaki çabası, Hıristiyanlığa farklı bir kimlik ve yeni hareket olanakları kazandırdı. Kilisenin Roma'yı sahiplenmedeki bu mücadelesi, imparatorluğu istila eden "barbar kavimlere" karşı yürütülmedi. Asıl olarak meşru mirasçı Doğu Roma'ya (Bizans) karşıydı. Roma (Vatikan) ve İstanbul (Fener) kiliseleri arasında bugün bile devam eden çekişmenin kaynağı buydu.
Ancak gene de kilise hedefine ulaşmış değildi. Hıristiyanlığı benimseyen halklar arasında eski pagan gelenekler devam ediyordu. "Kiliseye Hıristiyan olarak gidiyorlardı ama kiliseden çıkınca paganlığa dönüyorlardı." Fransa'da erkekler vahşi hayvan kılığında dans ediyorlardı; "kayaların, ağaçların, pınarların ve yol kavşaklarının yanında mumlar yakıyor, ateşe tahıl ve şarap serpiyor, kehanete, fala ve büyüye inanıyorlardı". Demek ki fetih tamamlanmamıştı ve 18. yüzyıla kadar da tamamlanmayacaktı.
Kilisenin Avrupa'yı Hıristiyanlaştırma çabası gerçekten de dev bir çabaydı; bazen bozgunlarla karşılaşsa da asla vazgeçmeyen bir zorunlu eğitimdi. Kilise, bunu sadece kendi gücü ve olanaklarıyla değil, daima kralların, imparatorların ve soylu sınıfların desteğiyle yaptı. Kilisenin tam denetimini sağlayan bu süreç, yönetimler için ulaşılması zor kırsal yörelerde ve kentlerde kesin egemenlik demekti. Kilisenin ruhani dünyaya olduğu kadar ve belki de ondan daha çok maddi dünyaya hükmeden bu niteliği, Hıristiyanlığın bir yüzyıldan diğerine değişik renkler almasına, kendini yeni koşullara uyarlayarak evrilmesine yol açtı. Öyle ki neredeyse her yüzyıl, Hıristiyanların yeniden Hıristiyanlaştırılması gerekti. Ne heretiklerin, ne sapkınların, ne Papa'ya karşı şeytanla işbirliğine girenlerin sonu geldi. Şiddet ve suistimal o kadar yaygındı ki sonunda sadece kilisenin değil, Hıristiyanlığın prestiji de büyük yaralar aldı. Batı âlemi her seferinde barış ve mutluluk vaatleriyle gelen kiliseye inancını kaybetti. Yüz Yıl Savaşları (1337-1443), reform hareketleri, din savaşları (1546-1648) Avrupa'yı tam bir yıkıma sürükledi. Aynı yüzyıllar Protestanlığın yükselişine tanık oldu. Bir isyan ve özgürlük dalgası olarak ortaya çıkan Protestanlık yani reform hareketi, başarıya ulaştıktan sonra harekete geçirdiği kitlelere sırtını döndü. Katolik kilisesinin engizisyonuna taş çıkartan dogmatik bir katılık sergiledi. Kiliseye, devlete, "zenginlere" karşı çıkan zavallıları, Kutsal Teslis'i ve İsa'nın Tanrısallığını reddeden "sapkınları" boğazlamaktan, kitlesel katliamlar düzenlemekten geri durmadı. Protestanlığın önderi Calvin, en erdemli din adamlarını sırf farklı düşünüyorlar diye cayır cayır yaktırmaktan çekinmedi. Protestanlığın 18. yüzyılın ortalarından itibaren evrilerek bu otoriter kimliğinden sıyrılması, kendi içsel özelliğinin değil, aslında toplumsal ve kültürel yükselişin sonucuydu. Protestanlık kendini yeni zamanlara uydurdu, yumuşadı ve akılcılığa yöneldi. Artık her Protestan, vicdan özgürlüğüne sahipti; "Tanrısıyla baş başaydı, kendi dinini oluşturabilir, onu yaşayabilir ve dinsel âlemin kuralları içinde kalabilir"di.
Dinsel ve siyasal alandaki bütün bölünmelerin kaynağı olan kilise tutumunu daha da sertleştirdi. Papalık yeniden örgütlendi ve günlük dinsel uygulamalarda papalara yardımcı bürolarıyla bugünkü Vatikan'ın temelleri atıldı. Ancak eski ihtişamına bir daha asla kavuşamadı. 17. yüzyıldan sonra Aydınlanma ve siyasal devrimler karşısında kıskançlıkla koruduğu yetki ve haklarını yitirme noktasına geldi. Buna bağlı olarak 19. yüzyılda Avrupa'yı dönüştürmekte olan her türlü modern gelişmeye karşı düşmanca bir tutum takındı. Devrimlerle elde ettikleri yetkilerini paylaşmak istemeyen rejimler ile toplumsal adalet mücadelesinde kiliseyi karşılarında gören geniş yığınların dine ve papalığa bakışı değişti. Papalık, öğretisini ve merkeziyetçi yapısını çağın koşullarına uydurma, Katoliklikle modern yaşam arasındaki karşıtlığı yumuşatma yönündeki politikasına ancak 1965 yılında geçebildi. II. Vatikan Konsili'nin bu yönde aldığı kararlar, kilise içinde yeni ayrılıkların yolunu açtı.
Hıristiyanlığın Geleceği
Öyle sanıldığı gibi Avrupa'da ortak bir Hıristiyanlık olmadı. Farklılıkları sadece mezhep ve tarikatların tutumu değil, yüzyıllara dayanan toplumsal ve siyasal pratikler de belirliyor. Roma'ya bağlı "Katolik Güney" ile "Protestan Kuzey" arasındaki farklar bir yana, sosyalist rejimden ya da Sovyet idaresinden yeni çıkmış Katoliklerle, diğerleri arasındaki derin ayrılıklar kilise babalarını endişelendirecek boyutta. Hıristiyanlığın Avrupa'da bugün karşı karşıya kaldığı durum şu: "Din, az çok etkileriyle bir gelenek olarak mı kalacak, yoksa kişisel karar almada, ahlaki davranış ve düşünceleri belirlemede temel bir tercih mi olacak?" Katolik kilisesi geleneksel ayrıcalığını giderek daha fazla kaybediyor. Buna bağlı olarak kilise içinde "dini yenileşme" hareketleri kendini gösteriyor. Katolik kilisesine bağlı olmayan ülkelerdeki Hıristiyanlık için de benzer bir durum söz konusu. "Bu ülkelerin çoğunun kiliselerinde maddesel zenginlikle ruhsal fakirlik arasında büyük bir tutarsızlık var. Teoloji ve kiliseye bağlı yardım işlerinde kısmen önderdirler, ancak gerçek anlamda kilisenin dini yenilenmesi için pek az güdüye sahiptirler." Kuzeyde, İskandinav ülkelerinde ise "Hıristiyanlığın açık bir buharlaşması" yaşanıyor. Bir tek sosyalizm deneyinden geçmiş Doğu Avrupa ülkelerinde Hıristiyanlık güçlü bir duruş sergiliyor. "Bu ülkelerin Hıristiyanları bugüne ve onun meydan okumalarına, Batı Avrupa'nın kendine güvenen, kentlileşmiş Hıristiyanlarından daha yakın durmaktadırlar" diyen Mariano Delgado'nun, "Doğu'nun her mezhebinden Avrupa'da yarının Hıristiyanlığı için güdüler beklenebilir" demesinin nedeni bu. Avrupa toplumlarında dini duyguların zayıflamasını ciddi bir tehlike olarak algılayan kiliseler toplantı üstüne toplantı yapıyor ve çözüm yolları arıyorlar. Din adamları ve politikacıların önemli bir kesimi, Avrupa'nın kat ettiği tüm gelişimi unutarak "Hıristiyanların bütününe ait bir referansın üçünü binyılda" da zorunlu olacağını öne sürüyorlar: "Avrupa ne kadar çok kültürlü ve çok dinli olursa, Hıristiyanlar ortak kimliklerini derinleştirmeleri gereğini o kadar çok hissederler, tabii eğer Hıristiyan olarak tanınmaya devam etmek istiyorlarsa." Katolik ve Protestan teologların hâlâ her farklı mezhebi Hıristiyanlıktan bir sapma olarak ele aldığı düşünülürse, dinde bu ortak kimliğin nasıl sağlanacağı belirsizleşiyor. Ama değişik mezheplere bağlı kilise üyeleri "dolaysız Hıristiyan bütünlüğü" için ortak bir zemin aramaktan vazgeçmiş değil. Ne var ki Batı Hıristiyanlığının, tarihi boyunca gerçekleştiremediği bu birliği diriltmeden önce, büyük felaketlerle sonuçlanan tüm girişimlerini gözden geçirmek zorunda olduğunu söyleyenler de var. Kiliselerin din savaşlarındaki, Avrupa dışındaki halkların sömürgeleştirilmesi ve bastırılmasındaki rolüne, despotluğuna, ırkçılığına eleştirel bir karşılık verilmeden, yeni bir birlik rüyasının inşa edilmesinin tehlikelerine işaret ediyorlar. Avrupa'da halkların katı dinsel tutumlara kaymasıyla, yabancılara ve başka dinden olanlara gösterilen saldırgan eğilim arasındaki ilişki, bu tehlikeye çok somut bir içerik kazandırıyor. Hıristiyanlık bu eleştiriyi yapmadığı sürece yargılanmaya açık olacaktır.
|

















