|
Bu yazı aşağıdaki yazının eleştirisi niteliğindedir:
Osmanlı'da Kölelik: Sorular ve Cevaplar Kölecilikle ilgili araştırmamızda, eleştirilen bir akademisyenin görüşlerine yer vermemek olmazdı. Hem varsa yanlış anlaşılmaları gidermek, hem de verimli bir tartışma olmasını sağlamak için bu gerekliydi. Sayın Hakan Erdem'e tamamen bu amaçla e-posta aracılığıyla bazı sorular yönelttik. Hiç ummadığımız bir alınganlık göstermekle kalmadı, cevap yerine, çoğunlukla nezaket dışı ifadelerle dolu bir metin gönderdi. Sanırım profesyonel bir akademisyen olarak, görüşlerini dikte etmeye, bildirmeye pek fazla alışmış olacak ki, kendisine eleştirel sorular sorulması irkiltici olmuştu. Tarihi kendisine ait bir sömürge gibi gören ve tarihçiliğinin sorgulanamaz olduğunu düşünen bir tarihçinin biraz tuhaf bir tepkisiydi bu. Erdem'e görüşlerine müdahale edilmeyeceğini, yazdıklarının değiştirilmeyeceğini ve soru cevap formatında aynen yayımlanacağını bildirmiştik. O da bu şartla soruları cevaplamayı kabul etmişti. Basında yayımlanan haber ya da söyleşilerle ilgili olarak, verdikleri cevapların ya da yazdıklarının değiştirildiğini, sözlerinin parçalandığını, bütünlükten koparıldığını ileri süren pek çok insan olmuştur. Gazetecilerin en çok suçlanma sebebi budur. Ama, burada tam tersi oldu ve muhtemelen basın tarihinde bir ilk gerçekleşti. Yazdıklarına dokunulmamasını isteyen Erdem, sorularımızı tamamen keyfi bir şekilde kesti, böldü, parçaladı. Bilgisayar çağının kes-yapıştır alışkanlığıyla sorularla istediği gibi oynadı. Kurmacaya olan merakından olsa gerek, bazı yerlerde bir diyalog havasına büründürdü. Aslında soruları eski haline getirip öyle yayımlamak isterdim ama bu kez de cevaplar tamamen havada kalacaktı. O yüzden, soruları kesilip bölünmüş haliyle bırakıyoruz. Ancak her numara altındaki bölümlerin tek bir soru grubuna ait olduğunu vurgulamak istiyoruz. Cevaplara ilişkin söylenecek pek fazla bir şey yok. Soruların eleştirel olması, onu, tuzak kurduğumuz hissine yöneltmiş. "En iyi savunma saldırıdır" düşüncesiyle, zaman zaman sorularla hiç ilgisi olmayan, çoğunlukla da çarpıtmadan öteye geçmeyen bir polemik tercih edilmiş. Kendince yer yer ironiye de başvurmuş. Hele, Afrikalı tarihçi ve düşünürlere, "kendi tarihlerinde daha parlak bir kurum bulmalarını tavsiye ettiği" bir cevap var ki, insan, ne diyeceğini şaşırıyor. Sırf Afrikalı olduğu için, insanların aşağılanmasının ve Afrika'nın tarihinde "parlak" (ne demekse) kurumlara rastlanamayacağı imasının ancak 19. yüzyılda yapılabileceğini sanırdık. Kaldı ki, o soruda sadece Afrikalı tarihçi ve düşünürlere atıf yapılmamıştı; "Afrikalıların da aralarında olduğu pek çok tarihçi ve düşünür"den bahsedilmişti. Bu cümlede içerilen Avrupalıları görmezden gelerek, "Afrikalı"yı alaya alma pervasızlığı anlaşılır olmadığı gibi, hoş görülecek bir şey de değildir. Açıklama vasfı taşıyan bölümlere gelince: Hakan Erdem, imparatorluğa getirilen köle sayısıyla ilgili, "tüm" sözcüğünün arkasına sığınarak bir açıklama getiriyor. Tarihçi Ehud Toledano'nun, "Mısır hariç" diye verdiği rakamı, sonradan tüm imparatorluğu kast ederek neredeyse yarıya indirdiğini görmezden geliyor. Toledano, bu son yazısında, 1830-1880 arasında 400-500 bin köle getirildiğini öne sürmektedir. Bu kabul edilse bile, Hakan Erdem'in 19. yüzyılın tamamı için verdiği bir milyon rakamına ulaşmak mümkün değildir. Toledano ve Hakan Erdem iyi bilirler ki, Osmanlı İmparatorluğu'na getirilen Afrikalı köle sayısı 1830 öncesi son derece az, 1880 sonrası ise yok denecek kadar azdır. Nitekim Hakan Erdem, özellikle 1850-1875 arasını, köle ticaretinin doruğa çıktığı dönem olarak değerlendirmektedir. Öyleyse, 1830-1880 arasında toplam 400-500 binden söz ediliyorsa, 19. yüzyılın tamamı için yıllık ortalama on bin (toplam bir milyon) rakamı nereden çıkmaktadır? Hakan Erdem'in Afrikalı köle sayılarıyla ilgili bilgileri hangi kaynaklara dayandırdığını açıklaması gerekir. Toledano böyle söylüyor, "Toledano'ya müracaat!" demekle işin içinden çıkılamaz. Ne yani, bilimadamları, soru sorulmaması, sözü kesilmemesi gereken şahsiyetler midir? Hakan Erdem, sözü edilen boyutta siyahın bugün neden Osmanlı'dan arta kalan toplumlarda görülmediğine ilişkin soruya, bizi "Kuzey Afrika ile Ortadoğu'da küçük bir tura çıkmaya" davet ederek cevap veriyor. Buralarda "toplumun geniş kesimleri Afrikalı veya Afrikalı ile karışıkken bir tarihçi olarak konuşmaya" ihtiyacı olmadığını söylüyor. Oysa bir tarihçi olarak, bu ülkelerdeki siyah toplulukların, Afrika'dan köle olarak getirilenlerle hiç ilgisi olmadığını ya da bunların sadece çok küçük bir kısmının kölelelerle bağlantılı olduğunu biliyor olması beklenirdi. Şöyle ki, Hakan Erdem'in bu konuda kaynak gösterdiği Toledano da aynı soruyu soruyor ve şunları söylüyor: "Osmanlı sonrası Türkiye'de ve ardılı Arap devletlerde Afrika kökenli insanları ararsak izlerine pek rastlayamayız. İzmir yakınındaki Aydın'da bazı dağınık Afrika köy toplulukları ve Doğu Akdeniz'de Afrikalıların olduğu bazı köyler vardır. Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Mısır, Suriye ve kuzey Afrika çöllerindeki çeşitli Bedevi kabileleri arasında çok sayıda Afrika kökenli insan vardır. Ancak bunların imparatorluğun son aşamasında köleleştirilip nakledilenlerin sadece çok küçük bir parçasını oluşturdukları açıktır." Öyleyse soru hala ortada duruyor: "Köle yapılmış bütün Afrikalılar nereye gitmiştir?" Hakan Erdem, siyah kölelerin "İstanbul gibi yerlerde nüfusun geneliyle karıştığı" fikrini de, bir tarihçinin en son başvuracağı bir noktaya, orada burada yayımlanmış üç beş fotoğrafa dayandırıyor. O fotoğraflara bakıyor ve kararını veriyor. Yeni devir tarihçilik böyle bir şey olsa gerek! Demek ki Osmanlı sadece köleciliği yasaklamakla kalmamış, siyahları buharlaştırmayı ya da Hakan Erdem'in cevabından anlaşıldığı kadarıyla "beyazlaştırmayı" da başarmış! Aslında Hakan Erdem'in bu gözlemi, Afrikalıların nüfusun geneli içinde ne denli az bir orana sahip olduklarına işaret ediyor. Tabii ki cevabını almak istediğimiz asıl nokta, sayılardan daha önemliydi ve Afrika'nın köleleştirilmesinde Batı'nın rolünün hiç değerlendirilmemiş olmasına ilişkindi. Hakan Erdem, cevaplarında bu konuya değiniyor ama Batı tipi kölecilikle Osmanlı da olan arasında bir ayrım yapmaktan yine özenle kaçınıyor. Dahası her yerde ve her fırsatta "Osmanlı köleliği" nitelemesini kullanan Erdem, "Batı köleliliği" olabileceğini düşünmüyor bile. Mesela köle ticaretinden ve köle emeğinden en çok faydayı elde eden İngiltere'yi kast ederek "İngiliz köleliliği"nden neden bahsedilmez? Hakan Erdem, Osmanlı'da uygulananla Batı'da uygulanan kölecilik arasında ayrım yapılmasını şöyle yorumluyor: "Karşı karşıya olduğumuz kurumun kölelik olmadığını söylemek veya çok parlak bir insan icadıymış gibi savunmak…" Sanki köleciliği ya da "köleliği" savunan varmış gibi. Ama öte yandan, tam da yasaklandığı çağda bizzat Batılılarca yapılan köle ticaretini, "uyuşturucu kaçakçılığıyla" bir tutabiliyor. "Uyuşturucu kaçıranlar içinde Batılılar yok mu?" diyor. Aynı şekilde, Batılı devletlerin rolünü değerlendirirken de "idam" örneğini veriyor. Ne yazık ki, her iki örnek de (örnek denilebilirse eğer) tartıştığımız konu için ortaya atılamayacak kadar ilkel. Ancak, Batılı devletlerin masumiyetine ilişkin bu bağlılık gerçekten şaşırtıcı. Öylesine içten bir bağlılık ki bu, ne köleleştirmeyi, ne sömürgeleştirmeyi, ne de angaryayı görüyor. Eline bir harita alıyor ve Afrika ülkelerinin hangi tarihte sömürgeleştirildiğine bakıyor. Bir tarihçi olarak bize de bunu öneriyor. Sömürgeciliğin yüz yıla yayılan bir sürecin ürünü olduğunu, kölecilikle bağlarını, Afrikalıların bu kez kendi topraklarında köleleştirilişini, kırbaç altında çalıştırılışını görmemizi istemiyor. Böylece, o kölecilik karşıtı kampanyaların, insancıl Batılı devletlerin ve kamuoylarının, bütün Afrika'nın kırılması karşısında neden sessiz kaldığını, Afrikalıların ırkçı bir hor görüyle nasıl insanlıktan çıkarıldığını karanlıkta bırakıyor. Ama kendi toplumunu, gerçekte tam tersi olduğu halde, örneğin kölecilikte, suçun faili haline getirebiliyor. Gene de cevaplar, asıl tartışma konusu olan meselede Hakan Erdem'in hangi zaviyeden baktığını göstermesi bakımından önemli. Hakan Erdem, bizi "İngiltere müdahalesinin göründüğünden ve o dönemde ilan edilenden başka, gizli bir amacı olduğuna" inanmakla suçluyor. Bildiğim kadarıyla tarihçiler, bir olayın "göründüğü ya da ilan edildiği" şeklini yeterli görmedikleri için tarihçi olabiliyorlar. Kimse, "İngiltere'nin (veya herhangi bir devletin) ilan ettiklerine" artık değer vermiyor. Biliyorlar ki, İngiltere ve elbette ki diğer Avrupa devletleri, ülkeleri sömürgeleştirirken "uygarlık ve özgürlük götürdüklerini" ilan etmişlerdi. (Bugün de demokrasi götürmek için Irak'ı işgal ettiklerini bildirmemişler miydi?) Şimdi bunun böyle olmadığını söylemek ve asıl süreci görmeye çalışmak neden "fesatlık" ya da "gizli amaçları" aramak olsun ki? Bu konuda soru sormak, neden "önyargı tuzaklarıyla" donansın ki? Kuşkularımızı, hele tarihsel gerçeklerle destekleniyorsa, neden yüksek sesle dile getirmeyelim ki? Kimin hesabına konulmuş bir yasaktır bu? Hakan Erdem, Batı'nın suçlarından bahsedilmesini ve Batı'da köleciliğe karşı gelişen tavrın temelinde ekonomik ve sosyal saiklerin vurgulanmasını da, bu bağlamda, "inkarcılık" ya da "fesat teorilerine sığınmak" olarak niteliyor. Köle ticareti ve köleciliğe dinsel ya da insani nedenlerle karşı çıkanların çabalarını küçümsemek, iyi niyetlerinden kuşku duymak gibi bir meselemiz yok. Az çok hükümet politikalarını etkiledikleri de doğrudur. Ama Hakan Erdem daha fazlasını istiyor, bizden soruna misyoner bir Batılı gibi bakmamızı bekliyor: Afrikalıyı köleleştirenlerin, sonra onları özgürleştirdiler diye kutsanmasını istiyor. Romancı V.S. Naipul şöyle yazmıştı: "Avrupalılar da herkes gibi altın ve köle istiyorlardı ama aynı zamanda köleler için iyi şeyler yapan insanlar olarak heykellerinin dikilmesini istiyorlar… Hem köleleri alıyorlar hem de heykellerini diktiriyorlardı." İsteyen istediği kadar heykel dikebilir ama saldırganı kurtarıcı diye göstermek ne zamandan beri tarihçilerin işi? KEMAL TAYFUR |
















