|
EN UZUN YIL 1915-ERMENİ TEHCİRİ
Yüzbinlerin trajedisi
Sıcak savaşla çevrilen Anadolu, birbiri ardına patlayan Ermeni isyanları, kıtlık ve salgın hastalıklarla da dirliğini, düzenini kaybetmişti. Çeteler vuruyor, misillemeler yapılıyor, her tarafta kan akıyordu. Bu şartlarda alınan zorunlu göç kararı, kadın, çocuk, erkek yüz binlerce sivil Ermeni'nin ölümüyle sonuçlandı. Yaşanan büyük acıları ve trajik olayları siyaset malzemesi yapmadan bugün yeni bir başlangıç cümlesi önermek mümkün: Onlar da buralıydı!
Yazı: Gürsel Göncü / Fotoğraflar: Fatih Pınar
Bundan seksen altı yıl önce yaşanan acılar, bizi belki de olayların başlangıç noktasına, Van'a sürükledi. Türkiye'nin en çok güneş alan şehrinde önce şair Refik Durbaş'ın dizeleriyle karşılaştık:
Gökyüzü, bir gökyüzü mavi:
Gerisi durmuş bir güneş saati
Gerçeklerin acı veren taraflarıyla uğraşmasanız, kendinizi bir masal âleminde sanırsınız Van'da. Öyle bir coğrafya var ki, Tanrı'ya inanmayanlar bu durumlarını gözden geçirmek zorunda kalır; çok inançlı olanlar ise baştan çıkabilir.
Yaklaşık on yıl süren sıkıntılı bir dönemden sonra şehir tekrar kendine gelmiş. İnsanlar bu tabii güzelliklerin, daha güzel günler getireceğinden umutlu. Çok sarsıntılı yıllar geçirmiş olmalarına rağmen, meseleye iyi tarafından ve espriyle yaklaşabiliyorlar: `Evet' diyorlar, `bu terör ve yasaklar yüzünden hayvancılık öldü, mezralara çıkılamadı, arıcılık büyük darbe aldı, ekonomi durdu, para mara kalmadı ama tabiat kendini yenileme fırsatı buldu, meyveler daha bir tatlandı, her türlü yabani hayvan ve av hayvanı bollaştı, valla şu sıralar Van'ın en iyi zamanı...'
Konuya geliyoruz: `Peki daha eskiden Ermenilerle birlikte yaşanan zamanlar nasılmış?' Yüzlerde biraz endişe biraz üzüntülü ifadeler... `O zamanlar bambaşkaymış canım. Çok iyiymiş her şey. 1. Dünya Savaşı'na kadar insanlar büyük bir kardeşlik ve sevgi içinde yaşamışlar burada.'
|
|
|
|
Techir kararlarıyla birlikte Türkiya'nin her tarafındaki Ermeniler ev ev toplanmaya başlandı. Trabzon'da bir Ermeni mahallesinde yapılan arama.
|
|
|
|
Van'da konuştuğumuz neredeyse herkes Ermenilerden oldukça iyi bahsediyor. Babalarının, dedelerinin yaşadıkları büyük acılara rağmen, yine onların anlattıkları güzel ve iyi şeyler ortak hafızanın büyük bölümünü oluşturuyor. Yine herkesin üzerinde birleştiği nokta şu: Eğer bu acı olaylar yaşanmayaydı, Ermenilerle eskiden olduğu gibi barış içinde kalınabilseydi, onlar gitmeselerdi, Van şimdi Doğu'nun Paris'iydi...
Peki ne olmuştu? Yıllar yılı büyük bir fiziki, coğrafi ve manevi yakınlık içinde yaşayan bu insanlar neden düşman kesilmişti birbirlerine? Onca cinayet, kıyım ve göçler sonucu her iki taraftan da yüz binler mahvolmuştu. Neden?
Van Kalesi'nden, 1915 yılındaki olaylar sırasında dümdüz edilmiş ve şimdi ancak birkaç yıkıntının ayakta kaldığı eski şehire bakarken bir zaman yolculuğuna çıkıyoruz. Deklanşör sesleri gözlerimizi hep bugünde tutacak.
Bugünden geriye politika
J. F. Kennedy `Bir sorun, ancak onunla ilgilenmeye başladığınız andan itibaren bir sorundur' demiş. Gerçi literatürde "Ermeni sorunu" olarak geçen bu sorun herkesin bildiği gibi yeni değil, 19. yüzyılın son çeyreğinde kendini hissettirmeye başlamış. Biz ise Fransız parlamentosunun bu yıl başında kabul ettiği Ermeni soykırımı tasarısı üzerine, ilk kez ciddi anlamda bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu anladık. Bu tatsız gelişme karşısında, şimdiye kadar "bu konuyu tarihe bırakalım" şeklinde ifadesini bulan yaygın resmi görüş, en azından "bu konuyu tarihçilere bırakalım" haline tekâmül etti. Yakın zamana kadar birkaç akademisyen ve tarihçi dışında Türkiye'de kimsenin ilgilenmediği Ermeni sorunu, son birkaç aydır hem medya hem sokak gündeminin ilk sıralarında.
|
|
|
|
Van civarında neredeyse her köy ve kasabada geçmişi 1915'ten çok daha gerilere giden Ermeni mezarlıklarına rastlanıyor. Edremit'in hemen üstündeki mezarlık.
|
|
|
|
`Fransa önce Cezayir'e baksın; hayır, asıl Ermeniler Türkleri kesti; Renault'muzu satalım, Peugeot almayalım; sinema demeyelim; oksijen almayalım' diye giderek anlamsızlaşan çocukça tepkilerden sonra, nihayet yavaş yavaş daha ciddi ve mantıklı bir noktaya geliyoruz. Paris'in aldığı bu kararın çeşitli gündelik siyasi dümenlerin ve yine Kafkasya'ya yönelik çeşitli ekonomik/stratejik planların parçası olduğu her aklı başında insanın görebileceği bir şey. Ölen insanları kullanarak politik avantaj sağlamaya çalışmak ise zaten Fransa dahil birçok Batılı ülkenin diplomatik geleneğinde var.
Yine de bu kararın olumlu bir tarafı oldu; dediğimiz gibi 1915'te yaşanan olayların tartışmaya açılmasını sağladı. Peki bu iyi bir şey mi? Şüphesiz evet. Yıllardır kurusıkı laflarla geçiştirilen, giderek bir tabu haline dönüştürülen Ermeni sorunu, bu suçluluk kompleksi ve bölünme fobisi yüzünden, maalesef Batı'da bir `Türk sorunu' haline getirildi. Birçok araştırmacı ve tarihçimiz bu konuya teğet geçmeyi tercih etti. Bazı olayların üstünü kapatmak ister gibi bir havaya girdik. Sonuçta bu konuda üretilen 20 bin kitap ve makaleden sadece onda biri Türk kaynaklı oldu; bunların da 3-5 tanesi Batı dillerinde yayımlandı.
Ceset fotoğrafı yarışı
Konunun gayet önemli bir siyasi ağırlığı olduğu su götürmez. Hep olmuş ve olacak. Yine de Türk milletinin önemli bir kısmının en azından siyasi bir bakış açısı içinde olmadığı da muhakkak. Ermenilerden hiç hoşlanmayan hatta nefret eden etnik bir tutum bile, Ermenileri sanki bu toprakların en eski halklarından biri değilmiş gibi gösteren, onları yok sayan, 1915'teki olayları geçiştiren, onlardan kalan izleri silmeye çalışan yaklaşımlardan daha samimidir. Kaldı ki, bu toprakların hamuruyla yoğrulmuş büyük bir Ermeni kültürünü, bu kültürün insanlarını tanıyan, seven, hatta çoğu zaman bunları özleyen insanların Türkiye'de çoğunlukta olduğu rahatlıkla söylenebilir.
|
|
|
|
Anadolu'yu sarsan Ermeni isyanlarında Taşnak örgütü en önemli motor güçlerinden biriydi.
|
|
|
|
Önce Fransa'yı, diasporayı, Erivan'ı bir kenara koyup kendimize bakalım. Suçlu bir çocuk telaşıyla karşı tarafa cevap yetiştirmeye çalışan bir halimiz var. Bu konuda onurlu ve olgun bir duruşumuz yok. Anlamaya, araştırmaya yönelmek yerine, sadece propagandaya dayalı bir yöntemi benimsiyoruz. Diasporanın militanlarıyla, karşılıklı kim daha çok ve çarpıcı ceset fotoğrafı basıp yayınlayacak yarışına giriyoruz.
Kimsenin reddedemeyeceği gerçek 86 yıl önce büyük ve yaygın bir acı yaşandığı ve bunun günümüze kadar süregelmekte olduğudur. Bununla yüzleşmek ve hesaplaşmak şarttır. Diğer türlü iki şey olur: 1. Bu topraklarda yaşamayanlar sizin adınıza ve sizin hayatınızı etkileyecek şekilde bu konuda karar almaya devam ederler. 2. Bu acılara yol açan olayların tekrarlanma riski artar.
Soykırım terimini kabul etmek, özür dilemek, vesaire gibi dışarıdan dayatılan formüller yerine, kendi araştırmalarımıza, kendi arşivlerimize dayanan açıklamalara ihtiyacımız var. Hepsinden önemlisi Türkiye'de yaşayan Ermeniler kadar, diaspora içinde bulunan ve hâlâ kendini bu topraklara bağlı hisseden Ermenilere de sahip çıkmak, onlarla aynı coğrafyanın insanı olmaktan gelen ortaklıkları değerlendirmek gerekir.
Diaspora neden korkuyor?
Hem zaten bir zamanlar ölüm kalım mücadelesine girdiğimiz Batı'yla kucaklaştığımıza göre, neden bu topraklarda yüzyıllarca beraber yaşadığımız insanlarla kucaklaşmayalım. Bu da ancak çığırtkanlık yerine araştırma yapmakla, geçmişe sünger çekmek yerine tam tersine onu iyice aydınlatmaya çalışmakla mümkün. Unutmamak gerekir ki bu, Ermeniler için olduğu kadar, biz Türkler için de önemli bir rahatlık, vicdani ve coğrafi bir devamlılık sağlayacaktır.
Şöyle düşünenler var: Sen böyle kardeşlik türküleri söylüyorsun ama karşı taraf senin altını oyuyor! Doğru. Gerek Erivan'da gerekse çeşitli Batı şehirlerinde, 1915'te yaşanan acı olayları, Ermeni milli bilincinin temeli kabul eden militan çevreler de var. Dünyaya dağılmış olsa da, Ermeni milletini birlik içinde tutabilecek yegâne yapıştırıcının bu olduğunu düşünüyorlar. Yeniden üretilen ve kuşaktan kuşağa aktarmak istedikleri nefret ve düşmanlığa, Batı'yı Türkiye'ye karşı çeşitli yaptırımlar uygulamaya yöneltme siyaseti eşlik ediyor. Ama çok korkuyorlar. Neden mi? 1915 silahını kaybetmekten. Bu konunun Türkiye'de tabu olmaktan çıkmasından ve insanların kucaklaşmasından... Bütün milliyetçi görünüşüne rağmen aslında kendi milletini ve geçmişini küçümseyen, Ermenilerin bir Batılı ülkede asimile olmasından korkan bu anlayış, Türkiye'nin de hataları sonucu, marjinalize olmak yerine popüler oldu.
Provokasyon
Hatırlanacağı gibi 70'li yıllarda ASALA terörüyle gündem yaratmayı başaran bu ekip, sonradan pek bilinen bir yöntemle "siyasi mücadele"ye geçti. Tarih, ondan ders almayanlar için tekerrür eder. Şimdi olayların başına dönelim ve bu `siyasi mücadele'nin 1892'deki görünüşüyle ilgili tarihçi Stephanos Yerasimos'a kulak verelim: "Bütün bu gruplar için (Hınçak-Taşnak) izlenecek ilk örnek, stratejik açıdan olduğu kadar siyasal açıdan da Bulgaristan örneğidir. Eyalet nüfusunun yüzde 45'ini oluşturan Bulgarlar, Avrupa'nın hem manevi hem fiili desteğiyle, çoğunluktaki Türk-Müslüman halkı kırarak, olmazsa kaçırarak bir milli devlet kurmayı başarmışlardı. Ruslar işe karışmasa ve katliam haberlerine kamuoyunun gösterdiği duyarlılık sayesinde Avrupa tarafsızlık yolunu seçmese, böyle bir eylem asla başarıya ulaşamazdı. Öyleyse şimdi de aynı oyunu oynamak gerekirdi. Ermeni ahali, hatta kurulacak devrimci çeteler, Türk ordusu ve çoğunluktaki Müslüman halk karşısında tutunamazdı. Dolayısıyla Ermeni çeteleri, sadece Ermeni katliamına yol açmayı amaçlayan kışkırtma eylemlerine girişecekler, Avrupa kamuoyunu duyarlı hale getirerek, büyük devletleri Ermeni bağımsızlığından yana müdahaleye zorlayacaklardı. Bir Hınçak üyesine göre `çeteler Türkleri ve Kürtleri öldürmek, köylerini ateşe vererek dağlara kaçmak için fırsat kolluyordu. O zaman kızgınlıktan gözü dönen Müslümanlar, ayaklanarak kendini korumaktan aciz Ermenilere saldıracak ve onları öylesine barbarcasına öldüreceklerdi ki, Rusya insanlık ve Hıristiyan uygarlığı adına, Ermenistan'ı işgal etmek üzere müdahale etmek durumunda kalacaktı". Hesabını tek `kamuoyu' denen şeyin, Müslümanların katledilmesi karşısında kılını kıpırdatmayıp da, sadece bu yola zorla sokulan Müslüman-Türk ahalinin Ermenilere karşı girişecekleri zulümden etkilenip duygulanacağı düşüncesi üzerine kuran bu `devrimci strateji', insanlık ve Hıristiyan uygarlığı kavramının o pek kutsal uluslararası denge durumuyla bağımlı olduğunu, bu dengenin ise Bulgaristan olaylarının üstünden 15 yıl geçtikten sonra aynı kalmadığını unutmuştu.'
Biraz uzun ama epey şeyi izah eden bir alıntı. Ermeni örgütlerinin aynı planı 23 yıl sonra, bu kez sıcak savaş koşulları içerisinde, daha uygun bir zaman ve zeminde uygulamaya koydukları bellidir.
|
|
|
|
1915'te İttihat ve Terakki'nin komuta kadrosu Enver, Talat ve Cemal paşalardan oluşuyordu.
|
|
|
|
Şüphesiz yaşanan insan kıyımlarını sadece bu örgütlerin kışkırtmasıyla açıklamak ve sorumluluğu sadece bunlara yüklemek mümkün değildir. 1892-1915 arasında kışkırtma/misilleme politikası içerisinde Osmanlı idaresinin de, bir kısım Türk ve Ermeni ahali ile Kürt aşiretinin de ağır sorumluluğu vardır. Yerasimos şöyle diyor: `Kürtlere gelince, göz diktikleri toprakları ele geçirmek için hazır fırsattı. Müslüman Türk köylüsü içinse Ermeni tefeci demekti; ola ki bir fırsat doğar da borçlarından kurtulurdu.' Ermeniler ise bir taraftan devlete ödedikleri ağır vergilerden, diğer taraftan Kürt aşiretlerine verdikleri haraçlardan kurtulmak istiyordu.
İlk karışıklıklar
1915'teki patlama noktasına doğru giderken Anadolu'daki etnik farklılıklar iyice körüklenmiş, halkın huzursuzluğu artmış, çeşitli yerlerde çıkan isyanlarda ölenlerin sayısı binlerle ifade edilmeye başlanmıştı. O tarihlerde atılmaya başlanan düşmanlık tohumları, çeşitli deyişlerde de ifadesini buluyordu:
`Hiç xiretek nemawa sed car qasem be Quran
Peydabe Ermenistan, name yek le Kurdan'
(Hiç gayret kalmadı, yüz kere Kuran'a ahd olsun,
Hele kurulsun Ermenistan, Kürtler'den tek kişi kalmaz)
(Hacı Kadir Koyi, Kürt şairi)
`Hamamcılar, kuyumcular, terziler
Var mıdır Ermeniler gibi Dürziler?
Atlar leşlerini taşıyarak bezdiler,
Beğlik aldınız mı Ermeniler?
Eşşek oldunuz mu Ermeniler?'
(Sarıkamış Handere köyünden Abbas Gül'ün ağzından derlenmiştir)
|
|
|
|
Hamidiye Alayları II.Abdülhamid emriyle kuruldu ve onun adıyla anıldı
|
|
|
|
Önce Kayseri, Amasya ve Merzifon'da karışıklıklar çıkar. Müslümanlar öldürülür, hemen arkasından misillemeler gelir. Hükümet önce abartılı önlemler alır, 2000'e yakın Ermeni tutuklanır, bunlardan 17'si ölüme mahkum edilir. İngiltere'nin tehditleri karşısında II. Abdülhamid korkar ve mahkumları bağışlar. 1 yıl sonra, 1894'te bu kez Yozgat'ta olaylar patlak verir. Bunu Bitlis ve Diyarbakır'daki köy yakıp yıkmalar izler. Padişah kontrolü tamamen kaybetmiş, inisiyatif çetelerin eline geçmiştir.
Avrupa basını artık her gün Ermeni katliamı haberleri vermekte ve İngiltere, Fransa, Rusya için müdahale çığlıkları atmaktadır. Bununla birlikte bu devletlerin fiili müdahalesi için gereken koşullar henüz oluşmamıştır. Her üç devlet de birbirlerinin etki sahasına diğerlerini sokmamak ve kendileri için net bir coğrafi etki alanı oluşmadıkça statükoyu korumaktan yanadır. Osmanlı'nın fiilen parçalanması ve bölüşülmesi fikirleri de ilk olarak bu yıllarda olgunlaşmaya başlar. İstanbul'da 1895'te çıkan olayları, Trabzon, Sivas, Malatya ve Diyarbakır, Erzurum ve Van'dakiler izler.
Yine aynı yıl Zeytun'da (şimdi Kahramanmaraş'ın ilçesi Süleymanlı) Hınçak Partisi'nin öncülüğünde başlatılan Ermeni ayaklanması tüm yöreye yayıldı, yüzlerce Müslüman öldürüldü. İsyancılar Zeytun kasabasında kuşatıldı. Olayların büyümesi üzerine devreye giren Avrupalı devletler, Osmanlıları kuşatmayı kaldırmak, asiler için genel af çıkarmak ve ayaklanmanın beş önderine yurtdışına göçme izni vermek zorunda bıraktı.
Üç yıl içinde ölü sayısı 40 bin civarına ulaşmıştı. Genel olarak bakıldığında Ermeni ahalinin daha ağır bir telefata uğradığı su götürmez bir gerçektir.
|
|
|
|
Van şehri 1915'in acıların diyarıKaleden göle doğru uzanan büyük alnda bir zamanlar eski şehir vardı
|
|
|
|
Bundan sonraki süreç 1908 yılına kadar süren kısmi bir yumuşama dönemi oldu. 1896'da Galata'daki Osmanlı Bankası baskını, Batı'da Ermeni milliyetçileri için duyulan sempatiye darbe vurdu; zira bu kez direkt olarak sermayeyi hedef almışlardı. Komitacılar 1904 yılında Bitlis-Sason'da yeni bir ayaklanma provası yaptı. 1905 yılında ise bu kez Abdülhamid'i hedef alan Yıldız suikastında kendilerini gösterdiler.
Meşrutiyet ve yeni güç dengeleri
1908 yılında meşrutiyetin ilanına giden süreçte, Ermeni örgütleri Abdülhamit'e karşı İttihat ve Terakki Cemiyeti'yle işbirliğine girmişti. İttihatçılar da İstanbul'daki patrikhane ve onun esas olarak temsil ettiği ruhban/zengin zümreden ve onların ayrıcalıklı ticari ve sosyal statülerinden rahatsızdı. Patrikhane Ermeni cemaatinin ayrıcalıklarını koruyan ve Osmanlı Devleti bünyesinde bir yapıyı savunurken, Taşnak Devrimci Federasyonu (Hai Heghapokhakan Dashnaksutiun) Anadolu kökenli Ermenilerin desteğini almıştı ve bölgesel özerklik, hatta tam bağımsızlık peşindeydi.
1909 yılında patlak veren olaylar Ermeni sorununu iyice büyüttü. 13 Nisan günü Adana'da başlayan olaylar, adeta aynı gün İstanbul'u terörize eden provokasyonların bir uzantısı gibi tezgâhlanmıştı. Ünlü 31 Mart Vakası olarak bilinen gerici ayaklanma, aynı gün Adana'yı da sarsmaya başladı. Müslüman halkın en hassas duygularını yaralayan kışkırtıcı söylenti ve yalanlar çığ gibi yayıldı. Çok az Ermeni ayaklanmaya katılmış olduğu halde, galeyana gelen halk Ermeni mahallelerine saldırdı, taş üstünde taş bırakmadı. Resmi Osmanlı kayıtlarına göre 6 bin Ermeni öldürüldü. Gerçek rakamlar ise bunun en az iki üç katı olduğu şeklindedir. Müslüman ahaliden de 1500 kişi hayatını kaybetti.
Selanik'ten gelen Hareket Ordusu'nun İstanbul'da düzeni tesis etmesinin ardından ortalık biraz yatışır gibi oldu. Hükümet bütün ülkeye uyum ve kardeşlik mesajları vermeye çalışıyordu; hatta Adana olaylarının kurbanlarına maddi yardım yapma kararı bile aldı. Olayları soruşturmak için kurulan komisyonda Ermeni milletvekilleri de yer aldılar. Sıkıyönetim mahkemesi suçlu bulduğu bazı kişileri idam etti. Bunların arasında Türk eşrafın önde gelenleri ve suçu kanıtlanamayan Ermeniler de vardı.
İttihatçılarla Taşnak Komitesi arasındaki işbirliği 1914 yılına kadar sürdü. 1912 Temmuz'unda Bab-ı Ali Baskını'yla iktidarı tümüyle ele geçiren İttihatçılar, esasen doğu illerinde çeşitli idari ve sosyal reformlar yapmak, hatta Ermenilere özerklik tanımaktan yanaydılar. Bu sırada patlayan Balkan Savaşı ve doğudaki geleneksel ağalık ve aşiret sisteminin muhalefeti yüzünden, bu iyileştirmelerin önü kesilmiş oldu. Hatta 1914 Mart'ında Bitlis'te patlak veren Kürt ayaklanmasına karşı harekete geçen hükümet, isyanın bastırılmasına yardımcı olmak için Ermeni ahaliye silah dağıttı.
İttihat ve Terakki'nin 1908'den sonra Ermeni sorununun giderilmesine ilişkin gösterdiği çabaların ne derece samimi olduğu tartışmalıdır. Özellikle doğuda yerleşik Ermeni ahalinin korunması ve kollanmasına yönelik çalışmaların kısmen bir devlet kararlılığıyla, kısmense Batılı ülkelerin baskısı veya onların desteklerini kaybetmemek kaygısıyla yapıldığını kabul edebiliriz.
Bununla birlikte Osmanlı hükümeti için asıl kırılma noktasının Balkan Savaşı bozgunuyla başlayan büyük büzülme olduğu söylenebilir. Aynı dönemde hız kazanan Panislamist ve Panturanist akımlar, İttihat ve Terakki iktidarı içinde giderek bir devlet politikası halini almaktaydı. Reaksiyoner bir milliyetçilik, kaçınılmaz olarak üzerinde yaşanan coğrafyanın yeniden yorumlanmasını, içimizdeki hainlerin ve kökü dışarıdaki unsurların ayıklanmasını gerektiriyordu. Avrupa ve Rusya'daki `pan'ların aksine, bizdeki ideoloji fiiliyatta dışa yayılmacı değil, içeriyi temizlemeci bir yöneliş içindeydi. Enver Paşa'nın Alman manipülasyonuyla geliştirdiği çok zayıf Kafkasya ve İran stratejileri sayılmazsa (ki sayılmaz), `Kızıl Elma' ülküleri esas olarak romantik ve propagandiftir.
Yine de İttihat ve Terakki üst yönetimi içerisinde bu konuda kemikleşmiş bir yapı bulunmuyordu. Hükümetin özellikle Anadolu'da Türk kültürünü, dilini ve milli bir iktisadi yapılanmayı içeren planları, 1914 başlarından önce uygulamaya konmamıştı.
Aynı yıl içinde Avrupa'da başlayan savaş, zaten bütün iğreti dengeleri bozacak ve büyük insanlık trajedilerinin yaşanmasına yol açan olayları tetikleyecekti.
Savaş arifesinde Ermeni çetelerinin epey bir zamandır silah yığınağı yaptıkları, hatta Ermeni ahali arasında da silahlananlar olduğu bir gerçektir. Bu silahlanmanın hem isyana hazırlık gibi ofansif hem de ailelerin kendilerini koruması gibi defansif bir yönü vardı. Osmanlı hükümeti için ilk ciddi alarm işareti, Ermeni komitelerinin 1914 yazında Erzurum'da gerçekleştirdikleri kongre oldu. Ülkenin her tarafından gelen temsilcilerin Taşnak liderliği altında birleşmeleri, genel bir isyanın yakın olduğunu işaret ediyordu.
Bu tarihten sonra özellikle Erzurum ve Köprüköy civarından gelen askeri raporlar, Ruslarla Ermeniler arasındaki organik ilişkileri teyit ediyor, çok sayıda silah ve bombayla birlikte yine çok sayıda Ermeni'nin yanlarında para ve haritalar olduğu halde Muş, Bitlis ve Van civarlarına sokulmaya başladığını bildiriyordu. Diğer istihbarat raporları, Rus ordusu içerisinde Ermeni alaylarının kurulduğunu, bunların özellikle Doğu Anadolu'yu ve araziyi iyi bilen kimselerden teşekkül ettiğini yazmaktaydı.
Kasım başında Rusya'nın savaş ilanıyla işler daha da kötüleşti. Takip eden aylar içerisinde birçok şehirde yerel Türk yetkililere karşı şiddet eylemleri gerçekleştirildi. 1915 yılı Türkler için Sarıkamış felaketiyle açıldı. Bu ağır darbenin ardından efektif olarak da gücünü yitiren 3. Ordu, hâlâ çok uzun bir cephe hattını tutmaya çalışıyordu. Allah'tan Rusların da hemen saldıracak hali kalmamıştı ve iki taraf da bahar operasyonları planları yapmaya koyuldular.
Hükümet 1915 Şubat'ında askeri birimlerin komuta kadrosunda ve karargâh personeli arasında bulunan Ermeni asıllı kişilerin uzaklaştırılmasını da içeren bir karar aldı. Bitlis, Halep, Dörtyol ve Kayseri'deki Ermeni ayaklanmalarına dikkat çeken ve olaylarda Rus ve Fransız etkisi ve yardımı olduğunu belirten 8682 sayılı bu yönetmelik 25 Şubat'ta bütün komutanlıklara şifrelendi.
|
|
Eski şehrin 1915 öncesindeki halinden geriye sadece minare temeli kalmış.
|
|
|
|
|
Kritik an geliyor
Askeri açıdan da kritik bir durum söz konusuydu. 3. Ordu operasyon sahasının kuzey kanadını oluşturan Sivas, Erzincan ve Erzurum; yine güney kanadını oluşturan Van, Bitlis, Diyarbakır Ermeni isyanları için ciddi bir potansiyel barındırıyordu. Bu yollların kapanması halinde geriyle bağlantı kesileceğinden, ordunun toptan imhası kaçınılmaz olurdu. Aynı şekilde o günlerde ancak Niğde-Ulukışla'ya kadar gelen demiryolu hattı, 3. Ordu'nun batıyla tek bağlantısıydı (Karadeniz, Rus filosunun kontrolünde olduğundan Trabzon Limanı'na deniz yoluyla asker ve mühimmat sevketmek çok riskliydi). Bütün yiyecek ve cephane ihtiyacı bu yoldan, daha sonra atlı arabalarla ve yayan şekilde yaklaşık 700-750 kilometre gidilerek karşılanabiliyordu. Konya ve Adana'daki Ermeni faaliyetleri eğer bir isyana dönüşürse, bu demiryolu son durağının güvenliği de tehlikeye düşer ve Kafkasya Ordusu yine mahvolurdu. Aynı tehditler Suriye cephesindeki 4. Ordu ve Mezopotamya'daki 6. Ordu için de geçerliydi.
Anadolu'daki Ermeni isyanları bu savaş atmosferi içinde gelişti. Artık Ermenilerle Türkler arasında çok kötü olaylar çıkacağı belliydi. Birçok Ermeni ve Batılı tarihçi, Ermenilerin özellikle bu dönemde maruz kaldığı eziyet, aşağılama, tecavüz, cinayet gibi kabul edilemez davranışların onları isyan etmeye ve esas olarak kendilerini korumak için silahlanmaya zorladığını söylemektedir. Ermeni ahalinin gerek komitacılar gerekse Rusya başta olmak üzere İngiltere ve Fransa tarafından kışkırtıldığı ne kadar gerçekse, özellikle 1915 yılı Şubat, Mart ve Nisan aylarında bu insanların ciddi bir zulümle karşı karşıya kaldıkları da o kadar gerçektir. Tehcir öncesi ve sırasındaki olayları dile getiren ve Batı'da yayınlanan çeşitli tanıklıklar, çok büyük oranda abartılmış ve duygusal olsa bile, yine de epey çok sayıda tarafsız gözlemcinin yalan söylediği düşünülemez.
Yine de olayların sıralamasına bakıldığında, isyanların önce ortaya çıktığı, tehcir kararının ise bunları takip ettiği görülür. İlk önemli isyan Van'da çıkar ve Ermenilerin şehri ele geçirmesiyle sonuçlanır. 14 Nisan'da başlayan ayaklanma sırasında Van ve çevresinde 10 bin dolayında Türk ve Kürt öldürülür. Binlerce insan güneye doğru kaçar. Rus ordusunun şehre girmesiyle durumlarını sağlamlaştıran Ermeni güçleri, Bayburt, Erzurum, Tortum ve Diyarbakır'da da isyan başlatırlar. Artık ok yaydan çıkmıştır. Türk kuvvetleri bir aralık kısa bir süre için Van'da kontrolü sağlar; bu arada kaçamayan Ermeni sivillerin çoğu öldürülür.
Karşılıklı olarak sivil halka yapılan saldırılar, bölgenin bütününü topyekün bir savaş haline sokar. 1. Dünya Savaşı sırasında, hiçbir kıtada, hiçbir cephe veya cephe gerisinde bu anlamda bir topyekün savaş hali yaşanmamıştır.
24 Nisan'da meşhur tehcir kararı alınır. 16 ila 55 yaş arasındaki bütün Ermeniler Bağdat demiryolu hattından en az 25 kilometre uzağa, şimdiki Suriye topraklarına göç ettirilecektir. Zorunlu göç mayısın sonunda İçişleri Bakanlığı'na bağlı yerel jandarma ve mülki amirlerin kontrolünde başlatılır.
Yayınlanan resmi emirler, Ermenilerin canına ve malına zarar gelmemesi için alınacak detaylı önlem ve uyarılarla doludur. Ama fiiliyatta bunun bir ölüm davetiyesi olduğu bellidir. O tarihlerde bütün Osmanlı ülkesinde 1.5 milyon civarında (daha çok veya az olabilir) Ermeni yaşamaktadır. Yüzbinlerce insanın, uzun göç sırasında yolda başlarına hiçbir şey gelmemesi halinde bile büyük ölçüde hastalık ve açlıktan kırılacakları tabiidir. Bu ölçekte bir insan transferini gerçekleştirebilmek, Osmanlı'nın o günkü lojistik olanaklarının çok ötesinde bir işti. Düşünün ki, İstanbul'dan yola çıkan, trenle Ulukışla'ya kadar gelen ve oradan mecburen yaya şekilde Kafkas cephesine yola çıkarılan askeri takviye kuvvetleri bile, genç ve güçlü erkeklerden oluşmasına rağmen, yetersiz gıda, sağlık önlemleri ve teçhizat yüzünden her 4 askerinden birini kaybediyordu.
Bunun yanı sıra İçişleri Bakanlığı, askeri kuvvetler ve yerel yöneticiler arasında herhangi bir koordinasyon veya işbirliği söz konusu değildi. Bu durum göç ettirilen Ermenilerin, özellikle yerel yöneticilerin insafına kalmasına yol açtı. Ermeni yetişkin erkeklerin büyük çoğunluğu göç hareketleri başlamadan veya başlar başlamaz yolda öldürüldü. Bazı şehirlerde, Ermenilerin ayrılmadan önce gereken ihtiyaçları için alışveriş yapılmasına bile izin verilmedi; paralar üzerlerinde kalsın isteniyordu.
Göç ettirilenlerin güvenliği çok az sayıda jandarmaya bırakılmıştı. İçişleri Bakanlığı'nın gönderdiği memurların bazıları, bizzat gasplara ve cinayetlere katıldı.
Özellikle doğudaki tehcir sırasında, çok sayıda savunmasız Ermeni, Kürt çeteler tarafından soyuldu, öldürüldü. Yine çok sayıda yerel jandarma ve asker kaçağı, Ermenilerin canlarını ve mallarını aldılar. Binlerce Ermeni kadın tecavüze uğradı ve kaçırıldı. Öldürülmeyenlerin büyük bölümü, daha sonra yiyeceksizlik veya hastalıklar yüzünden öldü.
Göç kafileleri önce geçici kamplarda konaklıyorlar, daha sonra uzun bir yolculuktan sonra Der-Zor ve Basra'daki genel kamp alanlarına yollanıyorlardı. Açlık had safhadaydı. Geçilen köy ve kasabalarda da kıtlık yaşandığı, savaş koşulları her şeyi daha da kötüleştirdiği için ekmek bulmak imkânsızlaşmıştı. Çoğu kamp yerinde çadır diye bir şey söz konusu değildi. İnsanlar çullara ve birbirlerine sarınarak açık havada geceliyorlardı.
Tehcire çıkarılan Ermenilerin sayısı 1 milyon civarındaydı. Bir yıl süren tehcir sırasında ölen veya öldürülen Ermenilerin, abartılı veya azaltıcı rakamları bir kenara bırakırsak, yarım milyon civarında olduğunu söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle ortalama her iki Ermeni'den biri hayatını kaybetmiştir.
Osmanlı hükümeti mütareke döneminde, Ermeni kıyımında fiili ve idari sorumluluğu görülen 1397 devlet memuru hakkında kovuşturma başlattı. Bunlardan çoğu ağır hapis cezalarına çarptırıldı; 40 kişi idam edildi.
Daha sonra İngilizlere teslim edilerek Malta'ya sürülen ve savaş suçlusu görülen birçok Osmanlı devlet adamı, üst düzey subay, gazeteci ve entelektüel, haklarında somut bir delil elde edilemediği için serbest bırakıldı.
Sistemli imha hareketi mi?
Olayların geçmişine baktığımızda ve yaşanan sıcak savaş koşullarını dikkate aldığımızda, tehcir kararının askeri açıdan yanlış olduğunu söylemek zordur. Arkası isyanlarla kapanmış orduların savaşmaya devam etmeleri mümkün değildir. Yine, nüfusunun neredeyse bütün yetişkin erkekleri, hatta gençleri cephelere sürülmüş bir milletin, yerini yurdunu koruyamayacak bir duruma düşmüş olması da ayrı bir gerçektir. 1912-22 arasındaki on yıllık savaş döneminde ölen, öldürülen, yerinden yurdundan edilen Müslümanların sayısı 4 milyon civarındadır. Hem büyük bir coğrafya hem de büyük bir nüfus kaybedilmiştir. Sivil kayıplar bakımından 1. Dünya Savaşı en büyük darbeyi bu topraklardaki insanlara vurmuştur. Türkiye'de `Ermeni mezalimi' diye ifade edilen ve esas olarak savaşın son yılında, Rusların artçısı olarak geri çekilen Ermeni çetelerinin yaptığı katliamlar, trajediyi daha da ağırlaştırmıştır.
Bütün bunlar tabii ki 1915 yılındaki Ermeni kırımlarını haklı çıkarmaz veya bu konuda kelle hesabıyla muhasebecilik yapmayı gerektirmez.
İnsani açıdan tehcir kararına ve bunun uygulanışına doğru demek pek mümkün değildir. Siyasi açıdan tartışma konusu yapılabilecek en önemli nokta, birinci dereceden askeri ve stratejik öneme haiz olmayan yerleşim merkezlerinde tehcir kararının uygulanmasının gerekli olup olmadığıdır. İç ve Batı Anadolu'da oturan birçok Ermeni, isyan bölgelerine epey bir mesafede ve isyancıların etkisinin daha az olduğu bir coğrafyada bulunmalarına rağmen, ne olur ne olmaz denerek göç ettirilmişlerdir.
Yine de Batı Anadolu, Ege ve Marmara'da tehcir hareketleri yok denecek kadar azdır. Hatta İzmir ve Kütahya'da neredeyse hiç uygulanmamıştır.
Osmanlı hükümetinin sistematik bir etnik kıyım, yani soykırım uyguladığını teknik olarak söyleyemeyiz. Hem eldeki imkânlar hem de stratejik yoksunluk, zaten her türlü sistematik ve planlı faaliyete izin vermiyordu. Tam tersine İttihat ve Terakki, Ermeni sorunu üzerine tutarlı bir politika geliştiremediği ve olayların bütün kontrolünü yitirdiği için, tehcire de sadece bir "askeri operasyon" mantığıyla yaklaşabilmiştir.
Büyük kayıplar
Bu yaklaşım tarzını benimsediğinizde, insani ve vicdani sorumluluklarınız kaybolmasa bile azalır; Enver, Talat ve Cemal paşalar da bu noktaya sığınmışlar, sığınacak hiçbir şeyi kalmayan insanların çığlıklarına da kulaklarını tıkamışlardı.
Buna rağmen ülkenin birçok yerinde tehcir uygulaması sırasında insanlığını kaybetmeyen hükümet görevlileri ve Türk ahali de vardı. Çok sayıda Ermeni, özellikle çocuklar ve kadınlar Türkler, Kürtler ve Çerkezler tarafından korundu, saklandı, kaçırıldı.
Türkiye 1. Dünya Savaşı sonunda hem savaşı hem de insanlarını kaybetmişti. Bu insanlar arasında Ermenileri de saymak gerekir. Onlar da bu toprakların insanıydı, bizim insanlarımızdı. Onların gidişiyle bir kültür de büyük ölçüde bu topraklardan çekilip gitti. Onların gidişi bizi zenginleştirmedi, tersine fakirleştirdi. Birçok sanatkâr, zanaatkâr, usta insan, gelenekleri ve bilgileriyle beraber kayboldu.
Biz ise kalan izleri korumak yerine, onları silmeyi tercih ettik. Allah için diaspora içinde de bizi silmeye çalışan epey Ermeni vardı. Karşılıklı birbirimizi silip durduk.
Beraber ve mutlu yaşadığımız zamanları da hafızalarımızdan kazımaya çalıştık. Kandillerde lokma, Paskalya'da çörek ikram ettiğimizi unutmak istedik.
Van'da su şebekesinin başına 24 saat nöbetçi koyan Ermenilerin `aşağıda insanlar bu suyla abdest alıyorlar, kirli bir şey atılmamalı' diye düşündüklerini unutmak istedik.
Bu toprakların binlerce yıllık bir mozaik olduğunu görmezden gelerek, bize bizden başka dost yok diyerek biz bize kaldık. Etrafımızda bir `öteki' olmayınca, günlük hayatımızda daha `farklı' gelenek ve göreneklerle karşılaşmayınca, kendimize ait olan değerleri de yitireceğimizi anlamadık. Ermeni kiliselerindeki aziz resimlerinin gözlerini oymaya başlayınca; kendi atalarımızın tarihi mezar taşlarını çalıp Batılılara satma noktasına gelebileceğimizi görmedik. Van'da eski Ermeni mezarlıklarında dozerle hafriyat yapıp define arayınca kendimizi İstanbul'daki milli saraylarımızın bahçesine beş yıldızlı otel kondurmuş halde bulduk.
Farklılıkları zenginlik değil muhtemel bir tehdit olarak gördüğümüz için, giderek kendi özgünlüklerimizi de kanıksadık. Birbirimize baka baka karardık.
"Ermeni tohumu!"
Ucuz karalamalarla birbirimizi yıpratmaya, daha doğrusu Batı'daki abileri ve Avrupa kamuoyunu esas alan propagandalara yöneldik. 1915'te neler yaşandı, nasıl yaşandı, sonrasında neler oldu gibi konulara ciddi ve bilimsel şekilde eğilmedik. Van'ın 50 kilometre dışındaki Amik köyünün girişinde bir genç bize neden geldiğimizi sordu. Bu köy sakinlerinin özellikle 1915 yılında Ermeni çeteciler tarafından öldürüldüğü bilgisiyle geldiğimizi söyledik. `Şimdi mi' diye sordu, `Fransa'nın aldığı karardan sonra mı aklınız başınıza geldi?' Biraz şaşırmakla birlikte bozuntuya vermedim, `Evet' dedim, `Türk'ün aklı sonradan gelir'. Bu kez o şaşırdı, `Ama bu lafı eskiden Ermeniler söylermiş'. `Olabilir' dedim, `ama doğruya benziyor'.
Bu konudaki diğer bir tabu da, hayatta kalmayı başaran Ermenilerle ilgilidir. Bunlardan büyük kısmının isim ve din değiştirerek Türk toplumu içine karıştığı bellidir. `Dönme' tabir edilen bu kişiler kendi geçmişlerini ve köklerini unutmasalar bile, onların çocukları ve torunlarının epey bir kısmı bu durumdan bihaber yaşamış ve yaşamaktadır. Özellikle kaçırılan, alıkonan veya evlat edinilen Ermeni kız çocuklarının daha sonra Türk veya Kürtlerle evlendirilmesi sonucu oluşan bu durum, sanıldığından daha da yaygındır.
Acıları paylaşmak
Hayatta kalan dönme Ermeni erkekler, belli bir yaşa gelince iş güç gailesiyle yer değiştirmiş olabilirler; ama kadınlar genellikle ilk bulundukları yerde kalmışlardır ve dolayısıyla izlerini bulmak daha kolaydır. Halk arasında pek de hoş biçimde kullanılmayan `Ermeni tohumu' lafının, bu insanların çocukları için sarfedildiği aşikârdır. Ermenilere karşı duyulan tepki, ailesinde dönme Ermeni bulunduğunu bilen kişilerin bunu kesin olarak saklamasına hatta kimi zaman unutmasına yol açmıştır. Yazılıp çizilmese de bugün Türkiye'de önemli görevlere gelmiş, ünlü olmuş birçok Türk'ün ailesinde `Ermeni tohumu' vardır. Bunun bir zenginlik değil de bir utanç kaynağı olarak addedilmesi, aile içinde farklı düşünülse bile en azından sosyal yaptırımlara uğranacağı korkusuyla gizlenmesini getirmiştir.
Halen hayatta olmasa da; Türk adı taşıyan, arada bir `Ermeni damarı' tutan, kesinlikle geçmişten söz açmayan ama yüzünde geçmiş bütün acıları taşıyan, kritik konularda fikri sorulan, kimi zaman bizzat yaşadığı tecrübelerden damıttığı özlü sözler sarfeden evin yaşlı ninesi, birçok Türk ailesi için imajdan fazla bir şeydir.
Çok sayıda, on binlerce dönme Ermeni'nin içimize karışmış olması, kimilerine dehşet verici gelebilir. Türkiye'de Ermeniler konusunun tabu olması, 1915'te ölenler kadar, ölmeyip her şeyiyle bir Türk gibi yaşamış olanlara da bağlıdır diyebiliriz.
Su çatlağını bulunca
1915 öncesine kadar Ermenilerle yan yana, barış ve karşılıklı itina içerisinde 1000 yıla yakın yaşadık. Birçok şeyi paylaştık. Bu azımsanacak bir şey değildir. Şimdi eski acıları da paylaşabiliriz. Araya kimseleri katmadan, kimseyi araya karıştırmadan. Bugün diaspora Ermenileri arasında vatan hasreti çeken, buranın insanlarıyla kucaklaşmak isteyen kişiler yok diyebilir miyiz? Üç kuşaktır Batılı ülkelerde yaşayan ve yüzde 90'ının dedesi, ninesi burada doğmuş olan diaspora Ermenileri, acaba toprak ve tazminat peşinde mi dersiniz?
Agos gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink anlatıyor. `Bundan 20 yıl kadar önce, tehciri yaşamış ve daha sonra Fransa'ya yerleşmiş Sivaslı bir Ermeni hanım, doğup büyüdüğü yerleri görmeye geldiğinde kalbi dayanmamış ve ölmüş. Sivas'ın köyündekiler kadına sahip çıkmışlar ve oraya giden kızına da annesini köy mezarlığına gömmek istediklerini söylemişler. Ölen hanımın kızı önce tereddüde kapılmış ama köyün yaşlılarından biri şöyle deyince, annesinin orada gömülmesini kabul etmiş: "Annen burada kalsın kızım, su çatlağını buldu."
1915'teki çatlağı bugün yaşarken de sulayabiliriz.
|
...
|