Sarıkeçililerin arasında bir hafta sonu geçirdim. Son yürüyüşçülerimizi görmek istedim. Onların, develerini ve keçilerini vahşi çığlıklarla çağırmasına, sürülerini derlemesine tanık oldum. Bu yıl ikincisini düzenledikleri Sarıkeçililer Festivali'nde küçük de bir konuşma yaptım. Aydıncık sahilinde kurdukları kıl çadırlara gelen misafirlerini ağırlıyorlardı. Ama küçük ağaçlara, çadır direklerine astıkları kartonların üzerinde yakınmaları vardı. İsimlerini belki yürüdükleri için almışlardı; Yörük'tüler, yürüyen son Yörük, ama artık yürümeleri istenmiyordu. Karaman Tarım Müdürü, imzalı mühürlü bir yazı göndermiş ki hangi çadırın hangi adresine orasını bilmiyorum, bu yazıda Karaman'a gelmeyin deniyordu.
Aşağılanan keçi
Ben konuşmamda dedim ki, ''size yürüyün ya da yürümeyin kimse diyemez. İstanbul'dan gelen ben de diyemem. Ama eğer yürürseniz, sevinirim. Çünkü sizin yürümenizi istemeyen güç, dünyanın doğasını yok eden güçtür. Siz eğer yürüyemezseniz, dünya bir umudunu daha yitirecektir. Hatta Türkiye için bu yitim daha büyük olacaktır.''Sonra obalarda Sarıkeçililerle konuştum. Keçilerinin ve kendilerinin aşağılandığından söz ediyorlardı. Yine de, Türk bayraklı bir başörtü takan Yörük derneğinin başkanı Pervin Çoban Savran başta olmak üzere, hepsi de barışçı insanlardı. Öfkeleri yoktu. Ülke, bayrak sözcüklerinin yanına, özgürlük sözcüğünü de koyuyorlardı o kadar. Özgürce yaşamak istiyoruz! Bütün istedikleri buydu. Yerleşik olmaya gönülsüz de olsa razıydılar ama kendi istekleriyle ve arzuladıkları şekilde olursa. Develerinden ve keçilerinden kopmadan bunu başarmak istiyorlardı. Doğası yok edilen dünyanın ve Türkiye'nin dağlarında bir mucizeydiler aslında. Ama bu mucizeyi yazık ki anlamayan idareciler var. Bu mucizeyi korumak, onları yaşatmak boynumuzun borcu olmalı, böyle hissetmeli. Sonra da Türkiye'nin gençlerini, doğasını unutmuşları, dünyayı, onların bu yürüyüşünü, henüz iki yıldır yaptıklarını şenliklerini görmeye çağırmalı. Daha geçen ay, Tar Çölü'ndeki festivale, oradaki halkın geleneksel yaşantısını görmek için gitmiştim. Benim gibi binlerce yabancı gezgin, ABD'den, dünyanın başka yerlerinden Hindistan'ın bu uzak köşesine gelmişti.
Uygarlığa davet
Yitirdikleri bir duyguyu, özgürlük duygusunu, doğayla bir arada yaşama duygusunu doğrudan hissetmek için gelmişlerdi. Bizim aşağıladığımız develere binmeye çalışıyorlardı.Biz ise kendi özümüzü, ortak bilinçaltımızı, kendi masalımızın canlılarını öldürüyoruz. Onlar yürümeseydi biz olmazdık. Doğanın son yürüyüşçüleri de yok olduğunda biz olacak mıyız sanki? Bu sorunun cevabını Pervin Çoban Savran vermişti, bu sütunların kenarında bulacaksınız. Bir de Yörükler yok edilmek istenen keçilerini nasıl anlatıyor onu okuyalım yandaki sütunlarda ve Sarıkeçilileri, yok edici uygarlığımıza ondan sonra davet edelim. Sarıkeçililerin bu ayın son haftasında başlayacakları yürüyüş durdurulacak mı durdurulmayacak mı? Bu sorunun yanıtı, Türkiye'nin kendi öz kültürüne ve doğasına sahip çıkıp çıkmayacağının da yanıtı olacaktır.
Keçiye methiye
Keçi biterse, Yörük kadınının, çula, kilime, heybeye, golana nakşettiği desenleri, aktardığı hayalleri de yok olur. Yörük kadını, sevincini, üzüntüsünü, hayallerini anlatamaz. El sanatlarımız kaybolur.Keçi biterse, sırrına erilmemiş hastalıklar ortaya çıkar. İnsanlar farkında olmasalar da, Keçinin yediği otlardan şifa bulurlar. İnsanların, kimyaotundan hastalıkları gider. Adem, ya da, oğulotundan ömrü uzar; kekik otlarından, gribe, soğuk algınlığına karşı dirençli olur; yediği çalı yapraklarıyla daha sağlam olur. Eğer keçi biterse hastalık türleri daha da çoğalır. Yaylalarda ve ormanlarda yaşayanlar, mantarların ve otların zehirlisini, zehirsizini, şifalısını, keçinin yediği otlara bakarak belirler ve pişirip yerler. Keçi yok olursa zehirlenmeler artar, şifalı otlardan faydalanma azalır. Astımdan, alerjiden, öksürükten, egzamadan, kansere kadar pek çok hastalığın tedavisi zorlaşır. Keçi biterse, damak tadı kaybolur. Keçi sütünün ve keçi sütünden yapılan dondurmanın, çökeleğin, peynirin, keçi etinin kaybolması, damak tadının kaybolması demektir. Yurt dışından ithal edilirse, hem dışa bağımlı oluruz, hem de insanın beslenmesiyle yaşadığı yer farklı olduğundan, geleneksel tat alınmaz, hem insanın kimyası bozulur, hem de ülkemiz döviz kaybeder. Ağaç ve meyve yetiştirenler, ağaçların yaprakları daha gür, gövdeleri daha büyük olsun, daha çok meyve versin diye keçi sarması dökerler. Bu sarma, suni gübre gibi tarlaya zarar vermez. Hatta, bazı köylüler, sarmasından yararlanmak için, keçiyi kendi tarlasında, bahçesinde yatırması için çobana para verir. Bütün bunları bilmeyen Orman Bakanlığı'nın, kuru bakliyatın, sebzenin, meyvenin yetişmesine de zararı olur. Keçiyle birlikte gübresi de ortadan kalkar. Sadece meyve bahçeleri değil, dağdaki ormanların ağaçları da gübrelenemediğinden hızlı büyüyemez, bitki örtüsü etkilenir.
Pervin Çoban Sarvan'nın açılış konuşmasından
Türkiye'de 2 milyon kişi olduğumuzu söyleyen var. 3 milyon kişi olduğumuzu söyleyen var. Ama biz şu anda burada gördüğünüz kadar kişiyiz... Şurada gördüğünüz insanların sayısı, Devletimizin golf sahası açma izni verdiği kişilerden fazla. Bütün ormanlarımızı yok etsinler diye maden arama izni verilenlerden de fazlayız. Onların parası da bizden fazla diyebilirsiniz. Evet, biz gücü parayla ölçülebilen bir çıkar grubu değiliz. Tarih, parasıyla, yetkileriyle büyük güçlere sahip çok kişiler gördü. Çoğunu unuttu. Ama biz bu ülkeyi Türkiye yapanlar, dilimizle kültürümüzle, töremizle, inançlarımızla ve yanımızda taşıdığımız; atlarımız, develerimiz ve davarlarımızla hep buralardaydık. Yine buralardayız...Bu sahiller, yaylalar bizim yurdumuz, evimiz, barınağımız. Bu topraklara Türkün ayağı değdiği günden beri buralarda yaşıyoruz. Bu topraklar üzerine kurulmuş bütün beylikleri, devletleri bizler doyurup donattık. Bu topraklar üstünde en son kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ni kanlarıyla yoğuranların arasında bizler de vardık. Bizler, ne dünyanın, doğanın ve tarihin akışına karşı durmak istiyoruz; ne de kültürel, folklorik değer ve birikimlerimizden vazgeçmek istiyoruz... Uyum sağlamak Çocuklarımızın, eğitimi, gençlerimizin iş sahibi olmaları sağlanmadan, bizlere gösterilecek tarlalarda, toprak tarımı öğrenip, uyum sağlayacağımız zamana kadar yerleşik hayata geçmeyi istemiyoruz. Bize esir muamelesi yapılıp, toplama kampı benzeri yerlerde ikamete zorlayacaklarsa, bunun benzerini daha önce yaşadık ve tecrübeliyiz. İlk fırsatta yeniden davarcılığa ve göçebeliğe dönmemiz kaçınılmaz olacaktır. Ülkemizi yönetenler, parası ve hatırlı makamlarda dayısı olana tanıdığı vatandaşlık haklarının birazını da bize tanıyıp, gönüllülük esasına göre yerleşmemize yardımcı olmanın yollarını aramalıdır. ...Kendimizi bir saldırı altında hissediyoruz. Savunma ihtiyacımızın isyana dönüşmesini biz de istemiyoruz. Biz bu ülkenin bu devletin asli kurucu unsurlarıyız. Devletle karşı karşıya gelmeyeceğiz. Ama devletimizi yönetenlerin, bizim insan olduğumuzu hatırlamalarını istiyoruz. Anadolu'yu Türk yapan Yörüklerin, aktif göçebe hayatı sürmekte olan son temsilcileri olarak, tarihin yüzünde, gülümseyişimiz bir yontu gibi bezenmiş olarak kalsın istiyoruz. Özcan Yüksek / Referans Gazetesi, 19.04.2008 |














