ATLAS LOGO
Kasım 2008
DOĞA
MACERA
ARKEOLOJİ
DÜNYA
KÜLTÜR
GEZİ
ATLAS'TAN
ATLAS'ÇILAR
 
FORUMLAR
* 15. YIL
* Sıfır Yok Oluş
* Ziyaretçi Defteri
* Küresel Isınma
* Ormansızlaşma!
* İnsan Gücüyle
* Sarıkeçililer Yürümeli
HAKAN öGE

Giriş yap
Kullanıcı adınız:
Şifreniz:
Üye olmak için tıklayınız

Kultur 
Avrupalı Olmak

Kendine şu soruyu sormayan Batılı aydın yok gibidir: "Biz kimiz ve neyiz?" 21. yüzyılın Fransızları, Almanları, İngilizleri, İtalyanları velhasıl bütün Avrupa halkları, geçmişte olduğu gibi bugün de, bu soruya verilecek cevabın türdeşliğiyle karakterize edilir. Cevap ayrıntılarda farklılaşabilir, ama genel olarak ortaktır: Avrupalı, beyaz, Hıristiyan.

Yazı: Kemal Tayfur

Yerleşik, kentli, incelmiş. Dahası var. Dünyanın beyni; felsefenin, bilimin, tarihin, öğrenmenin, sanatın ve uygarlığın tüm inceliklerinin ondan geldiği büyük akıl. Evrensel olanın tek kaynağı. Devam edelim: Duygulu ve sevecen. Özgür, bağımsız, uçarı ve maceracı. Ayırt edici olan, kendini diğerlerinden ayırt eden. Dünyayı yönetmeye yazgılı. Sorumluluk üstlenen, misyoner; sevgisi ve sorumluluğu gereği saldıran ve koruyan. Özgürlük, demokrasi ve zenginlik götüren. Barışçıl ama en kötüyle yüzleşmekten korkmayan en iyi, tetikte bekleyen ruh. Doğayla savaşımın öncüsü, doğanın dönüştürülmesinin en yüksek seviyesi. Gereksinimlerin, çalışmanın, verimin, sermayenin, gücün, tutkunun, ihtirasın doruğu. Tatminkâr ve hoşnutsuz, hümanist ve erdemli, gururlu ve onurlu. Arzu ve iradenin yönlendirdiği, ırkın, dilin, dinin, geleneğin belirlediği modern insan... Homo Europus.
Her şeyin ya da hemen hemen her şeyin, ama daima en iyi olanın ondan geldiği biricik beşer.
Avrupa'ya tinsel bir taç giydiren Hegel de odur, Avrupa'nın, özellikle de Hıristiyan Avrupa'nın can düşmanı Nietzche de. Diri diri yakılan Bruno'dur, bilimin zirvesi Einstein ya da. Da Vinci'dir, Tolstoy'dur, Adam Smith'tir ve Marx'tır. Keşfedilen Amerika'da Tanrı'nın gazabı gibi ölüm kusan Cortes'tir, Pizarro'dur ve Afrika'nın iyilik meleği Rahibe Terasa'dır. O, Büyük Engizitör'dür, hümanist Erasmus'tur aynı zamanda. ?arlman'dır, Aslan Yürekli Richard'dır, Napolyon'dur, Bismarc'tır ve evet Hitler'dir.
Belirli bir mekânın ürünüdür. Asya'dan "çılgın bir atılışla" batıya fırlamış bir yarımadanın. "Kendini öncü, coğrafyanın ve tarihin ileri noktası" olarak kabul eden ve ettiren Avrupa'nın.
Peki nedir bu Avrupa? Dünyanın yerleşime uygun diğer topraklarına nazaran küçük bir parça, ancak ayrıcalıklı bir yer. Toplam kara alanlarının sadece yüzde 7.65'i. Dünya nüfusunun yüzde 14'ünü (AB üyesi 25 ülkenin toplam nüfusu ise dünya nüfusunun yüzde 7'si) barındıran bir "ortak ev". Avrupalı insan denilen şaheserin ana rahmi. İnsanlığın ve gezegenin merkezi. Dünyayı kendine çeken, baştan çıkaran, birörnekleştiren; yayılan, yönlendiren canlı bir karakter. Dünyanın yedi deniziyle çevrili bir burun; eski kıta Asya'nın burnu (Avrupalı "başı" demeyi tercih eder); bir çıkıntı, bir ek. Daima bir hedef, fiziki ve tinsel coğrafya olarak ereksel son nokta. Engin bir okyanusa ve yeni kıtalara açılan bir kapı. "Keşifler, icatlar, serüvenler, arayışlar ve sömürgeler için bir hareket noktası." Aralarındaki düşmanlıklar tarih kadar eski olsa da, içsel bir akrabalığı paylaşan halkların mekânı. Temelinden çatısına inşa edilen bir yapı; tasarlanıp kurgulanan, yapılıp bozulan, sonra yeniden kurulan zihinsel bir imge. Bir icat. İcat edilen bir kıta...

Batı'nın Doğulu Adı

Ansiklopedileri açın: Avrupa maddesinin şu sözlerle açıldığını göreceksiniz: "Bütün kıtalar arasında, üzerinde yaşayanlarca algılanmış ve adlandırılmış tek kıta." Başka kıtalarda yaşayanların algılama ve adlandırma yeteneğinden yoksun oldukları yönündeki kaba ima bir yana, bu sözler doğru da değil.
Avrupa'ya adını söylendiği gibi Yunanlılar vermedi. Onun adı Doğu'dan, Suriye kıyalarından geldi; bir Sami dili olan Fenikeceden. Batı dünyasının alfabeyi ve daha pek çok şeyi borçlu olduğu Fenikeliler tarafından bilinçli olarak adlandırıldı. Denizcilikte çok ilerlemiş bu tüccar halkın –Atlas Okyanusu'na açıldıkları bile biliniyor– Avrupa kıyılarına ve hatta içlerine kadar nüfuz ettiklerini gösteren sayısız belge var. Doğu Akdeniz'in güneşli kıyılarından kalkıp güneşin kendisini pek az gösterdiği Avrupa'nın puslu coğrafyasında dolaşan Fenikeliler, iklime dayanan bu keskin farklılığı "aereb" kelimesiyle ifade ettiler. Kelime hem coğrafi bir yön olarak "gün batışı", hem de "karanlıklar ülkesi" anlamına geliyordu. Asya da "assu"dan (gün doğuşu) geliyordu. Böylece Fenikelilerin verdiği "aereb" adı, söyleyiş değişikliklerine uğrayarak çeşitli aşamalardan geçti. Yunanlıların kullandığı "Europa" adının kaynağı ve aynı anlama geliyordu. Mitolojideki Europa ise Fenike etkisinin Yunan zihnindeki yansımasıydı. Nitekim, yakın zamanlara kadar Europa adı, Araplar ve hatta bizzat Avrupalılar tarafından Fenikecedeki anlamıyla "Karanlıklar Ülkesi" ya da "Gece Ülkeleri" diye kullanıldı. Ta ki, Avrupa'nın kendini Doğu'nun karşıtı diye tanımladığı, uygarlığını saf bir uygarlık olarak inşa etmeye başladığı ana kadar.

Avrupa'nın kıta olarak kabul edilmesine ne demeli? Kıta olmak bir seviye değilse eğer, tarihçi Fernand Braudel'i izleyerek, "göze batacak kadar aşikâr olan gerçeği" söyleyelim: "Avrupa, Asya'nın bir yarımadasıdır." Onun kıtalığı coğrafi bir veri değildir. Tarihin bir ürünüdür. Her alanda üstünlük peşinde koşan Avrupalının bir projesidir, anlamlandırılmış bir bütünlüktür. Bu bütünlüğün içinde yer alanlar, Avrupa projesine ruhen ve bedenen katılanlar Avrupalı sayıldılar ve sayılacaklar. Kültürel, tarihsel, dinsel nedenlerle bu projenin dışında kalanlar Avrupalı sayılmadılar ve sayılmayacaklar: Avrupa'nın yarısına yüzyıllarca hükmeden Osmanlı, Avrupalı değildi mesela; Osmanlı egemenliğindeki Yunanistan da. Vaktaki, Yunanistan bağımsızlığını ilan edinceye kadar. Tatar hanlarının Rusya'sı kesinlikle Avrupalı sayılmadı. İroniye bakın ki, ömrünü Avrupalılaşmaya adamış Büyük Petro'nun Rusya'sı da aynı muameleye tabi tutuldu. Avrupa'nın coğrafi sınırları içinde gösterilmesine rağmen, Putin'in Rusya'sı için de durum değişmedi. ?imdilerde Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınmasına karşı çıkanlar tarihi, kültürel ve siyasal gerekçeleri sıraladıktan sonra haritayı da gösterirler: "Avrupa boğazlarda biter, Türkiye Asyalıdır."

Avrupalı olmak kolay değil demek ki. Her isteyene bu paye verilmez, verilemez. Dışarıda kalanın, coğrafi ya da kültürel bakımdan yabancı olanın Avrupa'nın evcilliği içinde yeri yoktur. Hatta denilebilir ki, dışarıda kalan bütün dünya, Avrupa'nın karşıtıdır. Bundan 80 yıl önce, Fransız şair ve düşünürü Paul Valery, terazinin bir kefesine Avrupa'yı, bir kefesine de dünyayı koyuyor ve gösteriyordu: "Bakın. Daha az ağırlık olan kefe sarkıyor." Bu bir mucize miydi, yoksa diyalektik şaka mı? Hayır, gerçeğin ta kendisiydi. Valery, bunları söylediğinde Avrupa, dünyanın yüzde 85'ine hükmediyordu. Unutmayalım, kefe bugün de sarkmaya devam ediyor.
Bu güç yoğunlaşmasının, Avrupa'nın lehine böylesine çarpıcı denge bozukluğunun bir sebebi olmalıydı. Valery ne ilkti, ne de son; Avrupa'nın bütün büyük beyinleri bunu aradı. Kimi tarihten, kimi kültürden, kimi dinden, kimi de coğrafyadan kaynaklanan gerekçeler buldu. Kimi iktisadi yapıların Avrupa'ya özgü gelişiminden, kimi zihniyet kalıplarından, aklın serüveninden fışkıran özel niteliklere işaret etti. Voltaire'den Montesquieu'ye, Hegel'den Husserl'e, bu konuda kafa yormuş kim varsa, ortak bir paydada birleşti: Avrupalı insan. Mucize, onun niteliğindeydi...
Bu niteliği belirleyen temel koşullar da belliydi. Tarih, din, uygarlık: Roma İmparatorluğu'na dayanan eşsiz bir geçmiş, kökeni Doğu'ya dayansa da mükemmel bir şekilde Batılılaştırılmış Hıristiyanlık, Eski Yunan'dan kaynaklanan saf bir uygarlık. Avrupalıyı yapan hamur, bu üçünün çok özel bir şekilde yoğrulmasıydı. Valery çok açık konuşuyordu: "Başarıyla Romalılaştırılmış, Hıristiyanlaştırılmış her ırk ve toprak, Yunanlıların disiplininin egemenliğine girmiş her tin tamamen Avrupalıdır." Bunlardan birini atlayanın şansı yoktur. Bu, aynı zamanda Avrupa'nın da seçeneksizliğidir. Fernand Braudel'in dediği gibi: "Avrupa kendini meydana getirmiş olan, bugün onu hâlâ derinlemesine işleyen şu eski güçlere dayanmazsa, bütün canlı hümanizmalarını ihmal ederse olmayacaktır..." Kuşkusuz Braudel, Valery gibi Avrupa'yı, sadece bu üç öğenin bir sentezi olarak görmüyordu. Bu temeller üzerinde yükselen özgürlük, demokrasi, ilerleme gibi ideallerin; bir "canavarı andıran" davranış özelliklerine rağmen sömürgecilik, endüstrileşme, kapitalizm gibi modern yükselişlerin bütünü olarak yüceltiyordu. Doğrusu da buydu ama sonuçta her yol Roma'ya çıkıyordu.

Roma Tacı

Roma, birliğini arayan Avrupa'nın kendine aldığı örnekti. Kökenleri üzerine kafa yormaktan ısrarla kaçınmasının ve tarihini Roma ile başlatmasının nedeni buydu. Peki ne gördü Roma'da ve ondan ne aldı? "Sarışın barbarlar" olarak kuzeyin ormanlarından gelip sınırları aştığı zamanlara bakarsak, hemen hemen hiçbir şey. Ne birlik, ne hukuk, ne yönetim, ne de yaşam tarzına ait özellikler. Karşılaştıkları Roma, bölünmüş imparatorluğun batıdaki küçük parçasıydı; Doğu'yla bağları koptuğu için ömrünü tamamlamış, güç ve debdebe bakımından soluğu tükenmişti. Evrensel hukukunun hükmü başkentinde bile işlemiyordu. Bugünkü Avrupalıların ataları, kendi dillerini ve dinlerini getirmişlerdi; Roma Hukuku'nu değil, Germenlerin "barbar yasalarını" uyguluyorlardı. Romalıların deyişiyle imparatorluğun kentli, incelmiş yaşamına uyum sağlayamayacak kadar "kaba ve yontulmamış geleneklere" sahiplerdi.

Roma yüz yıl içinde silinip gitti; ne imparator kaldı ne de imparatora bağlı yurttaş. Bütün Batı, bir "barbar krallıklar" mozaiğine dönüştü. Roma uygarlığının temeli olan kentler, Doğu'yla Batı'nın kucaklaştığı limanlar Avrupa'nın manzarasından çekildi. Hayat kırsal bir kalıba döküldü; İslam'ın yayılmasına bağlı olarak hızla Akdeniz'den koptu ve kuzeyin karanlık, puslu atmosferine çekildi. Süreç Batı'yı Roma'nın yoluna sokmadı, tarihçilerin "karanlık zamanlar" dediği Ortaçağ'a sürükledi. Gerçek Roma unutuldu, kayboldu; onun yerine hayaleti yüzyıllarca dolaştı durdu. Germen İmparatorluğu'nun "Kutsal Roma İmparatorluğu" adını taşımasına aldanmamalı. Voltaire'in sözleriyle o, "ne kutsal, ne Romalı, ne de imparatorluk"tu. Ortaçağ'ın ortasında Petrarca "Tarihte Roma'yı övmeyen ne var ki" diye soruyordu hüzünle. 1789 Fransız Devrimi'nin önderlerinden Saint-Just ise "Dünya Romalılardan sonra bomboş!" diye yakınıyordu.
Roma böylesine unutulmuşken, 17. yüzyıldan itibaren Avrupa muhayyilesine tumturaklı bir giriş yaptı. Eskiden sadece soy kütüğü denemesi olarak efsanelere sızan; kâh yüceltilen, kâh "Hıristiyanların aslanlara atıldığı lanetli şehir" olarak mahkûm edilen Roma, Avrupa tarihinin bir parçası olarak ele alınmaya başlandı. Roma hakkında muhteşem bir külliyat oluştu; Roma, kitaplarda yeniden kuruldu; Batılılaştırılarak Avrupa kimliğine hediye edildi. Gibbon'dan Pirenne'ye, Michelet'den Braudel'e Batı'nın en büyük tarihçileri Romalı Avrupa'ya selam durdular.
Gerçek şu ki, Avrupalılar Roma'yı ilk karşılaştıkları anda değil, yüzyıllar sonra keşfettiler. Amaçları Roma'yı tanımak, onu tarihteki gerçek yerine oturtmak olmadı. Roma üzerinden iktidar mücadelelerini yürüttüler. Hem kökenlerine muhteşem bir vurgu yaptılar, hem de dünya üzerinde siyasal iddia sahibi olmanın tarihsel ve ideolojik temelini inşa ettiler. Bugün aynı siyasal iddiayı sürdürmenin bir biçimi olarak ortaya çıkan Avrupa Birliği'nin, yine Avrupalı aydınlarca "Yeni Roma" diye nitelendirilmesi boşuna değil. Ama bu kez, bir rakip var: Uzun süre "Avrupa tininin bir şaheseri" olarak görülen ve 20. yüzyıla damgasını vuran ABD, "Roma dahil, dünyanın gördüğü en büyük imparatorluk" unvanını çoktan aldı.
Bu "Yeni Roma" bir mübalağa değil, asla. Avrupalı boş işlerle uğraşmaz. Henüz bir ay kadar önce, bu özlem, simgeler aracılığıyla çok güçlü bir şekilde yeniden vurgulandı. İtalya'nın başkenti Roma'da toplanan Avrupa liderleri, Avrupa Birliği Anayasası'nı imzalarken Roma İmparatorluğu'nu diriltir gibiydiler. Törene gelenler, binanın girişine asılan "Avrupa Cumhuriyeti Anayasası" yazısının Latince olduğunu gördüler. Toplantının yapıldığı görkemli salon ise "Sezar" adını taşıyordu. Sanki Roma ruhu yeni bir bedene kavuşuyordu. Çarpıcı olan şu ki, Roma'nın Doğu'dan kopmasıyla ortaya çıkan bir figür de sahnede hazır ve nazırdı: Papa... Hatırlatalım; Roma yıkıldıktan çok sonra, 800 yılında Roma imparatoru olarak taç giyen ilk Avrupalı kral ?arlman'dı. Papa tarafından takdis edilmiş ve böylece tacın sahibi olmuştu. Avrupa'nın bugünkü liderlerinin imzalarını attıkları masa da tam Papa X. Innocenzio'nun dev heykelinin gölgesine, takdis için öne uzanmış elinin altına kurulmuştu. Mesaj açıktı: Avrupa Roma'dır ve elbette Hıristiyandır.

Hıristiyanlığın Batı'sı

Roma, Avrupalı için özlem duyduğu birliktir; ortak hukuktur. Ama yetmez, Tanrı da ortak olmalıdır. Yani "aynı hak ve aynı Tanrı". İşte Avrupa kimliğinin ikinci unsuru, yani Hıristiyanlık. "Sarışın barbar"ı, sadece Tanrı'nın yoluna sokmakla kalmayan aynı zamanda ona saygınlık ve güç kazandıran bir din. Peki ne veriyor Hıristiyanlık Avrupalıya, ortak kimliği nasıl belirliyor? Çok farklı kökenlere, kültürlere dayanan Avrupa uluslarına ortak bir ahlak getiriyor ve hukuk birliğini tamamlıyor. Avrupalıya kendini tanıtıyor, iç dünyasının derinliklerini keşfetme olanağı veriyor. Ruhları eğitiyor, yetkin aklın yolunu açıyor.
Tarihçiler buna "Avrupa düşüncesinin esas oluşturucusu" diyor. O yüzden her Avrupalı, Tanrıtanımaz olanlar bile, Fernand Braudel'in dediği gibi "kökleri Hıristiyan geleneği içinde olan bir etikanın, psişik tutumların eseridir". Germen olmaktan daha çok "Hıristiyan kanındandır". Avrupalıya eşsiz meziyetler sunan Hıristiyanlığı, bu dinin Batı dışındaki görünümleriyle karıştırmamak gerekir. Ortodokslar ya da Avrupalıların Hıristiyanlaştırdığı halklar bunun dışındadır mesela. Özel bir Hıristiyanlıktır Avrupa'nınki. O kadar özeldir ki, onun belirlediği insanın ve kültürün niteliği, tarihin "en üstün" ekonomik biçimlenmesi kapitalizmin bile kaynağı sayılır. "Protestanlık olmasaydı kapitalizm olmazdı" denilmesi bundan.
Her türlü toplumsal ve fikri gelişmenin temelinde Hıristiyanlığın etkin olduğuna ilişkin bu inanç neden? Tam tersi söz konusuyken; özgür ve yaratıcı aklın, her türlü hümanizmanın, aynı Tanrı'nın çocukları olmaya dayanan eşitlikçi yaklaşımın ve daha bir sürü övünülecek şeyin Hıristiyanlığın eseri sayılması neden? Kendisi gibi düşünmeyenleri, farklı olanları, yabancıları, kadın olarak yaratıldıkları için kadınları "kâfir, heretik, şeytanın yardakçısı" suçlamalarıyla işkenceden geçirip kazığa oturtan kilise, nasıl oldu da bugün hoşgörünün engin sarayına dönüştü? İspanya'da Yahudileri ve Müslümanları, arşa yükselen alevlerin ortasına atan kilise ile aynı Yahudileri fırınlara dolduran Naziler arasındaki barbarlık farkı ne kadardır? Yahudilere, üzerlerinde "Davut'un yıldızı"nı taşımaları zorunluluğunu getiren Naziler, 1215'te kilisenin aynı yönde bir karar aldığını biliyorlar mıydı?
Bugün tarihçiler hâlâ, Avrupa'ya en güzel rengini veren Rönesans'ın, "Hıristiyanlık ile hümanizmin sentezi" olduğunu söyleyebiliyorlar. Eğer böyleyse; yaratıcılığın, bilimin, sanatın ve coşkunun bu en bereketli anında, Leonardo'nun, hümanist Erasmus'un, Cervantes'in çağında, yüz binlerce insanın işkenceden geçirilip cayır cayır yakılmasına, kazığa oturtulmasına şaşmak mı gerekir? Tesadüfe bakın ki, tüm Avrupa'yı yıkıma sürükleyen din savaşları, muazzam ölçülerde sürdürülen "cadı avı", soykırım ve katliamlar, tam da tarihçilerin "Modern Avrupa'nın kuruluşu" diye belirlediği döneme eşlik etti. Çok eski çağlardan söz etmiyoruz; örneğin cadı avı 1470'lerde başladı ve 1782'ye yani büyük Fransız Devrimi'nden yedi yıl önceye dek sürdü. Cezası işkence ve idam olan suçların sınırı yoktu. ?arapla ekmek ayini sırasında şarabı bardaktan içmeyi savunanlar da, kendilerini "Adem yanlısı" sayıp çıplak dolaşmaktan başka hiçbir günahları olmayan zavallılar da acımasızca katledildi. 15. yüzyılın ortasında kendi bağımsız kilisesine sahip olmak isteyen Çek halkı, bunun bedelini nüfusunun yarısından çoğunu kaybetmekle ödedi. Dinde reform isteyen Thomas Müntzer ve taraftarları tek bir kişi kalmamacasına doğrandı. Katharosçular, Anabaptistler Avrupa'nın her yerinde boğazlandı. 1635'te yerle bir edilen ve halkının neredeyse tamamı katledilen Magdeburg kenti, vahşetin görülmedik boyutlara eriştiği yerlerden sadece biriydi. Örnekler, yapılanların istisnai olduğunu düşündürmesin, bütün Avrupa'ya yayılmıştı, kitleseldi ve hayatın her alanını kuşatıyordu.

Kiliseyi ve kralları kendi uyruklarına karşı böylesine vahşileştiren sebepler nelerdi? Avrupa'da 13. yüzyıldan itibaren uygulanmaya başlanan ve insanı kendini ihbar etmeye, suçluluk duygusu altında ezilmeye iten "günah çıkarma" ilkesinin amacıyla bir ve aynı: Körcesine, kölecesine bir itaat beklentisi. Her türlü bağnazlığa, acımasızlığa yol açan, uğruna milyonlarca insanın kurban edildiği tam denetim ve egemenlik arzusu. Bir ve tek olmak isteyen kiliseyle (Katolik'in sözcük anlamı da "tek ve evrensel" demektir), Avrupa'yı kendi egemenliğinde birleştirme düşü kuran imparatorların ortak ihtirası... Din savaşlarının da kaynağı buydu, engizisyon yargılamalarının da.

Peki ne elde edildi? Yıkım ve parçalanma. Avrupa, Katolikler ve Protestanlar diye ortasından ikiye ayrıldı. Örneğin Almanya, fiilen üçe bölündü. İsviçre'yi kantonlara ayıran siyasal yapı o zaman oluştu. Felemenk ülkeleri bağımsızlaştı. İmparatorluğun ve papalığın gücü eridi. Kilisenin etkisinden çıkan krallıklar, eski rejimin dayanağı olan soyluları silkelemeye ve merkezi devletler olarak ortaya çıkmaya başladılar. Yeni Avrupa, kendisine acı çektiren imparatorların ve kilisenin arzusuyla değil, onlara rağmen yüzünü gösterdi. Avrupa'da oldukça erken denilecek bir dönemde kendini gösteren "iki âlem öğretisi", yani din-devlet ayrımının temelleri de, kilisenin uygulamalarına karşı direnişin ifadesi olarak ortaya çıktı.
Sonuç açıkça kilisenin ve onun temsil ettiği Hıristiyan birliğinin yenilgisiydi. Modern Avrupa'ya kimliğini ve atılımını veren dinamikler, bu yenilginin ardında yatan sürecin ürünü olarak ortaya çıktı. Ne Roma düşünün, ne de din birliğinin sağlayabildiği ortak Avrupa'yı bu yeni güçler oluşturdu. Kiliseye gelince; direnemeyeceğini anlayınca, sulh bayrağını çekti. Avrupa'daki deneyimlerinden elde ettiği itaat altına alma yöntem ve olanaklarını, boğmaya çalıştığı bu güçlerin hizmetinde yeni topraklara taşıdı. Kilise'nin ileri atılan, kendi "dışındakini bulgulamaya" (sömürgeleştirme diyelim biz buna) giden Avrupa'nın öncüsü olduğu masalı da buradan gelir. Onun misyoner faaliyetleriyle Hıristiyanlığı deniz aşırı ülkelere taşıdığı doğrudur. Ama o bunu, "vahşileri" Tanrı'nın âlemine kazandırmak için yapmış değildir. Döktüğü kanların utancını silmek, eski prestijine yeniden kavuşmak, kralların ihsanına nail olmaktır hesabı. Vaftiz ettiği yerli halkların narin boyunlarını fatihlerin kılıçlarının önüne sürmekten hiçbir zaman kaçınmaması bundandır. Ne tuhaf, en büyük hizmetlerini sunduğu sömürgelerde de, Avrupalıya utanç ve suçluluk duygusundan başka bir şey bırakmadı.
Yaşananların Avrupalıların zihninde ne türden bir travmaya yol açtığını tahmin etmek zordur. Çünkü büyük acılarla yoğrulan, işkenceden geçirilen, birbirlerini ihbar etmeye koşullandırılan, cadılıkla suçlanan kadınlarının yakılmasını izlemek zorunda bırakılan bu zihin, her şeyi unutmaya yazgılıdır. Örneğin yakın tarihindeki "cadı avının" korkunç azabıyla yaşamaktansa, onu seyirlik bir eğlenceye dönüştürmüştür. Artık "Cadılar Bayramı" diye bir bayram kutlayan Avrupalı için, eski korkunç cadının yerini, sevimli ve güzel masal figürü almıştır. Bir papalık kurumu olan engizisyon ise "İnanç Öğretisi Kutsal Kurulu" gibi şatafatlı bir ad altında Vatikan'da varlığını devam ettirmektedir. Kim bilir, belki ona yeniden ihtiyaç duyulabilir.
Ama artık ne kilise eski kilise, ne de mümin eski mümindir. "Yemekten önce ellerini yıkayanları ayıplayan" kilise ile hijyeni en yüksek yaşam tarzının niteliği sayan Avrupalı yan yana olabilir mi? Özel hayatın en derinlerine sızan ve olmadık "cinsel suçlar" icat eden kilise, son derece zengin erotik bir yaşama sahip bugünün Avrupalısına sözünü geçirebilir mi? Kilise, dönüşmek zorundaydı ve dönüştü. Misyonundan vazgeçmedi ama asli barınağına, ruhani olanın dünyasına çekildi. Eskiden hayatı yönlendiren papaz ise artık "sevgili peder"dir ve müminlere "sevgili evladım" diyen müşfik ve babacan, hoşgörülü, para ve iktidar gibi dünyevi tutkuların peşinden koşmayan aziz bir imgedir. İktidarın ona ihtiyaç duymadığı bir zamanın boşluğunu yaşamaktadır.

Yunan Mucizesi

Avrupa kimliğini belirlediği kabul edilen üçüncü unsur Eski Yunan'dır. Avrupa'yı "insanlığın geri kalanından en derin şekilde ayıran şey"dir. Avrupa, ondan yetkinliği, duyarlılığı, "eksiksiz insana yönelik düşünme metodunu" almıştır. "En karakteristik ürününü, en keskin, en kişisel zaferini" yani yarattığı bilimi ona borçludur. Oysa bu anlayış Avrupa felsefede, bilimde, sanatta, siyasette ve ekonomide üstünlüğünü ilan ettikten sonra ortaya çıktı.
Avrupa, Eski Yunan'ı "zihinsel sömürgeleştirme" yoluyla sahiplendi. Bu çaba, Yunan felsefesiyle tanıştığı zamanlara dayansa da asıl olarak, 1750'li yıllardan itibaren başladı ve 19. yüzyılda doruğuna ulaştı. Martin Bernal'in Kara Atena adlı kitabında ayrıntılarıyla gösterdiği gibi, 150 yıl içinde antikçağ yeniden oluşturuldu. Bernal'in deyişiyle "eski Yunanistan uydurmacası" imal edildi. Avrupa düşüncesinin ve uygarlığının temeline oturtulan bu Yunan kaynağı, insanlığın ortak eseri olmaktan çıkarıldı. Onu önceleyen, etkileyen, şekillendiren kültürlerle bağları koparıldı, saf bir uygarlık olarak tanzim edildi. Söz konusu olan artık; Mısır'ın, Keldan'ın, Anadolu uygarlıklarının eseri gerçek Yunan değildi. Aynen Roma gibi, Hıristiyanlık gibi Batılılaştırılmış Yunan'dı.

Oysa başlangıçta Avrupalı düşünürler için Yunan Batılı değildi. Yunan felsefe ve kültürünün Mısır, Fenike ve Anadolu uygarlıklarıyla olan bağları açık seçik biliniyordu. Öyle ki, Montesquieu 1721 yılında Yunanlıları değil, "Mısırlıları dünyanın en büyük filozofları" diye niteliyordu. Ama bir yüzyıl sonra bunu söyleyebilecek kimse kalmamıştı. Diğer kültürlere, borçlarını itiraf etmekten kaçınmayan Eski Yunan düşünürlerinin eserleri bile tahrif edildi. "Yunanistan ile Avrupa arasında ortak bir kökene dayalı, kalıcı bir ilişki" kuruldu. Eski Yunan birdenbire "Avrupalı" oluverdi. "Avrupa ruhunun ilk kez kendi bilincine vardığı yer" olarak Yunanistan gösterildi. Yunanlılar da "dinamik Avrupa ırkının çocukluğu" sayıldı.
Bu konuda Avrupalıların gösterdiği zihinsel çaba gerçekten de eşsizdi. Bu çaba, tüm enerjisini ırkçılığın kabaran dalgalarından aldı. Avrupa'nın, diğer kıtalardaki yayılması ile birlikte insanlığın üstüne bir kâbus gibi çöken ırkçı egemenliğini hem meşru kıldı, hem de gözlerden sakladı. Irkçılığın yükselişinin tam da bu Yunan mucizesinin kurulduğu döneme denk gelmesi bu yüzden bir tesadüf değildi.

Irklar Merdiveni

İşte, Avrupa kimliğinin unsurları diye sıralanan şeyler bunlardı. Rönesans, Reformasyon, Aydınlanma, devrim ve demokrasi gibi gelişmeler ise bu eski güçlerin zorunlu ve kaçınılmaz sonucu olarak değerlendiriliyordu. Örneğin demokrasinin neden sadece Batı ülkelerinde boy verdiğinin açıklaması buna bağlanıyordu. Böylece bütün tarih, ilerlemeye dayanan ve evrensel olarak geçerli tek bir kalıba dökülüyordu. Doğrusal gelişime sahip bir toplumda ve onun tarihinde geri dönüşlerin, kopuşların olamayacağına inanılıyordu. Bu ilerleme, adeta doğal bir yasayı ifade ediyor ve birbirini izleyen çeşitli gelişim aşamalarına dayanıyordu. Avrupa, bu aşamaları tamamlamış tek toplumdu ve bunu Yunan'dan itibaren hiç kopmadan birbirini koşullandıran süreçlere borçluydu.
Bu kurgu Avrupa'nın diğer halklar üzerindeki üstünlüğünü doğal ve meşru kılıyordu. Vahşiler ya da barbarlar, yabanıllar ya da ilkeller, despotik ya da geri toplumlar gelişimini tamamlamamış "çocuk halklar"dı. Avrupa dışındaki bütün bir insanlık "yarı insanlık"tı. Öyleyse bu halkların elinden tutmak, onları insanlık seviyesine çekmek Avrupa'nın görevi olmalıydı. Avrupalı olmaktan ziyade bir Akdeniz hümanizması olan Rönesans'ın ya da içeriği itibariyle bir insanlık ideali olan Fransız Devrimi'nin Avrupai bir üstünlük duygusuna malzeme yapılması, doğrudan doğruya bu görevle ilgiliydi. Aksi takdirde bugün bile tutulmamış sözler olarak kalan devrim ilkeleri (eşitlik, kardeşlik, özgürlük), sömürgeci yangını körükleyebilir miydi?
Bütün bu değerlerin, bu arada elbette ki bilim ve teknolojinin, Avrupalı insanın üstünlükleri haline getirilmesi kof bir gururdan kaynaklanmıyordu. Başka halkların ve kültürlerin karşısında kendini tanımlarken bulunan mucizelerdi. Irkçılık da bunlardan biriydi. Avrupalının kendi farklılığını dinle değil, ahlaki ve düşünsel üstünlükle ifade etmeye başladığı bir zamanın ürünüydü. Aynen Aristo'nun Yunanlılar lehine ırkları tasnif etmesi gibi. Ancak Aristo'nun tasnifinde bir sorun vardı. O, Yunanistan'ın kuzeyinde ve batısında (Avrupa) yaşayan ırkları "cesur ve tutkulu ama beceri ve beyin gücünden yoksun" diye tanımlıyordu. Buna karşılık Asyalılar "beyin gücü ve beceriye sahip ama cesaret ve irade gücünden" yoksundu. Bir tek "Helen ırkı her iki tarafın da en iyi yönlerini almış"tı. Batılı aydınlar, "Yunanlıların ve Yunan kültürünün başından beri Batılı olduğunu" keşfederek Aristo'nun tasnifini düzelttiler. Ama bir düzeltme daha yapılmalı; Aristo'nun Asyalılara verdiği paye de ortadan kaldırılmalıydı. Öyle de oldu ve insanlık tarihinde değerli olan ne varsa, kendisi de uydurma olan Ari ırka mal edildi.

Tarihleri nedeniyle başlangıçta aşağı ırklardan sayılmayan Türkler, Hintliler, Çinliler, Araplar da bir "aşağılama ve hakaret hapishanesi" olan ırklar merdivenindeki yerlerini aldılar. Merdivenin en alt basamağında Zenciler vardı, en üstte ise Ariler, yani Avrupalılar. Irkçı yaklaşım, yaşamın ve bilimin bütün alanlarına yayıldı. Dünyanın bütün halkları ırklar sıralaması içine sokuldu. Her türlü "bilimsel keşif", antropolojik ve arkeolojik bulgu ırkçılığın hizmetine adandı. Başlangıçta, öteki halkları küçük görmeye dayanan ve daha çok o halklar hakkındaki koyu cehaletten kaynaklanan anlayışın yerini, "bilimin kesin verileriyle" desteklenen imhacı bir tavır aldı. 19. yüzyılda ise devlet ırkçılığı biçiminde doruğa çıktı. Üstün ırkı biyolojik olarak korumakla görevli modern devlet korkunç yüzünü gösterdi. Bu devlet, ırkı bozacak, yozlaştıracak her türlü etkiye karşı önlem almalı (örneğin delilerin, hasta ve zayıfların, sakatların imhası); "ırk bütünlüğü, üstünlüğü ve saflığının koruyucusu" olmalıydı. Nazizm, kaynağını buradan aldı ve 20. yüzyıl, tarihiteki en vahim felaketleri geride bırakan bir canavarlığa tanık oldu.
Montesquieu'den John Lock'a, David Hume'dan Voltair'e, Leibniz'den Hegel'e Avrupa'nın en ünlü düşünürleri "bilimsel ve ilerici kıta" olarak Avrupa ve üstün nitelikleriyle Avrupalı insan imgesinin ilk kurucularıydı. Hepsi de ırkçıydı. Aydınlanmanın büyük filozofu Voltaire, Afrikalıların toptan köleleştirildiği bir zamanda, "Bayağı tazı nasıl cins tazıdan farklıysa, zenci ırkı da bizimkinden farklı bir insan türüdür" diyebilmişti. Montesquieu ise köleliği insan doğasına aykırı bulmuş ama "En bilge yaratık olan Tanrı'nın ruhu, özellikle de iyi bir ruhu kapkara bir bedene yerleştirmiş olabileceği düşüncesini hiç kimse kabul edemez" diye buyurmuştu. Siyahlar insan değildi yani. Fransız Devrimi köleliği lanetlemişti ama Napolyon, bunu "devrimin cehaletine" bağlamıştı. "Afrikalılara nasıl özgürlük tanınabilir? Ben bir beyaz olduğum için beyazların yanındayım" diye de eklemişti. Onlardan çok sonra filozof Edmund Husserl, bu ırkçılığı daha zarif, felsefi terimlerle savunuyordu. Tam da ırkçı Nazilerin hışmına uğradığı bir zamanda, 1935 yılında, "Eskimolar ya da yıllık canlı hayvan pazarındaki Kızılderililer ya da Avrupa'da durmadan oradan oraya göçen Çingeneleri... tinsel yaşamın, eylemin, yaratmanın dışında" oldukları için aşağılıyordu. Hayatı, içinde insanların dalgalar gibi oldukları bir denize benzetiyor ve "bu dalgaların bazıları daha zengin, daha karmaşık kıvrılmıştır, bazıları daha ilkel" diyebiliyordu. Birkaç Avrupalıyı bağlayan sözler olsaydı bunlar, gülünüp geçilebilirdi. Ama öyle değildi; Michel Foucault'ya bakılırsa, sosyalizm de dahil Avrupa'nın bütün düşünce akımları, daha baştan ırkçıydı. Nazi soykırımı karşısında şaşkına dönen, 20. yüzyılın en ünlü iki Marksist düşünürü Adorno ve Horkheimer, "Diyalektik niye faşizme saptı" sorusunun cevabını bu yüzden aradılar. Bugün yabancılara yönelen sabotaj, kundaklama ve cinayetler karşısında ürperen bazı Avrupalılar, ırkçılığın kültürü ve düşünme tarzını hâlâ derinden etkilediğini görüyor ve soruyorlar: "Bu kadar bilim, bu kadar çaba boşuna mı?"
Cevabı sömürgecilik üzerine düşünen aydınlar vermişti. Irkçılığın dayandığı temelin, muazzam ölçülerde sürdürülen kölecilik ve sömürgeleştirme olduğunu gösterdiler. Foucault'un dediği gibi ırkçılık, "İnsanları öldürmek, insan topluluklarını öldürmek, uygarlıkları öldürmek" demekti ve "ilk önce sömürgeleştirmeyle, yani sömürgeci soykırımla" gelişmişti. Irkçılığın sürekli ve en yaygın pratiği buydu. Avrupa'ya büyük acılar çektiren faşizm de, bu pratiğin "Almanya tarafından Avrupa'ya, yuvaya getirilişi"nden başka şey değildi.

Kölelerin Azabı

"Bana Zuluların Tolstoy'unu gösterin?" Çağdaş bir Batılı aydının dünyaya yönelttiği bir soru bu. Amacı Avrupalı insanın biricikliğini vurgulamaksa da, Afrikalıları "daima vahşilik aşamasındaki sürüler" olarak tanımlayan eski zihniyetle hiçbir farklılığı yok. Zencilerin "vahşi ve ilkel" olduğuna dair Avrupai imge, yol açtığı ve sakladığı bütün korkunçluklara rağmen hâlâ canlı tutuluyor demek ki. Bunun nedeni başlangıçta açıkça kâr ve egemenlik hırsıydı, bugün buna suçluluk duygusu da eklendi.
Çünkü unutturulmaya çalışılsa da ortada beş yüz yıldır kanayan derin bir yara var. Kölecilik, ilk olarak 1444'te başlayan ve 19. yüzyılın ortalarına kadar devam eden en vahşi insan avıydı... Afrika'nın nüfus dengesini ve gelişme olanaklarını paramparça eden ama Avrupa ve Amerika'ya zenginlikler sunan bir ticaretti. Tahminlere göre, Amerika'ya sağ salim varan köle sayısı en az 10 milyondu. Sevkıyat sırasında, yani gemilerde ölüm oranı ise yüzde 20 olarak hesaplanıyordu. Daha gemilere bindirilmeden ölenlerin ya da öldürülenlerin sayısı bilinmiyordu. Genellikle 15 ila 25 yaş arasındaki erkek ve kadınlar köle olarak toplandığı için, kabile ve köylerin diğer sakinleri toptan katlediliyordu. Direnenlere karşı hiçbir acıma gösterilmiyordu. Yüz binlerce insan, köle olmamak için evini toprağını bırakıp ulaşılması zor bölgelere kaçıyor ve pek çoğu bu yolculuk sırasında ya da sonradan açlık ve susuzluktan can veriyordu. Köle olarak plantasyonlarda ve madenlerde çalıştırılanlardan kaçının öldüğü ise bilinmiyordu. Bütün bu olanlar hesaba katıldığında, köle ticaretinin 100 milyon kadar insanın hayatına mal olduğu açığa çıkıyordu.
O arada, köle tacirleri, büyük sermaye gruplarına dönüşüyor, Avrupa'da sermaye birikimi köle ticareti sayesinde kendi yüzyılına adım atıyordu. Bugünkü Avrupa'nın en büyük banka ve sigorta kuruluşlarından bazıları ilk sermayelerini köle ticaretiyle elde etmişlerdi. Kuzey Amerika, bugünkü zenginliğini ve gelişmişliğini büyük ölçüde köle emeğine borçluydu. İngiltere'yi sanayi devrimine götüren süreçte, köle ticaretinin rolü o kadar büyüktü ki, Liverpool, Bristol ve Glasgow gibi kentler tüm zenginliğini köle ve sömürge malları ticaretine borçluydu. Köle taşıyan gemilerin önemli bir kısmı, Liverpool Limanı'na kayıtlıydı. İngiliz tarihçi E. Hobsbawm, Sanayi Devrimi'nin kökenleriyle ilgili tahlilinde, "köle ticaretinin yaygınlaşması"nı bu devrimi olanaklı kılan üç önemli gelişmeden biri olarak gösteriyordu. Diğer ikisi ise denizaşırı ticaret ve sömürgeleştirme idi. Bunlar olmadan Avrupa'da ne sanayi olabilirdi, ne de sanayinin yarattığı bugünkü zenginlik.
Afrikalıların "beş yüz yıllık yağma ve köleliğin" bedeli olarak, 1990 yılında "iki trilyon dolar" tazminat talep etmelerinin nedeni bu. Beklenti bununla da sınırlı değil; Avrupalının getirdiği yıkımla karşılaşan halklar ve devletler de dava açmanın yollarını arıyor. Örneğin Namibya'da, 1904-1905 yıllarında Alman İmparatorluğu'nun uyguladığı soykırım için Hererolar, iki milyar mark (o zaman henüz euroya geçilmemişti) istiyor. Ama Yahudi soykırımı için belirlenen tazminatı son kuruşuna kadar ödeyen Almanya oralı bile olmuyor.
Sömürge Dönemecinden Sanayi Devrimi'ne
Avrupalı insanı diğerlerinden ayıranlar, onun "arsız ve yarar gözetmeyen merak"ına özellikle dikkat çekerler. İşte bu merak sayesindedir ki, Avrupalılar "dünyanın o ana dek bilinmeyen" bölgelerini keşfetti. Bugün bile Batılı tarih kitaplarını okuyan bir Hintli, en az beş bin yıllık geçmişe sahip uygarlığının Avrupalılar tarafından keşfedildiğini öğrenir şaşkınlıkla. Çünkü keşif, Avrupai bir duygudur; yerinde duramayan, sürekli arayış içinde olan huzursuz ruhun, engin bir hayal gücüne sahip insanın eylemidir. Keşiflerin, dünya tarihinde eşi görülmedik bir ilerleme olarak methiyelerle anılmasının, yıldönümlerinin coşkuyla kutlanmasının nedeni bu.
Oysa her keşif hareketi, başka halkların, onların topraklarının ve mallarının fethedilmesinden başka bir şey değildi. Bunu da doğuştan gelen üstünlüğü sayesinde değil, silahları ve canavarca yöntemleriyle gerçekleştirdi. Ama hâlâ Cambridge Üniversitesi yayını bir kitapta (Alfred W. Crosby, Dünya Benimdir, 1986), "Avrupa emperyalizminin başarısının biyolojik, ekolojik bir öğesi vardır" denilebilmektedir. Evrimin teorisyeni Darwin'in yüz yıl önce söylediklerinden hiç farklı değil: "Uygar uluslar barbarlarla karşılaştığında, ölümcül bir iklim yerli ırka yardım etmedikçe mücadele kısa sürer." Çok az sayıdaki İspanyol fatihin, kendilerinden kat kat fazla ve örgütlü Mayaları, İnkaları bir darbede tarihten silmeleri, küçük İngiliz gücünün, koca Hindistan'ı ele geçirip 250 yıl egemenlik altında tutabilmesi de bunun kanıtı sayılır.

Yerli halklar karşısında Avupalıyı bir yarı Tanrı gibi gösterme çabalarının artık bir anlamı yok. Halklar ve uygarlıklar, Avrupalının erdemi karşısında diz çöküp yok olmadı. ?imdi bir tatil cennetine dönüştürülen Kanarya Adaları'nın gerçek sahipleri Guançeler, keşif hareketinin ilk kurbanlarıydı. Tam bir soykırıma uğradılar, onlardan geriye kimse kalmadı. Bu katliam, hâlâ "Kanaryalar'da taş çağının sona erişi" olarak kutlanıyor. Guançeleri, Azor Adaları'nın halkı ve ardından Amerika halkları izledi. Aztekler, İnkalar, Mayalar ve Kuzey Amerika Kızılderilileri; Avustralyalı Aborijinler, Yeni Zelendalı Maoriler, Okyanus adalarının bin bir çeşit halkları da. Beyaz adamın adımını attığı her yerde yüzlerce halk uygarlıklarıyla birlikte yok edildi. Kılıçlarla, ateşli silahlarla ve ölüm saçan mikroplarla.
Bu halkların köleleştirilmeyip soykırıma tabi tutulmasının nedeni, toprakların onlardan arındırılması politikasıydı. Milyonlarca Avrupalı buralara akıyor, bu toprakları sahipleniyor ve koloniler kuruyordu. Bu kolonilerle Avrupa arasındaki ticaret, kapitalizmin kuruluşuna eşlik edecek bir zenginleşme yolunu açmıştı. Bu, Avrupalıların keşfettikleri yepyeni bir zenginleşme yoluydu. Koloniler, ürettikleri malları ve hammaddeleri Avrupa'ya aktarıyor, buna karşılık Avrupa malları için yeni pazarlar haline geliyordu. Avrupa'ya asıl atılımını veren gelişme buydu. Daha önce Afrika'yı bir köle kaynağı olarak görenler, şimdi onunla hem hammadde kaynağı, hem de pazar olarak ilgilenmeye başladılar. Ama bunun için Afrika'da çalıştıracak işgücüne ihtiyaçları vardı. Köleciliğin yasaklanması doğrudan bununla ilişkiliydi. Afrikalıların kurtuluşu olarak ilan edilen bu yeni süreç, köleliğin yeni bir biçiminden başka bir şey değildi. Köle tacirleri, madenlere ya da çiftliklere işçi temin eden kuruluşlar halinde örgütlendi. Afrika'nın tüm doğal kaynaklarının ve insan varlığının yağmalandığı yeni bir yüzyıl başladı ve 20. yüzyılın ortalarına, sömürgecilik devri kapanıncaya değin devam etti. Bu süreçte sadece Afrika değil, Asya da sömürgeleştirildi; 1920 yılında yeryüzünün yüzde 85'i Avrupa'nın egemenliğindeydi.

Dünyanın bu sömürgeleştirilmesine bağlı olarak Avrupa'nın hem kendini, hem de sömürge halklarını kavrayışı, kölecilikte olduğu gibi aynı ırkçı temalar üzerinde gelişti. Sömürge halkları akıl ve mantıktan yoksun, barbar, şehevi ve tembel sayıldı. Avrupalı onlara öncülük yapacak ve kendi kendilerini yönetmekten aciz bu insanları uygarlıkla tanıştıracaktı. Bu öylesine güçlü bir inançtı ki, en çaplı filozoflar ve en devrimci düşünürler tarafından da paylaşılıyordu. Hegel, tam da sömürgeleştirildiği bir zamanda "Afrika'nın bir tarihi olmadığını" ilan etmişti. Sömürgeleştirilmesi onun çıkarınaydı ve uygarlığın müdahalesiyle "büyük insanlık tarihinin anlatısına dahil edilmiş" oluyordu. Marx'ın sözleri daha da ağırdı. "Afrika, dünyanın tarihsel bir parçası değildir, onun ... bir devinimi veya gelişimi yoktur." Hindistan için de aynı şeyi söylemişti: "Hint toplumunun hiçbir tarihi yoktur... İngiltere, (Hindistan'da) eski Asya tipi toplumu imha etmek ve Asya'da Batı toplumunun maddi temellerini hazırlamak" zorundadır.
Hindistan'ın, İngiltere'den çok daha zengin bir tarihe, sürekliliği devam eden bir uygarlığa sahip olduğunu bilmiyorlar mıydı? Hindistan, silah gücüne dayanılarak sömürgeleştirildiğinde bile İngiltere'den daha gelişkin üretime sahipti. İngiltere'de ilk sanayileşen üretim dalı olan tekstil bunun en açık örneği. İngiliz üreticiler 1700 yılında, rekabet edemedikleri Hint tekstil ürünlerine karşı devlet koruması talep etmişlerdi. Hint malları hem ucuz, hem de çok kaliteliydi. Başka pazarlara serbest giriş hakkı isteyen İngiltere, ithal ürünleri hemen yasakladı. Bir yüzyıl sonra Hint pazarına açılmak istediğinde piyasa şartlarını değil, devlet zorunu kullandı. Hindistan'da tekstil üretimini zorla sınırlandırdı ve pamuğun ham olarak İngiltere'ye gelmesini sağladı. Hint pamuğu İngiltere'de işlendi ve Hindistan'a ihraç edildi; tekstil sanayisi dağıtılan ve üreticileri pamuk tarlalarına sürülen Hintliler bu ürünlerin zorunlu alıcıları haline getirildi. E. Hobsbawm, Sanayi Devrimi'nin sırrını burada buldu: "İşte bizim sanayi devrimimizin temelinde sömürgeler ve pazarlar üzerindeki bu yoğunlaşma ve bunları kimseye kaptırmamak için verilen başarılı mücadele yatmaktadır. Bu mücadele Doğu'da kazanıldı." Madalyonun bir de öbür yüzü vardı: "1780'lerin başında Afrika çıkışlı kölelerin yarısı (Fransızların sahip olduğu kölelerin iki katı), İngiliz köle tüccarlarına kâr sağlamaktaydı. Bu mücadele Batı'da kazanıldı." Demek ki, Marx'ın umduğunun tersine İngiltere, Hindistan'a kapitalizm götürmedi; kendi kapitalizmini Hindistan sayesinde geliştirdi. Bu durum, Sanayi Devrimi'nin, o sırada teknikte, üretimde ve pazar ilişkilerinin yaygınlığında İngiltere'den çok daha ileride olan Çin'de değil, neden İngiltere'de gerçekleştiğini de açıklıyor.

Frantz Fanon'un Avrupa için "harfiyen Üçüncü Dünya'nın yaratımıdır" demesinin nedeni buydu. Avrupa'nın sahip olduğu refahın ve zenginliğin altında, sömürgelerden akan kaynak ve emek yatmaktaydı. Bu durum, Avrupa'nın görünürdeki tüm zarafetine karşın, sömürgelerde uyguladığı kaba şiddetin, katliam ve savaşların da sebebiydi. Sadece sömürgelerde değil, kendi içinde büyük felaketlere yol açan iki büyük dünya savaşının da. Aksi takdirde özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin timsali Fransa'nın, en değerli sömürgesi Cezayir'i kaybetmemek için bundan 45 yıl kadar önce, sekiz yıl süren ve bir milyon Cezayirlinin hayatına mal olan savaşının ne anlamı olabilir ki? Fransa'nın bugün üstüne titrediği değerlerin, o savaş sırasında hiç mi kıymeti yoktu?

Eve Dönüş

Bütün bunlar, Avrupa'nın yarattığı uygarlığın bir yanılsama, tüm tarihinin bir kurgudan ibaret olduğu anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır. Köleliği yaratan tarihle, özgürlüklerin kapısını açan tarih bir ve aynıydı. Canavarlıkla insanlık, dehayla cehalet, zorbalıkla yasa, zenginlikle fakirlik, bağnazlıkla hoşgörü başka uygarlıklarda olduğu gibi burada da yan yanaydı. Acı çeken ve çektiren, ölen ve öldüren, yıkan ve yapan aynı kültürün ürünüydü. Hem uygardı, hem barbar; en parlak eserleri yaratmıştı, inceliğin, zarafetin, saygının timsaliydi. Bilginin âşığı, aklın keskin küpüydü. Ama bu bilgi ve aklı, kâr ve iktidar uğruna kendi dışındakileri insanlık vasıflarından tart etmek; işkence, aşağılama, hakaret ve hor görüyle insanlıktan çıkarmak için kullanabildi. Beethoven'i dinlerken, "içinden insanların başını okşamak geliyordu" ama hayır, "insanların kafasına vurmak gerekir" diyen de oydu. Acımasızlığının sınırı yoktu. Sömürgelerde uyguladığı şiddetin aynısını "düzen hüküm sürsün" diye kendi çalışan sınıflarına, yoksul kitlelere, muhaliflere, marjinallere yöneltmekten kaçınmadı. Zenginliği, demokrasisi, özgürlükleri, insan hakları, hukuk devletiyle Avrupa'yı bir refah adası haline getirdi. Ama adil değildi; kendi dışındaki dünyanın itildiği sefaletin mimarıydı.
Öyleyse tek bir Avrupa hiç olmadı. Pek çok Avrupa vardı ve hâlâ var. Ama genelde iki Avrupa'dan söz edilebilir; galiplerin Avrupa'sı ile mağlupların Avrupa'sı... Şarlmanların, senyörlerin, engizisyonun, kilise babalarının, emperyal arzuların Avrupa'sı ve Rönesans'ın, Aydınlanma'nın, bilimin, insanlık ideallerinin Avrupa'sı... De Gaulle'ün Fransa'sı ile Sartre'ın Fransa'sı gibi.

Fransa'nın Cezayir'de uyguladığı insanlık dışı sömürge savaşına cepheden karşı çıkan ve bunun bedelini yargılamalarla ödeyen Sartre öldüğünde, sonradan cumhurbaşkanı olan Mitterrand, "Sartre, Fransa'dır" dedi. Gerçekten de öyleydi. Ama en azından Sartre'ın mücadelesinin gösterdiği gibi Fransa aynı zamanda bir başka şeydi, sömürgeciydi. Ve Sartre, kendi cumhuriyetine en sert eleştirileri yöneltirken, bir yurttaşı, onun bu tavrını "kendi kendini kırbaçlamak" olarak nitelemişti. Sanki Fransa'nın yazgısı "sadist mi, yoksa mazoşist mi" olacağına bağlıymış gibi.
Aynı Mitterrand, Avrupa Topluluğu'na başkanlık ettiği bir sırada, "Avrupa, aynı kendi evine döner gibi, kendi tarihine ve kendi coğrafyasına geri dönüyor" demişti. Avrupa'nın döndüğü tarih nasıl bir tarih olacak? "Son 200 yılda yazılmış olan ve her şeyi kaderin bir gerçeği, kaçınılmaz bir gelişme gibi aktaran tarihten" çok farklı olan gerçek ve çok boyutlu tarihe mi? Eğer kendini yalnızlaştırmak, kültür, tarih ve coğrafya bakımından kendini duvarların gerisine hapsetmek istemiyorsa Avrupa'nın başka seçeneği yok. Ortak kültürel değerlere dayanan bir Avrupa'nın, düşmanlıkları körükleyen Avrupamerkezci uydurmalara ihtiyacı olmamalı. Uygarlıklar ayrımına dayanan ve şu günlerde dünyaya dayatılan çatışma kültürünü yeniden üretmemeli. Halkların Avrupa'sı geleceğe bakarken İspanyol tarihçi Josep Fontana'nın, ürkütücü uyarısına kulak vermeli: "Kale muhafızlarımızın, … sonuna kadar kendilerini savunacakları, bunun için de huzursuzluğu düşmana yansıtmaya yönelik eski çareye başvurarak, arkalarındaki desteği güçlendirmeye çalışacakları öngörülebilir. Bu düşmanların da Avrupalı olmayan halklar olacağı anlaşılıyor."

Biliyoruz ki Avrupa, bundan bin yıl önce en sert savaşlarla karşı karşıya geldiği İslam'ın etkilerine ve katkılarına kendini açık tutacak kadar olgunluk göstermişti. Bunun zararını değil, tarif edilemez yararlarını gördü. Diğer kültürlerle iletişimini sürdürdüğü, yabancı unsurları içine aldığı ölçüde evrensel değerlere sahip oldu. Bugün bütün dünya bu değerleri paylaşıyorsa, bunlar Avrupa'ya ait olduğu için değil, "büyük insanlık kitabının" eseri olduğu içindir. Türkler, Hintliler ya da başkaları, bu değerlerde kendilerine ait bir şeyler bulmasalardı hiçbir güç onları "Avrupalılaştıramazdı".
Avrupa'nın ırkçı aydınlarını, yalnız ve yaşlı Avrupa'nın mimarlarını, hani şu "Biz asla Hintlileşmeyeceğiz" diye böbürlenen Husserl'i, "Avrupa bütün türler üzerindeki üstünlüğünü sürdürebilecek mi" diye korku üreten Valery'yi bir kenara bırakmanın tam zamanı. Avrupa, Hintlileşmeyi de öğrenmeli, yeryüzünün sıradan ve eşit bir parçası olmayı da.
"Kıtalar üzerinde birdirbir oynayan" Avrupa yok artık. Eskiden oynadığı rolün, onu gasp eden kendi "tinsel" evladı elinde ne büyük bir tehdide dönüştüğünü görüyor ve ürperiyor. Bu tehdidin üstesinden gelmek, Avrupailiğin tam da utanılması gerekmeyen boyutlarına; özgürlük, eşitlik, kardeşlik programına sarılmaktan geçiyor. Bugünün sorunu budur ve başka yol yoktur. Hem Avrupa için, hem dünya için

Sayı 141 / Aralık 2004

...
EDİTÖRÜN NOTU
Küresel ısınmanın ısıttığı yeryuvarlağımız şimdilerde küresel bir iktisadi krizin içine yuvarlanıyor. Bu krizin nedeni ile dünyamızın doğasının yok olmasının nedenleri aynı.
KASLA GİT!
FOTOĞRAF SERGİSİ
Binbir Gece Masalları Sergisi
ABONELİK
HASANKEYF'E SADAKAT
Sıfır Yokoluş Gezileri
[ DOĞA | MACERA | ARKEOLOJİ | FOTOĞRAF | KÜLTÜR | GEZİ | DERGİ ]
[ ATLAS'LAR | ATLAS'TAN | ATLAS'ÇILAR | TÜRKİYE HAR. | ANA SAYFA ]
 
[ Gizlilik Politikamız | Bize Ulaşın | Künye ]
[ İş Fırsatları | Dergi Abonelik ]
© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.
Bu bir Doğan Burda Digital servisidir.
Imperia ile tasarlanmıştır.