|
Yazı: Mustafa Alp Dağıstanlı
"Modern Zamanlar" yazarı Hadi Uluengin, müjdelediği o yazıyı, Nagazaki'ye atom bombası atılmasının yıldönümünde, 9 Ağustos'ta yazdı: "Bombacı." Yazı baştan aşağı yanlışlarla, yalanlarla, savaşperest "avanaklıklarla" (kendisi "avanak barışperestler'i iğneliyor) ve en azından o dönemin uluslararası ortamıyla ilgili engin cehaletle dolu. Uluengin, atom bombalarının atılmasını "savaş ve askerlik tarihi açısından bir zorunluluk addediyor"muş. Böyle addetmesine gösterebildiği tek "kanıt" da şu: "Amerikalılar, Japonya'ya hala binlerce kilometre uzaktaki Marshall Adaları'na ancak 1944 Ocağında ulaşabildiler. Washington'daki Yüksek Karargâh da savaş bu ritmle seyrettiği takdirde Tokyo'nun 1950'den önce zaptedilemeyeceğini ve yaklaşık 2 milyon "boy"un daha öleceğini hesapladı. Nitekim, gidişat yukarıdaki hipotezi aynen doğruladı."
Hadi Uluengin, atom bombalarının atılmasının askeri olarak bir zorunluluk olduğunu söylüyor, ama dönemin Amerikan askeri liderleri ve en üst düzey yetkilileri de (Başkan Harry Truman ve önce özel danışmanı, 3 Temmuz 1945'ten sonra da dışişleri bakanı olan Byrnes hariç) hiç de aynı kanıda değil. Yani, II. Dünya Savaşı'nı kazanan Amerikalı komutanlar, bizim Hadi kadar bilmiyor bu işi! Mesela şu kişiler bilmiyor: Genelkurmay Başkanı Amiral William Leahy, Müttefik Kuvvetler Başkomutanı General Dwight Eisenhower, Pasifik'teki ABD kuvvetleri konutanı General Douglas MacArthur, Savaş Bakanı Henry Stimson, Donanma Bakanı James Forrestal, Dışişleri Bakanı Cordell Hull... Hadi Uluengin, askeri tezine dayanak olsun diye, Amerikalıların Marshall Adaları'nı taa 1944 Ocağında ele geçirebildiğini söylüyor. İkinci Dünya Savaşı şartları dahilinde bunda şaşılacak bir şey yok. Uluengin, engin "bilgisine" güvenmek yerine, muteber bir II. Dünya Savaşı tarihi kitabına baksaydı öğrenecekti ki, Japonya, savunma ve aslında saldırı hattını anakaraya çok uzak adalarda kurmuştu. Buna rağmen Japonya 1942 Haziranında Midway savaşını kaybedince durum değişmiş ve asıl olarak savunma savaşına dönmeye başlamıştı. Amerikalılar daha 1942'de Tokyo'yu uçaklarla bombalayacak kadar Japon anakarasına yaklaşmayı başarmıştı. Ama yine de, savunma çemberinin Pasifik'teki sayısız adaya yayılmış olması Amerikalıların "zamanını aldı". Uluengin, Japon faşizminin savaşma azmini ve azgınlığını kendisi söylüyor zaten, ne yapacaktı bu azim, hemen süngüsünü indirecek miydi? Tabii ki ve maalesef sonuna kadar savaştılar. Ama 1943 sonlarında, hele 1944'te durum kabak gibi meydandaydı. Hadi Uluengin, Tokyo'nun 1950'den önce zaptedilemeyeceğini söylüyor!!! Kolaylıkla ulaşılabilecek bir bilgiyi aktarayım: Amerika 1 Kasım 1945'te Japon anakarasını işgal etmeyi planlıyordu. (Atom bombaları hazır olmasaydı, sadece bombardıman ve deniz ablukasıyla teslime zorlamak bile tartışılıyordu Washington'da.) Ve atom bombalarının atıldığı Ağustos başında Tokyo'da neredeyse taş üstünde taş kalmamıştı; imparatorluk sarayı ve etrafı hariç. Şöyle söyleyeyim: Bir gecede 1000 Amerikan bombardıman uçağının Tokyo'yu bombaladığı oluyordu ve mesela 9 Mart'taki bombardımanda 97 bin kişi (Nagasaki'den daha fazla) ölmüştü. Başka şehirler de bu şekilde bombalanıyordu. Evet, Japonya topyekun bir işgale karşı savunma planları yapıyordu, ama dediğim gibi, bütün yollar kesilmiş olduğundan ve yeni silah üretmek neredeyse imkansı hale geldiğinden Japon halkı bambu mızraklar bile hazırlıyordu muazzam Amerikan savaş makinesine karşı koymak için. Hadi Uluengin hangi 1950'den bahsediyor! Bir de şu "2 milyon "boy"un daha öleceği hesabı" var. Uluengin'in hangi engin kaynaktan beslendiğini bilmiyorum, ama tabii rakamlar ufuk tanımaz, iddianızı kanıtlamak veya "tez"inizi güçlendirmek için sınırsızca kullanabilirsiniz. Ne var ki, o dönemin dikkate alınabilecek tartışmalarında, atom bombasının atılmasını savunan üç, beş kişinin bir işgal durumunda öngördüğü Amerikan askeri kayıpları 500 bin civarındaydı ve bu rakam bile son derece tartışmalıydı; kayıpların daha düşük olduğunu gösteren hesaplamalar da vardı. 1944'te daha Almanya teslim olmamıştı ve Müttefikler hem Avrupa'da hem de Pasifik'te savaşmak zorundaydı. Ama 1944 sonlarına doğru Almanya'nın yenileceği ayan beyan ortaya çıkmıştı. Japonya'nın savunma çeperi de iyice kırılmış ve Amerikalılar bu çeperin içine sızmıştı. Dahası, Japonya'nın askeri ve endüstriyel kapasitesi hızla eriyordu. Amerikan denizaltıları ve uçakları, Japonya'nın bütün ikmal yollarını kesmişti; ekonomisi felce uğratılmıştı; hiçbir mal anakaraya ulaştırılamıyordu. Dahası, muazzam Amerikan hava bombardımanı filosu Japon şehirlerini yerlebir etmeye başlamıştı. Ben de Uluengin gibi ayrıntıya girmeyeyim ve Güneybatı Pasifik Hava Kuvvetleri Komutanı General George C. Kenney'nin 17 Eylül 1944'te verdiği rapordan sadece bir cümleyi nakledeyim: "Durum hızla gelişiyor ve Japonların çok fazla dayanamayacağını gösteren işaretler var." Nitekim, 1 Nisan 1945'te, Japonya'da, askeri faşizmin kadrolarına mesafeli Baron Kantaro Suzuki'nin başbakan olması da, bizzat Amerikan birimleri tarafından "aşırıcıları by-pass etme ve eğer mümkün olursa barış görüşmeleri için bir zemin yaratma çabası" olarak yorumlandı.
1945 baharında atom bombaları konusu bakan yardımcısı düzeyindeki toplantılarda bile konuşulmuyordu; bu konu son derece gizli yürütülüyordu. Tartışma, asıl olarak, bir barışa ulaşmak için Japonya'nın teslim şartları üzerinde dönüyordu. 12 Nisan 1945'te ölen Başkan Roosevelt de, yerine geçen Truman da "kayıtsız şartsız teslimiyet" demişti. Truman daha sonra bunun 'Japon ulusunun imha edilmesi veya köleleştirilmesi anlamına gelmediği'ni açıkladı. Amerikan yönetimi içindeki tartışmanın odağında, bu kayıtsız şartsız teslimiyetin sonuçlarının açık bir şekilde ilan edilmesi yatıyordu. En önemli konu ise, Japonların tanrı saydığı İmparator'un ne olacağıydı. Üst düzey yöneticilerin hemen hepsi, imparatora dokunulmayacağının açıklanmasını istiyordu. Çünkü Amerikalılar da gayet iyi biliyordu ki (fiilen bakanlık görevini yürüten Dışişleri Bakan yardımcısı Joseph Grew gibi kimileri yıllarca Japonya'da diplomatik görevlerde bulunmuştu), imparatora dokunulmayacağı garanti edilmedikçe Japonlar son neferine ve kanlarının son damlasına kadar savaşacak. Japonların barış arama çabalarında da, Amerikan askeri istihbaratının edindiği bilgilerde ve yazdığı raporlarda da hep aynı şey söyleniyordu: "İmparatora dokunulmayacağı, imparatorluk statüsünün bertaraf edilmeyeceği garanti edilirse Japonlar teslim olmaya hazır." Ama bombaların atılmasına karar veren Truman'ın akıl hocası Byrnes, bütün bu talepleri geri çevirdi. Hadi Uluengin, atom bombaları atılmadan 10 gün önce, Potsdam Konferansı deklarasyonunda Başkan Truman'ın Japon halkına imparatorun kalacağını garantilediğini söylüyor. Yalan. İnternetten de gayet kolay ulaşılabilir Potsdam Deklarasyonu'na: google.com'a girin ve "potsdam declaration" yazın; karşınıza çıkan listenin başında deklarasyon olacak ve siz de Hadi Uluengin'in doğruyu yazmadığını göreceksiniz.
Amerikan Savaş Bakanlığı'nın Askeri İstihbarat Bölümü, 1946'nın Ocağıyla Nisanı arasında yaptığı bir çalışma sonucunda şu raporu verdi: "Atom bombaları hazır olmasaydı veya kullanılmamış olsaydı bile, Japonya, neredeyse kesindi ki, Rusya'nın savaşa girmesi üzerine teslim olacaktı." Ama Truman yönetimi, özellikle atom bombalarının üretiminde son aşamaya gelinince, komünizmin Asya'da da yayılacağı endişesiyle Japonya ile barışın Sovyetler marifetiyle gerçekleşmesine uzaktı. Hadi Uluengin, zırvalıktan başka bir şey olmayan "analiz"inin sonunda, "İşte nükleer silah kullanımını bu askeri ve siyasi tarih çerçevesine oturtmak gerekiyor" diyor. Ne elim ki, yazdıklarının tarih olduğunu sanıyor ve bu "tarih"in de esas çerçeve olduğunu zannediyor. Alakası yok. Atom bombaları, çok ayrıntıya girmeyeyim, savaşı bitirmek için değil, savaş sonrası düzenlemede baskın bir rol üstlenmek için atıldı. Avrupa'da yayılan Kızılordu'ya gem vurmak için. Yalta ve Potsdam konferanslarında masaya yatırılan dünyayı nüfuz alanlarına bölme konusunda hakim konumda olmak için. Yıldırmak için. Sovyetler'in Avrupa'nın bir kısmını Nazi ordularından kurtarıp nüfuz alanına katması gibi Asya ve Japonya'yı da Japon faşizminden sıyırıp nüfuz alanına katmasının önüne geçmek için. Ve Soğuk Savaş dünyası işte bu atom bombalarının mantar bulutları altında şekillendi. Uluengin, "ahlakiyatçı lafazanlığı unutun" diye nasihat ederken kendisi lafazanlık nitelemesinin bile değerli kaçacağı bir durumda olduğunu nasıl bilmiyor? Peki, öğrenmeyi ayıp saymıyorsa belki bundan sonra gayret eder, ama içinde bulunduğu insanlık durumunu ne yapacağız? Haziran'daki yazısında, atom bombalarının atılmasının "insani bakımdan da iyi bir şey" olduğunu söylüyordu. Şimdi biraz törpülemiş bu görüşünü, "genel insanlık tarihi açısından "ehven-i şer" bir "olumluluk(!) addediyorum" demiş. Demiş de, neden böyle düşündüğünü açıklamamış. Hadi Uluengin'in üslubu, insaniyetini ele veriyor aslında; önceki yazısında, Japon faşizminin Asya'da yaptığı barbarlıkları hatırlatıyor ve "Ama, eh işte tepesinde bomba patladı ya, meğersem Japonya "masum"muş! Yağma yok, takımadalar devleti ne "mazlum", ne de 'masum'dur!' diyor. Yüzde 90'dan fazlası sivil yüzbinlerce insanın öldüğü, bir o kadarının yaralanıp hastalandığı, bombanın verdiği arazları kuşaktan kuşağa geçirdiği olmasa da olacak bir trajediye uğramış insanlardan böyle söz edilebilir mi? Hadi Uluengin, kendini orijinal zanneden ve bunun ticaretini yaptığı için orijinallik gösterme peşinde. Atom bombalarını savunmasının 'orijinal olmak budalalığından' kaynaklanmadığını söylerken zaafını işaret ediyor aslında. Zaaflar, böyle yokmuş gibi yapmayla veya bunun bir budalalık olduğunu kabul etme kamuflajıyla bertaraf edilemez. Yazarımız, üç beş satır önce de şunu söylüyor: "Yine biliyorum ... "tüm dünya binbir törenle o melun günü anarken, her halde sen de "orijinalliği" bu haltı desteklemeye vardıracak değilsin" diyeceksiniz. Hayır, yanıldınız, "var-dı-ra-ca-ğım"! Bu yazarımız, ortalıkta uçuşan fikirlerle çocukça inatlaşmayı bir orijinallik zannettiği için (bunu hâlâ yutturabildiği insanlar var mı?) bu yazdıklarını da orijinal sanıyor. Bu gibilerden Amerika'da da yetişiyor. Ama bombanın henüz atıldığı sıralarda, daha elde çok az bilgi varken ve gelen bilgiler de kesinlikle tek elden çıkmış ve son derece övücü olmasına rağmen ve gazeteler ve televizyonlar haber diye bunları verirken bile kimi gazete ve radyo yorumcuları (bugün bu kadar bilgi ortadayken Manhattan Projesi'nin şefi General Leslie Grove'un elinde oyuncak olmuş gazetelerin söylediğini söyleyerek orijinal olduğunu sanan Uluengin'in meslekdaşları?!) atom bombasının kullanılmasını sorguluyordu. Tek bir örnek cümleyle yetineceğim: ABC'den Don Goddard, bir haritaya bakıp Hiroşima'nın en azından sadece askeri bir hedef olmadığını anlayınca şunu söylemiş: "Hepimiz anlamalıyız ki, bir Frankeştayn yarattık." Hiçbir şey Japon faşizmini mazur gösteremez, Hiroşima ve Nagasaki'de yüzbinlerce insanın ölmesi de. Ama Hiroşima ve Nagasaki'de yüzbinlerce insanın feci bir şekilde ölmesi de Hadi Uluengin'in yaptığı gibi mazur gösterilemez. Böyle bir denkleme dayanarak hesaplaşmaya girersek, dünyadaki bütün insanların ölmesine, öldürülmesine varırız. Bir boğazlaşmadan başka bir şey beklenemez. Ve dünyada olan şey de zaten, tedricen de olsa, budur. Hadi Uluengin zihniyetinin sayesinde.
Birleşik Devletler halkının haberdar olmadığı gelişmeler yakın gelecekte ülkenin selametini etkileyebilir. Atom enerjisi üzerine çalışan biz bilim adamları, son zamanlara kadar Birleşik Devletler'e atom bombası atılabileceğinden ve tek çarenin aynı yöntemle karşı saldırı olabileceğinden korkuyorduk. Bugün, Almanya'nın yenilmesiyle, bu tehlike önlendi. Japonya'ya böyle bir saldırı haklı olamaz, en azından Japonya'ya teslimiyet şansı tanınmadıkça ve savaştan sonra Japonya'ya uygulanacak yaptırımlar ayrıntılı bir şekilde halka duyurulmadıkça. Bu açıklamadan sonra Japonya hâlâ teslim olmayı reddediyorsa bombaya mecbur kalınabilir. Doğanın bu yeni keşfedilen güçlerini imha amaçlarıyla kullanıma sokan bir ülke, hayale sığmayan büyüklükte bir felaketler çağının kapısını açma sorumluluğunu taşımak zorunda kalabilir. Savaştan sonra dünyada, bu yeni tahrip araçlarının rakip güçlerin denetiminde olmasına izin veren bir gelişmeye izin verilirse, diğer ülkelerdeki şehirler yanında Birleşik Devletler'deki şehirler de sürekli olarak bir ani yok olma tehlikesi altında kalacak. Maddi, manevi tüm Birleşik Devletler kaynaklarının böyle bir gelişmeyi engellemek üzere devreye sokulması gerekebilir. Bu tedbir, atom enerjisinde başı çekmesi nedeniyle, şu anda Birleşik Devletler'in kutsal sorumluluğudur. Eğer bu sorumluluğu ihlâl edersek, ahlakî durumumuz hem dünyanın gözünde hem de kendi gözümüzde zayıflayacak.
Temmuz 1945'te...Savaş Bakanı Stimson ... hükümetin Japonya'ya atom bombası atmaya hazırlandığını bildirdi. O konuyla ilgili olguları sıralarken, ben bir elem hissine kapılmıştım ve ona ciddi kaygılarımı aktardım. Çünkü, birincisi, Japonya'nın zaten yenilmiş ve bombalamanın tamamen gereksiz olduğuna inanıyordum, ve ikincisi, kullanımının artık Amerikalıların hayatlarını korumak için zorunlu olmadığını düşündüğüm bir silahın devreye sokulmasıyla ülkemizin uluslararası kamuoyunu şoke etmekten kaçınması gerektiğini düşünüyordum. Japonya'nın, bu sırada, asgari itibar kaybıyla teslimiyet yolları aradığına inanıyordum. Yaklaşımım Bakan'da derin bir rahatsızlık yarattı. ... Japonlar teslim olmaya hazırdı ve onları bu korkunç şeyle vurmak gerekli değildi.
Bu barbar silahın Hiroshima ve Nagasaki'de kullanılmasının Japonya'yla savaşımızda bize bir faydası yok. Japonlar zaten yenildi ve teslim olmaya hazır... Gelecekteki bir atom savaşının ölümcül etkileri korkutucu. Onu ilk kullanan olmakla, Karanlık Çağlar'ın barbarlarıyla aynı etik standartları benimsemiş olduk. Bana böyle savaşmak öğretilmedi ve savaşlar kadın ve çocukları yok ederek kazanılamaz.
Şuna kaniyim ki, Başkan olarak siz Japon halkına bir kısa dalga yayınla seslenerek, teslim olurlarsa İmparatorlarını tutabileceklerini, bunun (militaristler dışında) kayıtsız şartsız bir teslimiyet olmadığını söylerseniz, Japonya'da barışı sağlarsınız, her iki savaşı da sona erdirirsiniz. (Atom bombaları atıldıktan sonra:) Ayrım yapmaksınız kadın ve çocukları öldüren atom bombası kullanımı ruhumda tiksinti ve isyan yaratıyor. ... Şubat 1945'ten atom bombasının kullanımına ve kullanılmasından öncesine kadar Japonlar görüşmeye hazırdı; bunlar dikkate alınsaydı atom bombaları atmaya gerek kalmayacaktı.
General MacArthur'a bombanın atılması kararına ilişkin soru sorduğumda, kendisine danışılmadığını söyledi. Bomba atmayı askerî anlamda haklı çıkaracak bir şey görmediğini belirtti. Birleşik Devletler, sonradan yapacağını önce yapıp imparatorluk kurumunun korunmasını kabul etseydi, savaş haftalar öncesinden bitmiş olabilecekti.
Deliller gösteriyor ki, hanedanın korunmasına ilişkin bir demeç Mayıs 1945'te verilseydi, Japon hükümetindeki teslimiyet taraftarları geçerli bir nedene ve erkenden net bir karar almak için gerekli güce sahip olacaktı. Teslimiyet Mayıs veya hatta Haziran ya da Temmuz 1945'te, yani Sovyetler Pasifik savaşına girmeden ve atom bombası kullanılmadan önce sağlanabilseydi, kazanan dünya olacaktı.
Daima şuna inandım ki, [Temmuz 1945'te] Potsdam'dan Japon hükümetine gönderdiğimiz ültimatomda anayasal bir hükümran olarak imparatorun korunmasına işaret etseydik ve gelecek Japon hükümetinin makul bir şekilde hammaddelere ulaşabileceğini belirtseydik, kabul edilecekti... Savaş bittikten sonra, o zamanki hükümetin ültimatomu reddeden kararıyla irtibatlı bazı Japon görevlilerle konuştuğumda bunu anladım. Bombalamaya gerek kalmaksızın, bizim için tamamıyla tatminkâr bir şekilde Japonların teslim olmalarını sağlayacak fırsatı kaçırdığımıza inanıyorum.
Donanma Bakanı James Forrestal'a kullanılmadan önce, Japon gözlemcilerin silahın dramatik etkilerini görebilecekleri bir yerde bir gösteri düzenlenmesini önerdim. Çünkü, aslen, benim de aralarında olduğum birçok kişi için savaş hemen hemen bitmişti. Japonlar hemen hemen şartlı teslimiyete hazırdı. Bakan Forrestal bütün kalbiyle öneriyi kabul etti... Savaşın başarıyla sonuçlanması için bir kez kullanılınca dünyanın silahlanmasına yol açacak böyle bir silah gerekli değildi.
Bütün olguların detaylı bir soruşturmasına dayanan ve kurtulan Japon liderlerin ifadeleriyle desteklenen görüşümüz şudur: Atom bombası kullanılmasaydı bile, Rusya savaşa girmeseydi bile ve bir işgal tasarlanmasaydı bile, en büyük ihtimalle 1 Kasım 1945'te ve kesinlikle 31 Aralık 1945'te Japonya teslim olacaktı.
Onları barış başvurusundan veya planlarını açık etmekten alıkoyan, iki konudaki kuşkularıydı. Birincisi, kayıtsız şartsız teslimiyetin ne anlama geldiğini ve yenilgiden sonra onlar için planladığımız kaderi bilmek istiyorlardı. İkincisi, teslimiyetten sonra İmparator'un tahtta kalacağına dair bizden teminat almaya çalışmışlardı. ... Potsdam Bildirisi, kısaca, daha fazla kan akıtılmasını önlemek için yaptığımız herşeyi mahvetti... Tam Japonlar şartlı teslimiyete hazır oldukları sırada, biz daha da ileri giderek dünyaya gördüğü en tahripkâr silahı tanıttık, ve Rusya'nın Doğu Asya'ya yayılmasına izin verdik... Washington, Japonya'ya şans tanındığına ve şimdi atom bombasını kullanmanın zamanı olduğuna karar verdi. Yanlış bir karardı. Stratejik nedenlerle yanlıştı. Ve insani nedenlerle yanlıştı.
İhtiyacımız olmadığında ve ihtiyacımız olmadığını bildiğimizde ve ihtiyacımız olmadığını bildiğimizi bildikleri anda, onları iki atom bombası için bir deneme amacıyla kullandık. 09.08.2005 |
















