Bozbent Dağı'nın derinliklerinde bulunan bir tabloKaraca Mağarası. Doğanın boyarken pek cömert davrandığı bir tablo.Belki de bu yüzden Gümüşhane'nin baş tacı.
Karaca Mağarası 105metre uzunluğunda ve özellikle damlataş oluşumları bakımından çokzengin. İçerisindeki sarkıtlar, dikitler, sütunlar, org desenliduvarlar, bayrak şekilleri, perde damlataşları, mağara çiçekleri,mağaraincileri, filkulakları, traverten havuzları, travertenbasamakları, mağaragülleri ve daha birçok oluşum bu küçük mağarayısüslüyor. Çok değişik renklerdeki travertenlerin varlığı ise onlarıoluşturan suyun içerisinde demir ve magnezyum gibi çok çeşitliminerallerin bulunduğunu gösteriyor.
Gümüşhane'nin 17 kilometre kuzeybatısında, Torulilçesine bağlı Cebeli köyünün Karaca Mahallesi'nde. Trabzon-Gümüşhaneyolu üzerinden derin, etkileyici bir vadinin tabanında tünelleri ardıardına geride bıraktıktan sonra bir tabela gözümüze ilişiyor `KaracaMağarası'. Tabelanın gösterdiği yöne saptıktan sonra tırmanmayabaşlıyoruz. Dört kilometrelik yolda keskin dönüşler, virajlar birbirinitakip ediyor. Muhteşem manzarasıyla bitmesini hiç istemediğimiz yol,sonunda bizi mağaranın hemen aşağısına ulaştırıyor. Aracımızı parkediyoruz. Mağaraya doğru yürümeden bütün ihtişamıyla ayaklarımızınaltındaki vadiyi izliyoruz.
Karaca Mağarası bugünkü durumuna gelene kadarmilyonlarca yıl süren iki farklı aşama geçirmiş. Bunlardan ilkimağaranın oluşum aşamasıdır. Bu dönemde yüzeyden sızan sular çürümüşbitki artıkları arasından ve topraktan geçerken karbondioksitçezenginleşip yeraltı suyuna katılır bu su taban seviyesi hizasındayeraltındaki güzergâhı boyunca ilerlerken zeminde çözülmelere sebepolur. Akan su kireçtaşını bir sanatçı titizliğiyle içten içe eriterekmağaranın esas şeklini ortaya çıkarır. İkinci aşamada, bölgedeki suseviyesinin alçalmasına bağlı olarak mağaranın kaba şekillenmesi biterve mağaranın esas güzelliğini oluşturan ince işçilik başlar.
Bu dönemde mağaranın büyümesi sona erer, bunakarşılık damlataşı oluşumu hızlanır. Bir santimetre damlataşın ortalamaelli altmış yılda oluştuğu düşünülürse metrelerce yüksekliğe sahipsütunlar, sarkıtlar, dikitler mağaranın bu ikinci aşamaya günümüzden çokönce geçtiğini gösterir.
Yatay olarak ilerleyen mağara elipsşeklindeki dört salonun birleşmesinden meydana geliyor. Fakat busalonlardan ikisi çatlaklardan sızan suların oluşturduğu travertenlersonucu birbirinden ayrılmış ve salon sayısı altıya çıkmış. MağarayaĞturnikeleri geçtikten sonraĞ huni şeklinde bir ağızdan giriliyor. Hemensonrasında ilk salona varılıyor. Yirmi sekiz metre uzunluğunda, yirmibeş metre genişliğindeki bu salonda göze ilk çarpan oluşum, salonu ikiyeayıran org şeklindeki traverten. İlk başta tavan alçak olmasına rağmenilerledikçe tabanın alçalması sonucu tavan on metre kadar yükseliyor.
Salonun doğu duvarını oluşturan bu org şeklindekitravertenin ucundan merdivenle diğer salona iniliyor. Yirmi yedi metreuzunluğunda on dokuz metre genişliğindeki bu salon belki de mağaranın engüzel bölümü. Tavandan birer mızrak gibi fırlayan uzun sarkıtlar,devasa sütunlar, duvarları kaplayan travertenler ile doğanın birbaşyapıtı burası. Sola dönüp mağaranın kuzeyindeki 2 Numaralı Salon'agiriyoruz. Yine olağanüstü bir görüntü. Gerçi mağaranın diğerbölümleriyle kıyaslandığında oluşumlar biraz daha seyrek. Salonun doğuduvarını kaplayan traverten ve onların üzerinden fışkıran bembeyazheliktit oluşumları görülmeye değer güzellikte. Sonra tekrar büyüksalona dönülüp biraz merdiven çıkmak gerek. Merdivenlerin sonundakiplatformdan, girişine izin verilmeyen iki salondan biri görülüyor.
Dört kişi 3 Numaralı Salon'a doğru ilerliyoruz. Busalona yaklaşık üç metrelik bir yükseltiden tahta merdiven yardımıylainiliyor. Salonun turizme açılmamasının nedeni bu inişin başında bulunansarkıt ve dikitlere zarar gelmesini engellemek. Gerçekten takdiredilecek bir davranış. Hele turizme açılan bazı mağaralarda galerigenişletmek için dinamitlerin patlatıldığını düşünürsek...
Hemenaşağıda mağaranın en büyük gölü bizi bekliyor. Gölün derinliği bazıyerlerinde bir metreye ulaşıyor. Çevresi, boyu iki metreye varan dikitve travertenlerle süslü bu gölü geçtikten hemen sonra yine küçük bir gölkarşımıza çıkıyor. Göl, yan yana onlarca dikitle çevrili.
Geri döndüğümüzde, girişte bilet kesen bekçi bizibekliyordu. Biraz konuşuyoruz. Kendisi Kağızmanlı. Sözlerindenmağaralara ne kadar ilgili olduğunu anlıyorum. Bize bildiği kadarıyla bumağaranın oluşum sürecini anlatıyor. Fakat hâlâ çözemediği bir durumvar: Mağaranın büyük salonunda yetişen ufak yoncalar! Bu konuda bendenyardım istiyor. Mağaralar karanlık ve genelde soğuk ortamlar olduğu içinbitki yetişmez. Çünkü bitkinin besin üretmesi için gerekli olanklorofiller güneş ışığı bulunmadığından oluşamazlar. Ancak tohumlarmağaraya bir şekilde sürüklenip girerse, yapısında bulunan endospermdenaldığı besin bitene kadar yaşayabilirler. Fakat buradaki yoncalaryeşermiş bile! Bunun bir tek sebebi var. Mağaranın yanlışışıklandırılması. Yüzeyden sızan suların getirdiği tohumlar özelliklemağarayı aydınlatan projektörlerin yanında uygun sıcaklığı ve ışığıbuldukları için yeşerebiliyorlar.

Daha önce bu ışıkların çevresindeyosunlaşmaların olduğuna çok rastlamıştım ama gerçek bir bitkininyeşerdiğine ben de ilk defa tanık oluyorum. Bundan kaçınmanın tek yolumağarada, ısı veren ışık kaynakları yerine ısı vermeyen (soğuk)sistemler kullanmak ve ışıkları da sadece gerek duyulduğunda yakmak.Ancak o zaman mağaranın mikroklimasının bozulması bir ölçüdeönlenebilir. Zira mikroklimanın bozulması sadece mağarada yosunlarınoluşmasına ve bitkilerin yetişmesine sebep olmuyor, aynı zamandamağaranın yüzde seksene varan nem oranını önemli ölçüde düşürereksarkıt, dikit ve travertenlerin de kuruyup kararmasına neden oluyor. Buufak sorun haricinde mağara turizme açılan diğerlerine nazaran oldukçagüzel projelendirilmiş. Özellikle diğer mağaralarda katliam boyutunavaran `her tarafa beton dökelim' mantığından uzak durulmuş. Bunun yerinemağaranın orijinalliğini pek bozmayan ahşap iskele tercih edilmiş.