'Büyük' veya 'Deli' I. Petro, 1703 yılında, Neva deltasının üzerinde yeni bir kent kurulmasını buyurmuş ve kenti şekillendirme görevi de İtalyan mimar Domenico Trezzini'ye verilmiştir. Yüz binlerce işçi, İsveçli savaş esiri, köle, taş ve tuğla ustası inşaat için görevlendirilmiştir. Bataklığın üstüne binalar inşa edebilmek için milyonlarca kazık çakılmıştır. Cetvelle çizilmiş caddelerinde yürürken, saraylarla süslenmiş meydanlarında dolaşırken, granitle döşenmiş rıhtımlarında kanalları seyrederken, rococo, barok ve neoklasik tarza inşa edilmiş evlerin önünden geçerken, tüm bedeninizi soğuk bir rüzgârın sarmaladığını hissedersiniz. Aslında sizi sarmalayan kentin kollarıdır. St. Petersburg bazen rüzgâr, bazen güzelce bir kadın, bazen eşsiz bir tablo, bazen güzel bir beste olup sizi kucaklar, içine alır, kendisine âşık eder. Tıpkı sizden öncekilere yaptığı gibi. Bu kent, solgun ışıklarıyla Çaykovski'ye, Korsakov'a, Mussorgski'ye besteleri için ilham verdi. Gogol bu kentte, ünlü eserleri Müfettiş'i ve Ölü Canlar'ı yazdı. Şair Puşkin, kentin en güzel kadını olan karısının onurunu korumak için bu kentin bir köprüsünde düello edip can verdi. Dostoyevski, Yeraltından Notlar ile Suç ve Ceza'da bu kentten uzun uzun bahsetti. Nedense onca seven arasından bir tek Dostoyevski kente karşı öfkelidir. Ünlü yazar bu öfkesini Suç ve Ceza'da, Svidrigylov'un ağzından şöyle dillendirir: 'Burası yarı deliler kenti azizim. Yeryüzünde insan ruhları üstünde Petersburg kadar karanlık, keskin ve garip etkiler yapan başka bir kente çok az rastlanır.' Öte yandan ülkenin en sevilen şairi Puşkin, kenti dizelerinde ölümsüzleştirir: 'Ey kent hayranım sana/ Petro'nun şaheseri seni seviyorum/ Yapıların uyumuyla ırmağın akışını/ granit taşından rıhtımlarını/ dövme demirden parmaklıkları/ Aysız ama aydınlık gecelerinde gördüğüm düşleri/ Gece lambamı yakmadan okuyup yazdığım odamı/ ve penceremden görülen ıssız sokaklarla Amirallik Binası'nın altın okunu seviyorum.' Ekim Devrimi'nin ünlü karargâhı Smoilniy Enstitüsü'nün bir zamanlar kentin soylu kızlarının eğitim gördüğü bir leydilik okulu olduğunu; Ermitaj Müzesi'ne giderken geçtiğiniz meydanda tarihin yazdığı en 'Kanlı Pazar'ın yaşandığını; o hayran olduğunuz caddelerde çağa damgasının vuran bir devrimin gerçekleştiğini; bugün lüks mağazaların sıralandığı Nevski Meydanı'nda 1917 yılı temmuzunda yüzlerce kişinin öldürüldüğünü bilmezseniz, kentle ilişkiniz yüzeysel olur. Hele Nâzım Hikmet'in, 'Neva Nehri'nde buzlar kızarırken/ onlar çocuk gibi iştahlı/ rüzgâr gibi cesur/ Kışlık Saray'a gidecekler/ Ve demir, kömür ve şeker/ ve kırmızı bakır/ ve mensucat/ ve sevda ve zulüm ve hayat...' mısralarıyla başlayan şiirini, Neva Nehri'nin buzlu sularına bakarak söylediğinizde, St. Petersburg'un kan olup damarlarınızda aktığını hissedersiniz. O zaman yüreğinizin kanatlanıp, kentin bir damına konacağından ve artık hep orada kalıp, St. Petersburg'u size hatırlatacağından emin olabilirsiniz. O andan itibaren kendinizi, kentin karasevdalısı sayabilirsiniz artık. MEHMET YAŞİN / Atlas Ocak 2010, sayı 202 |














