Yolculuğun ilk etabı üç saat sürdü. Uçak Helsinki'ye doğru alçalırken pencereye başımı dayayıp manzarayı seyrettim. Her yer bembeyazdı. Kar sadece dev sedir ağaçlarının tepelerini açıkta bırakmıştı. Damlar, yollar, göller, nehirler karın altında görünmez olmuştu. Bu gezide baskın renk beyaz olacaktı anlaşılan. Havaalanında bir süre bekledikten sonra bizi daha da kuzeye götürecek ikinci uçağa bindim. Uçağın merdivenlerinden inerken soğuğun ilk tokadını yedim. Önce gözlüğümün camları dondu, ardından bıyık ve sakalım, sonra da burnumun içi. Terminalin kapısındaki termometre eksi 28 dereceyi gösteriyordu. Terminalin sıcağından yüzümdeki tüm buzlar eriyince birden sırılsıklam oldum. Bu donma ve erime işlemi gezi boyunca sürüp gidecekti. Bavulları yüklenen minibüs bir karış buz tutmuş yolda oldukça hızlı gidiyordu. Tedirgin olduğumu gören rehber, sürücülerin bu yollara alışık olduğunu söyledi. Kış günleri yola tuz dökmek, tekerleklere zincir takmak Finlandiya'da yasaktı. Kar lastikleri yeterli oluyordu. Yarım saat sonra bölgenin en büyük kasabalarından olan Saariselka'ya vardık. Buranın nüfusu 300 kişiydi ve oldukça kalabalık sayılıyordu. Çünkü Laponya'da kilometrekareye düşen insan sayısı biri geçmiyordu. Ertesi sabah güneşli bir güne uyandım. Güneşli ama daha soğuktu. Yine kat kat giyinmiştim. Ayaklarımda bu yolculuk için aldığım kar botları vardı. Ellerimi kürklü eldivenlerimin içine saklamıştım. Başıma ise sadece gözlerimi açıkta bırakan yünlü bir başlık takmıştım. Bu kadar sıkı giyinmemin sebebi, bugün köpeklerin çektiği kızakla uzun bir yolculuk yapacak olmamdı. Bizimle birlikte olacak rehber, 'Böyle olmaz, bu giysilerle donarsın' deyince şaşırıp kaldım. Daha kalın nasıl giyinebilirdim ki? Beni bir binaya götürüp çoraptan eldivene, bottan bereye yeni giysiler verdi. Onları giydiğimde astronotlara dönmüştüm. Kulübelerinin önünde bekleşen kızak köpekleri bizi görünce deliye döndüler. Kızağa koşulacaklarını anlamışlardı. Bir an önce bu yolculuğa çıkmak için yeri göğü inletiyorlardı. Rehber içlerinden altısını seçip getirdi. Teker teker kızağı çekecek ipe bağladı. Hayatımda ilk kez kızak kullanacaktım. Rehber nasıl fren yapacağımı, köpeklere nasıl emir vereceğimi, virajlarda ne yana yatacağımı, kızak devrilirse ne yapacağımı anlatıp dizginleri elime tutuşturdu. Laponya'nın en büyük parkalarından Urho Kekkonen Ulusal Parkı'ndaki zorlu yolculuk beş saat kadar sürecekti. Parkta tüm sesler karların altında kalmıştı sanki. Mutlak sessizlikte üç saat gittikten sonra bir kulübede yemek molası verdik. Rehber ortadaki ocağı yakıp somon çorbası pişirdi. İkinci etap iki saat sürdü. Eksi 32 derecede yaptığım bu yolculuk sonunda iliklerime kadar donduğumu hissettim. Daha sonraki günlerde kayın ormanlarında, kâh kar motosikleti ile kâh rengeyiklerinin çektiği kızaklarla dolaştım. Hiç batmayan ay ışığı altındaki aydınlık gecelerde kuzey ışıklarının yolunu gözledim. Bir hafta süren dondurucu yolculuk sonunda yaşamımda birçok ilki gerçekleştirdim. Şimdi aynı toprakların karsız halini görebilmek için yaz aylarının gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum. MEHMET YAŞİN / Atlas Mart 2009, sayı 192 |
















