Geçen ayki yola çıkışlarımdan birinde Fransa'ya gittim. Gezimin amacı karmaşık değildi: Bordeux çevresinde dolaşıp yöre şaraplarının ve yemeklerinin tadına bakacaktım. Yani baştan sona bir keyif gezisi olacaktı bu gidiş. Ama yolculuk öncesinde zorlandım. Larousse Gastronomique, şarap ansiklopedileri, gezi anıları, Montaigne'in Denemeler'i, günceler... Üç günlük geziye bir haftada yüzlerce sayfa okuyarak ve onlarca sayfa not alarak hazırlandım. Çünkü şarap ve yemek konusu bilgi isterdi, ciddiyet isterdi. Asla yanlışa gelmezdi. Bordeux havaalanından kiraladığım küçücük bir arabayla yola düştüm. Önce Gironde Irmağı ile okyanus arasındaki yoldan kuzeye çıktım. Buraya ilk kez geliyordum ama tabelaların çoğu yabancım değildi. Üstünde yazılı olan köy, kasaba ve şato isimleri uzun yıllardan beri hep karşıma çıkıyordu: St. Estephe, Pauillac, St. Julien, Litrac, Moulis, Margaux... Dünyanın en pahalı şarap şişelerinin üstünü süsleyen isimlerdi bunlar. Sonra bağları gördüm. En lezzetli şarapların sıkıldığı bağları. Yeni çıkan yaprakları ile yeşil bir denize benziyorlardı. Uçsuz bucaksız, yeşil bir okyanus. Petit Verdot, Cabarnet Sauvignon, Merlot, Cabarnet Franc, Savignon Blanc… Bu denizin kıymetli ve lezzetli dalgalarıydı. Her bağın ortasında bir şato vardı. Kimi gerçek şatoydu, kimi bağ evi irisi kadardı. Margaux Şatosu'nun önünde arabayı park ettim. Bu sarı benizli şatonun şarabından bugüne kadar ancak birkaç kadeh içebilmiştim. Öyle yanına yaklaşılabilen şaraplardan değildi. Sonra kuzeydeki Pauillac'a gittim. Gironde Nehri'nin halicinde yer alan bu bölgede, dünyanın en pahalı şarapları üretiliyordu. Latour Şatosu, Lafitte Şatosu, Mouton Rothschild Şatosu bu bölgenin sınırları içindeydi. Şarap dünyasının dev isimleriydi bunlar. Rothschild'lerin yeşil camdan sarayı, köyün ortasında pırıl pırıl parlıyordu. Asırlık evler, çınarlar, kestane ağaçları yeşil camın üstüne düşen görüntülerini gururla seyrediyorlardı. Gezinin bir başka gününde, yine bağ denizinin ortasında bir ada gibi duran St. Emilion'a sığındım. Hiç bozulmamış bu ortaçağ kentinde, Merlot üzümünden damıtılmış kadife gibi yumuşak şarapları yudumladım. Macaron ve Canales'lerle damağımı tatlandırdım. Sonra Sarlat'nın yolunu tuttum. Burada şarap ön planda değildi. Ama Fransa'nın milli lezzeti kaz ciğeri, bu alımlı ortaçağ kasabasının etrafındaki köylerde yapılıyordu. Andre Malraux sayesinde bugünkü görünümünü koruyan Sarlat'da her yemek yüksek derecede kolesterol içeriyordu. Tabii ki bu tehdide aldırmadım ve tatlı Monbazillac şarabı eşliğinde, üstüne kaz ciğeri sürülmüş ekmek dilimlerini afiyetle yedim. Yine bu yörede 'siyah elmas' denen kurutulmuş siyah mantarın da doya doya tadına bakmayı ihmal etmedim. Son gün Bordeux'da geçti. Ünlü denemeci Montaigne'in belediye başkanlığı yaptığı kenti, içime sindirebilmek için burada daha uzun süre kalmam gerektiğini, bir kahvede Lillet içerken fark ettim. Onun için de tanıma telaşına kapılmadan sokaklara daldım çıktım. Bu gezi tahmin edebileceğiniz gibi çok keyifli ve lezzetliydi. Yazı: Mehmet Yaşin (myasin@hurriyet.com.tr) / Atlas Haziran 2008, sayı 183 |
















