Özellikle 15. yüzyıl yaşantısını, kentleri, sokakları, günlük alışkanlıkları anlatan yerli kayıtların sayısı az. Olanları da Osmanlıca bilmediğim için ben okuyamam. Arada bir yabancı gezginlerin, elçilerin, görevli askerlerin, bilim adamlarının Türkiye hakkında yazdıkları kitaplar elime geçer. Onların kaleminden 'bizi' öğrenmek ilgimi çeker. Neyin ne kadar abartıldığını bilmesem de bu kitapları dikkatlice okumaktan kendimi alamam. Meraklıların aklında olsun diye bunlardan bazılarını aktarmak istiyorum: Gerard de Nerval, Doğu'da Seyahat; Joseph de Tournefort, Tournefort Seyahatnamesi; Mary Lee Settle, Anadolu'da Bir Zaman Çemberi; Fred Burnnaby, At Sırtında Anadolu; Suraiya Faroqhi, Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam; Miss Pardoe, Şehirlerin Ecesi İstanbul; Pierre Gilles, Antik Dönemde İstanbul... Bunlar elimin altındakiler. Bir bu kadar da unuttuklarım var. Son olarak Ogier Ghislain De Busbecq'in Türk Mektupları'nı (Doğan Kitap) okudum. Avusturyalı diplomat ve yazar Busbecq 20 Ocak 1555'te İstanbul'a gelmiş, Osmanlı İmparatorluğu'nun en ihtişamlı devrinde başından geçenleri dostlarına gönderdiği dört uzun mektupta anlatmış. Şehzadelerin taht kavgaları ve feci sonları, sokaklarıyla, evleriyle, insanlarıyla Kanuni'nin İstanbul'u, Anadolu'su, Rumeli'si, Türklerin hayvanlara duyduğu sevgi, batıl inançları, yeme ve içme alışkınlıkları... Türk Mektupları'ndan bazı satır başları aktarıyorum: 'İstanbul'da ilk istediğim şey Ayasofya Kilisesi'ni ziyaret etmekti. Bunun için hususi izin gerekiyordu. Zira Türkler bir Hıristiyan girerse ibadethanenin mundar olacağına inanıyorlardı... Şehrin bulunduğu mevkiye gelince, burasını tabiat sanki dünyanın başkenti olmak üzere yaratmıştı... Deniz balıkla dolu. Boğaz'dan geçen balıklar öyle büyük ve kalabalık sürüler halinde yolculuk yaparlar ki, onları bazen elle tutmak dahi mümkündür. Uskumru, ton, tekir ve kılıçbalığı mebzul miktardadır...' 'Size unutmamam gereken bir içkiden bahsetmek istiyorum. Kuru üzümü öğütüp sıkarak bir tahta fıçıya koyuyorlar. Üzerine belli bir miktar su ilave ederek karıştırıyorlar. Sonra üstünü itina ile örtüp, mayalanması için iki gün dinlendiriyorlar. Eğer mayalanma gecikirse içine şarap tortusu katıyorlar. Üç dört gün için çok lezzetli bir içki. Hele bol karla soğutulursa daha da lezzetli oluyor...' 'Türkler karılarının iffetine diğer milletlerden daha çok önem verirler. Bu nedenle onları eve kaparlar ve öyle saklarlar ki kadınlar neredeyse gün ışığı görmez. Eğer sokağa çıkmaları gerekirse o derece örtülü ve kapalı gönderirler ki, yoldan geçenlere hayalet gibi görünürler. Türkler, en ufak bir güzelliğe veya gençlik cazibesine sahip olan kadına erkeklerin arzuları tahrik olmadan ve onu hayalinde lekelemeden bakabildiğine inanmazlar. İşte bu nedenle bütün kadınları kapalı tutarlar...' Bugünü daha iyi anlamak için geçmişteki yaşam biçimlerini bilmek gerekir. O zaman neyin ne olduğunu daha sağlıklı yorumlayabiliriz. Geçmişi anlatan kitaplar, şimdiyi aydınlatır. Mehmet Yaşin / Atlas Mart 2008, sayı 180 |














