|
Bugüne kadar bu düşümü hiç gerçekleştiremediğimi de bilmenizi isterim. Gitmelerimin (veya gezmelerimin) hep bir amacı olmuştur. Hep bir şeyin peşine takılmışımdır. Aslında bir amaç uğruna çıkılan yolculukların sonunda, ağzına kadar bilgi ile dolu bir beyinle dönmenin verdiği keyfi, hiçbir şeyde bulmadığımı itiraf etmeliyim. Dünya yolculuk tarihi, böylesine ilginç amaçlı yolculuklarla dolup taşar. Son okuduğum Renkler adlı kitap bunlardan biridir. Kitapta, sosyal antropolog Victoria Finlay'ın, renklerin peşine takılıp tüm dünyada, kuş uçmaz kervan geçmez köşelerde yaptığı yolculuklar anlatılır. Finlay, bu yolculuklarda neler öğrenmez ki! Deniz salyangozlarının gözyaşlarının mor olduğunu, hintsarısının ineklerin idrarında bekletilmiş mango yapraklarından üretildiğini, zümrüt yeşilinin yeşillerin en parlağı olduğunu, en tehlikeli zehirlerin bu rengi taşıdığını, bu yüzden kullanılmasının yasaklandığını... Victoria Finlay, renklerin peşinde koşuştururken sadece renk öyküleri ile donanmaz. İlginç coğrafya parçaları, dost insanlar, şimdiye kadar görmediği birçok bitkiyle de tanışır. Yolculuklarının amacı hep renktir ama o renkleri sarmalayan yaşantılar ve mekânlar da not defterinin sayfalarında uzun uzun yer alır. Hollanda pembesinin, hintsarısının, Sinop kırmızısının, Sienna kahverengisinin, söğüt kömüründen elde edilen siyahın, kalay ve kurşun beyazının öykülerinin peşinde tüm dünyayı dolaşan Victoria Finlay, yolculukları sonunda cevizin kaç tonu olduğunu, sağlıklı bir karaciğerin renginin nasıl olması gerektiğini, ideal organik çileğin renginin farklılığını, pastaların renklerinin nasıl ölçülmesi gerektiğini de öğrenir. Kimine göre lüzumsuz sayılacak bu bilgiler, dünyada pek çok kişinin yaşamdan keyif almasını sağlar.
Yemeklerin peşinde koşarken daha neler öğrenmedim ki! Örneğin en iyi kuru fasulyenin yüksek yaylalarda yetiştiğini, çiftleşme zamanı keçi eti yenmeyeceğini, mavi yengeçlerin pişince kıpkırmızı olduklarını, Kars'ın ünlü yemeği kaz tandırını yapmadan önce, kazın tuzlanıp kurutulması gerektiğini, gravyer peynirinin iyisinin, dana şirdeninden elde edilen maya ile yapıldığını, yanık dondurmadaki is kokusunun nereden geldiğini, en iyi katmerin nerede yapıldığını, cilveli çayın nasıl demlendiğini... Çıldır Gölü'nün balıkçılarının peşine düşüp gölden çıkan balıkların tadına bakarken gölün sesini duydum. Derinlerden gelen bir inleme sesiydi bu. Bir balıkçı gölün donmaya başladığı gecelerde bu sesin inek böğürtüsünü andırdığını, tüm çevrede yankılandığını söyledi. İçimden 'göl donarken acı çekiyor ve inliyor' diye geçirdim. Çıldır'a buzların altındaki balıkların tadına bakmaya gitmiştim, orada gölün konuştuğunu öğrendim. Mehmet Yaşin / Mayıs 2007, Sayı 171 |
















