|
Çünkü tarifi zor bir sesti. Önce uzaklarda, gölün ortasında siyah iki nokta gibi görünen balıkçıların, buzu kırarken çıkarttıkları sesin yansıması zannettim. Yanılmışım. Gölün sesiymiş meğerse. Buz sıkıştırdıkça diplerden böyle sesler gelirmiş. Yaşlı balıkçı sesi dinlediğimi görünce lafa girip anlatmıştı: 'Bu sesi bir de göl donmaya başladığında dinlemen lazım. Göl boğalar gibi acı acı böğürür. Hele geceleri bir dinlesen! Sanırsın ki binlerce boğa bağıra bağıra gölde boğuluyor...' Göl donarken acı mı çekiyor acaba diye sordum kendime. Cevabını bilmediğim, kimsenin de bilemeyeceği bir soruydu bu. Ay ışığında, kırbaç gibi acıtan bir ayazda, böğüren bir göl. Sadece bunu seyretmek için ta buralara gelinir diye düşündüm. Çıldır'a kavuşabilmek için Kars'tan yola çıkmıştım. Oysa bir buçuk saat önce İstanbul'dayım. Şimdi Türkiye'nin en doğusunda yol alıyordum. Uçaklar yakın ediyordu uzağı artık. Hem uzak neresiydi? İstanbul'da yaşayan bizlere göre buralardı. Buralarda yaşayanlara göre ise İstanbul uzaklardaydı. Ben uzaktan uzağa gelmiştim demek ki! Çıldır'ın buzu ilk bakışta fark edilmiyordu. Kıpırtısız, çarşaf gibi sakin bir su görünümündeydi. Sütlimandı yani. Ama çoktan donmuştu. Sular kalın buzların altına saklanmıştı bile. İlk defa donmuş bir gölün üstünde yürüyordum. Buzda yürümek çok zordu. Her an tepetaklak olabilirdi insan. Onun için ince kar tabaksına basmamaya gayret ediyordum. Arada bir bastığım yerlerden çatırtı sesi geliyordu. Buzun üstü çatlaklarla doluydu. Bu yüzden adımlarım çok korkaktı. 'Ya kırılırsa' diye içimden geçiriyordum. Yaşlı balıkçı korkumu hissetmişti: 'Korkma bu buz bugüne kadar hiç kırılmadı, kimse gölün içine düşmedi' dedi. 93 yaşındaydı. O dediyse doğrudur diye içimden geçirdim. Koluma girince adımlarım daha cesurlaştı.
Onları izliyordum. Sarıbalık, sazan, siyah benekli alabalık... Kefal ve şafakbalığı nedense ağlara takılmamıştı. İhtiyar balıkçı yine bilgece anlattı: 'Zaten onlardan fazla yoktur...' Ağlar tekrar göle salındı. Artık dönüş yolundaydık. Göle bakıyordum. Rengârenk ışıklar yansıyordu. Mor, lila, pembe, eflatun, mavi... Buzlar menevişlenmiş gibiydi. Dağın ardında sanki yangın vardı. Gökyüzü kıpkırmızı kesilmişti. Akbaba Dağı pembe elbise giymişe benziyordu. Manzarayı seyretmeye dalımıştım, balıkçılar uzaklaşmıştı. Gölün ortasında, gölün sesiyle baş başaydım. Buzların üstünden kayıp gelen rüzgâr iliklerime işliyordu. Ben Çıldır'a âşık oluyurdum. Çıldır sessizliğiyle, böğürtüsüyle, çıtırtısıyla, kimsesizliğiyle, balıkları ve balıkçılarıyla sizleri de bekliyordu. Çıldır uzakta değildi |















