|
Ben çok severim. İlk uzun yolculuğumu Malatya'dan İstanbul'a yapmıştım. Bol eşyalı bir yolculuktu. `Nakli mekân' yapıyorduk. Küçüktüm. Pencereden yarı belime kadar sarkıp -annemin kızgın uyarılarına rağmen- lokomotifi görmeye çalışıyordum. Durmadan gözüm yaşarıyordu. Çünkü o zamanlar, lokomotifler kömürün gücüyle yürüyebiliyordu. Kömür tozları da havada uçuşup, gözümün içine giriyordu. Şimdiki trenler ise artık ağlatmıyor. İkinci uzun tren yolculuğuna çıkmak için uzun süre bekledim. Gazeteciliğimin ilk yıllarıydı. Kaçakçılık röportajı için -çay, tütün, sigara, elektronik eşya- Mardin'e gitmem istenmişti. Niçin treni seçmiştim şimdi hatırlamıyorum. O taraflara uçak seferleri başlamamış mıydı? Veya o zamanlar gazetelerin habere ayırdıkları bütçeler çok mu kısıtlıydı? Yolculuk iki gece üç gün sürmüştü. Konforsuz bir trendi-Güneydoğu Ekspresi. Sivas'a kadar kompartımanda tek başına yolculuk ettiğimi hatırlıyorum. Yanıma yolluk olarak bol konserve almıştım. O zamanlar şişe su satılmadığı için yanımdaki matarayı istasyonlarda dolduruyordum. Bir de ekmek takviyesi yapıyordum. Hafif tatlımsı konserve zeytinyağlı dolmayı o günden beri çok seviyorum.
Bir de hep hayal ettiğim ama bir türlü gerçekleştiremediğim tren yolculuğu vardır. Bu tren -Trans Sibirya- Moskova'dan kalkıp, bütün Asya'yı bir baştan diğer başa geçip, Japon Denizi'nin kıyısındaki Vladivostok'a ulaşır. O trenin yolunu hep haritadan izledim. Geçtiği yerler, kentler düş kurmaya o kadar elverişlidir ki, insan düş denizine düşmekten kurtulamaz. Nedense o trene karlı, soğuk günlerde binmeyi -Dr. Jivago'nun etkisiyle belki de- istedim. Ortasında semaverle çay demlenen kompartımanlarda, dilini bilmediğim yol arkadaşlarıyla sohbet ettiğimi, sevdiğim kentlerde inip, macera peşinde koştuğumu, bir sonraki trende yeni yol arkadaşları edindiğimi, kaybolduğumu, üşüdüğümü, sarhoş olup sızdığımı düşledim hep. Hiç binmediğim bu trenle, yıllar boyu çok yolculuk ettim. Ama her seferde düşlerimi değiştirdim. En unutamadığım tren yolculuğunu ise Arjantin'in Salta kentinden bindiğim `Bulutlara Giden Tren / Tren A La Nubes' ile yaptım. Bu tren And Dağları'nın zirvelerine tırmandı, tuz çöllerini geçti, kadınların fötr şapka giydiği köylerde durdu. Lama denen hayvanları ilk kez bu köylerde sevdim. Ben dağların beş bin metre yüksekliğine ilk kez bu trenle tırmandım. Midem bulandı, başım ağrıdı, halim kalmadı. Ama pencereye yansıyan her görüntüye hayran kaldım. Leş arayan dev akbabaları da yine ilk kez bu trenin penceresinden gördüm. Ve koka yaprağını da ilk ve son kez bu trenin bir kompartımanında çiğnedim. Bu tren bir sürü ilkime imza attı. En lüks yolculuğumu ise `Orient Ekspres' ile Venedik-Londra arasında yaptım. Kendimi kral gibi hissettim. Otel odasından lüks kompartımanda, kuştüyü yastıklara yaslanarak güzel köyleri, bağları, zirveleri karlı dağları, gürül gürül akan nehirleri seyrettim. Bu güzergâhta pencereyi dolduran her görüntünün bir tabloyu andırdığını fark ettim. Tren giderken kalkan şampanya kadehlerine eşlik ettim. Piyanonun kenarına dayanarak, piyanistten bildiğim parçaları çalmasını istedim-Humpry Bogart özentisi. İlk defa bir yolculukta takım elbise giyip, kravat taktım. Trenlerle olan maceram henüz bitmedi. Şimdi hedefimde kurşun gibi giden trenler var. Onların hızından daha çok, penceresinden akıp giden manzaraların nasıl göründüğünü, renklerin o hızda nasıl birbirinin içine girdiğini, ağaçların nasıl sayılmaz olduğunu, hızın görüneni nasıl görünmez kıldığını merak ediyorum. Kurşun trene binip, nereye gittiğimi görememek için, göstermeyen pencerelerden bakacağım. Mehmet Yaşin
|
















