|
YAZI VE FOTOĞRAFLAR: ERDEN ERUÇ
Her şey babamın 11 yaşında beni Erciyes'in zirvesine çıkarmasıyla başladı. Liseden beri sporla aktif olarak ilgilenmiş, güreşten küreğe, disk atmadan üç bin metre engelli koşuya, judodan maratona birçok spora merak salmıştım. Otuz küsur yaşımda hâlâ judoda bir kuşak daha yukarı çıkmanın çabasını vermekteydim. Dağcılığı ara vermeden sürdürmüştüm. Ve hayaller eksik olmuyordu. Bir gün çalıştığım yerde, yazılımlar geliştirdiğimiz laboratuvarda gözüm bir dünya haritasına takıldı. O sıralar Washington'daydım. Haritada parmağımı Washington'dan başlayan bir yay çizerek Bering Boğazı üzerinden İzmir'e varacak şekilde sürdüm. Acaba insan gücüyle bu 'eve yolculuk' yapılabilir miydi? Bir süre sonra bu fikir iyice yerleşti ve 'acaba' kelimesini 'nasıl' sorusu takip etmeye başladı. Sene 1997 idi...
Seattle'a 1999'da taşındım. Araştırmalarım sürüyordu, Atlas Okyanusu'nu kürekle geçenlerin gösterdiği başarı bir anda benim serüvenimi de 'kas gücüyle dünya turu' olarak pekiştirdi. Artık Türkiye'de durmayacak, kürekle devam edip Amerika'ya dönecektim... Göran, 2001'de sunum yapmak için Seattle'a geldi. American Alpine Club'ın görevlisi olarak kendisiyle tanıştım. Temasımızı sürdürdük ve 2003 Eylül'ünde Vantage yakınlarında beraber bir kaya çıkışı gerçekleştirdik. Ama maalesef başımıza gelen kazada Göran düştü ve hayatını kaybetti. Bu olay beni çok sarstı. Artık oyalanmanın zamanı geçmişti; hayatın kısa olduğuna, hayallerin gerçekleştirilmesi gerektiğine kanaat getirdim. Kasım'da Göran'ın Stockholm'deki cenaze töreninden dönerken uçakta bir kâğıt parçasına dünya haritası çizdim ve kıtaların en yüksek noktalarını işaretleyip birbirine bağladım. Artık kafamda bunlara kas gücüyle ulaşıp kendi dünya turu hayalimi gerçekleştirmek, zirve çıkışlarını da Göran'a adamak vardı. Ben yoldayken bu çabayı okullardaki çocukların da izlemesini istiyordum. O erken yaşlarında onlara ulaşmak, 'dünyada görülecek o kadar çok şey var ki' demek geçiyordu içimden. Altı Zirve Projesi böyle doğdu. Göran'ın Nepal'de sponsoru olduğu bir ilkokul artık sahipsiz kalmıştı. Bu okul da dahil eğitim amaçlı başka projeleri de hayata geçirebilmek için 'Around-n-Over' adında bir vakıf kurup kolları sıvadık. İlk etapta Kuzey Amerika'nın en yüksek noktası 6 bin 195 metre rakımlı Denali Zirvesi'ne çıktım. Bisikletime çivili lastikler takıp kuzeye doğru yola koyuldum. Gidiş dönüş neredeyse dokuz bin kilometre pedal bastım, 108 kilometre mesafeyi buzullar üzerinde yürüyüp kızakla yükümü çektim. Toplam beş kişilik ekibimiz, 29 Mayıs 2003 tarihinde Denali'nin zirvesine ulaştı. Dağdan döndükten sonra nişanlım Nancy ile Alaska'nın Homer balıkçı kasabasında bir yerli ayini ile evlendik. Bize Haida-Tsimshian asıllı Alice ile Inupiat asıllı Poxits yardımcı oldu. Poxits olayları yorumlayışında doğayı kullanıyor, bana her şeyin bir sebebi olduğunu söylüyordu. Benim kurduğum planlar da ona göre 'büyükbabamın planladığı' şekilde gelişmekteydi.
Büyük Okyanus safhasına başlamadan önce 2007 başında Türkiye'ye geldiğimde, Bursa'da otomotiv sanayii için üretim yapan AKTAŞ Group ile beraber çalışma kararı aldık. Artık 'Kas Gücüyle Devriâlem' AKTAŞ'la birlikte devam edecekti. Mayıs 2007'de Seattle'daki evimden bisikletle yola çıkıp güneye doğru pedal bastım. San Francisco Körfezi'nin kuzeyindeki tarihi Corinthian Yat Kulübü'ne ulaştım. Benden 25 sene önce İngiliz Peter Bird, San Francisco'dan çıkıp Avustralya'ya kadar kürek çekmiş, Büyük Mercan Resifi'ne ulaşmıştı. O yat kulübünde, daha önce Peter'a yardım etmiş ve şimdi bana yardımcı olmak isteyen dostlarımız vardı. Okyanus kürekçiliğinin öncülerinden Peter'ın daha sonra Vladivostok'tan Amerika'ya kürek çekerken denizde kaybolması nedeniyle, tekneme onun logosunu yapıştırdık. Rüzgâr ve gelgit San Francisco Körfezi'nden çıkmayı büyük sorun haline getiriyordu. Haziranda iki defa körfezden çıkmaya çalıştım. AKTAŞ ekibi beni yolcu etmeye gelmişti ama bekleyemeyip Türkiye'ye dönmek zorunda kaldılar. Bense çaresiz çıkışımı körfezin 80 kilometre kuzeybatısındaki Bodega Bay balıkçı limanına aldım. Nihayet 10 Temmuz 2007 tarihinde uygun şartlar oluştu.
Bir ay denizde yol aldıktan sonra 11 Ağustos'ta güneybatımda Flossie kasırgası oluştu ve Hawaii'nin güneyinden geçerek batı-kuzeybatı yönünde ilerledi. Tamamen doğaya tabiydim. Bir fırtınaya karşı hazırlıklıydım ancak teknemin bir kasırgaya dayanabileceğini düşünmüyordum. Neyse ki herhangi bir kasırga yemeden güneybatıya doğru ilerledim. Ama benim şansıma, Büyük Okyanus'ta bulunduğum sürede La Niña iklim şartları oluştu. Batıya doğru esen rüzgârlar güçlendi ve beni güneye bırakmadı. Avustralya'ya ulaşmak üzere ekvator hattını geçemedim ve deniz beni sürekli batıya sürdü. Bir sonraki sezonu beklemek gerekebilir diye Kiribati, Butaritari, Kosrae ve Nukuoro adalarından birinde durmak istedim ancak ıskaladım, rüzgâr elvermedi ve açıklarından geçtim. Bütün bu süre zarfında yağmur ve bulutlu hava beni çok zorladı. Kasvetli ve sürekli ıslak olmamın getirdiği psikolojik baskının ötesinde güneş panellerimi kullanamaz hale geldim, teknemin akülerini şarj etmek sorun oldu. Üç amper çeken elektrikli tuz arıtma cihazımı kullanamayınca mecburen elle çalışan yedek cihazı pompalayarak kendime deniz suyundan tatlı su yaptım. Kürek çekmek, elle su pompalamaktan çok daha kolaydı! Tekerlekli oturağım 9 Mart'ta kırılınca kürek çekerken vücudumun en güçlü kasları olan bacaklarımı kullanamaz hale geldim. Eldeki malzemeleri değerlendirerek kendime sabit bir iskemle yaptım, mecburen belden ve kolla çalışarak yola devam ettim. Nisan ayında Filipinler'den gelen balıkçı gemileriyle karşılaşmaya başladım. İstisnasız gelip hatırımı soruyorlardı. Sarı renkli teknemi batan bir geminin can filikası sanıyorlardı anlaşılan. Balıkçıların aksine diğer gemiler hiç ilgilenmeden basıp gidiyordu. Bulunduğum bölgede Büyük Okyanus'a has, ekvatorun hemen kuzeyinde doğuya doğru akan ters bir akıntı vardı. Ayrıca yine bu okyanusa has, kuzey yarıküreden gelen kuzeydoğu ve güney yarıküreden gelen güneydoğu rüzgârlarının bir araya geldiği buluşma hattının içinde kitlenmiş, o aralıkta hapsolmuştum. Nisanda artık rüzgârlar durulmuş, hava durgunlaşmıştı. Ortam rutubetlenmiş, muson şartları nedeniyle sağanak yağışlar artmış, bunların getirdiği geçici şiddetli rüzgârlar tehlikeli olmaya başlamıştı. Bunların yönü ticaret rüzgârları gibi sabit değildi ve beni oradan oraya itelemeye çalışıyorlardı. Daha önce benzer şartlarda yediğim sakar bir dalganın etkisiyle teknem yan yatıp ileri hamle yapınca sancak tarafındaki küreğim kırılmıştı. Yedek küreklerimden birini kullanarak ilerleyebilmiştim. Şimdi dikkati elden bırakmamam gerekiyordu. Mayıs başında kuzeybatımdaki Palau Adaları civarında bir tayfun başlayınca benim lehime rüzgârlar oluştu. Bununla birlikte güneye doğru ilerleyebildim ve Ninigo atollerinin batısına vardım. Endonezya'nın Jayapura Limanı 199 deniz mili güneybatımdaydı. Orada erzak ikmali için iki ekip arkadaşım beklemedeydi. Ancak buluşmak nasip olmadı... Kuzeyimde oluşan bir alçak basınç sistemi, saatin ters yönünde rüzgâr yaptı. Önce batıdan rüzgâr aldım, Ninigo atollerindeki mercanlıklarda karaya oturmamak için rotamı mecburen kuzeydoğuya çevirdim. Civardaki bütün hava sistemleri gibi bu alçak basınç sistemi de batıya doğru kayınca rüzgâr güneyimden esmeyi sürdürdü, deniz hırçınlaştı, beni teknedeki 10 günlük yiyecekle tekrar kuzeye taşıdı. Deniz demirinde bu rüzgârın geçmesini beklemekten başka yapacak bir şey yoktu. Papua Yeni Gine'nin Wewak Limanı tam güneyimde, 137 deniz mili, yani dört beş günlük kürek mesafesindeydi. Ama deniz oraya ulaşmama izin vermeyecekti. Jayapura'daki ekip arkadaşlarımla görüştüm. Teknemin karadan artık çok uzaklaştığı ve bana ulaşacak menzile sahip özel bir teknenin Jayapura'da olmadığı söylendi. Endonezya Deniz Kuvvetleri de Papua Yeni Gine'yle sınırlarını teşkil eden 141'inci boylamın doğusuna geçmemeye kararlıydı. Hava tahminleri bu rüzgâr şartlarının aynen devam edeceğini, teknemin daha da kuzeye taşınabileceğini söylüyordu. Artık tayfun mevsimi de başlamıştı. Yakında Filipinler'den Frabelle Balıkçılık Şirketi'ne ait gemiler vardı. Frabelle yöneticileriyle uydu telefonunu bir modem olarak kullanıp elektronik ortamda yazıştım. Bu sayede teknemi yakındaki bir şilebe çekebileceklerini, sonra da şilebin vinçlerini kullanarak teknemi sudan kaldırıp güvertede taşıyabileceklerini öğrendim.
Bu zor kararı çabuk vermiştim. Üzüldüm ama hiç pişman olmadım. Sorumluluk bunu gerektiriyordu. Doğru kararı almak zorundaydım. Frabelle'in balıkçıları beni misafir edip sahip çıktı; 312 gün denizde kalmış, Peter Bird'e ait dünya rekorunu devralmıştım. Büyük Okyanus'ta anısına kürek çektiğim birinin tarihi çabalarına denk bir sonuç almak anlamlıydı. Frabelle'in balıkçıları, denizde dayanışmanın en güzel örneğini sergiledi. Üstelik tayfun mevsimi sonrasında beni teknemle aynı noktaya bırakmayı taahhüt ettiler. Projeme kaldığım yerden devam edebilecektim. Bu çok büyük bir jestti. Kendimize hayal etme iznini verdikten sonra cesaret gösterip ilk adımı atınca devam etmenin yolları bulunuyor. Filozof Joseph Campbell'ın da dediği gibi, erdem yolunda ilerlerken yürümemizi bekleyen bir yola çıkıyoruz ve daha önce hiç bilmediğimiz kapılar önümüzde beliriyor; bakıyoruz ki bunlar onca zaman görünmeyen ellerce açılmış bizi bekleyedururmuş. Sonuçta bu benim yaptığım belki de bir hayat hikâyesi ve bir yaşam yolculuğu... Atlas Ekim 2008, sayı 187 |















