Kristof Kolomb, 500 yıl önce, bereketli topraklarını gizleyen dev ağaçları, göklerinde şakıyan rengarenk kuşları ve belki cennette bile zor bulunacak bereketliliğiyle Küba topraklarını ilk gördüğünde hayran kalmıştı. Şekerkamışı üretimi uğruna bu ormanların tümüyle yakılacağı, hatta Küba'nın, ABD'den odun ithal etmek zorunda kalacağı Kolomb'un aklına nasıl gelebilirdi? Meksika Körfezi'nin girişinde, timsahı andıran bu ince uzun ada, Türkiye'nin yedide biri kadardı; Karaip adalarının en büyüğüydü. O dönemlerde adada değişik kültürde üç halk yaşıyordu. Taştan ve ağaçtan çeşitli aletler, eşyalar ve çanak çömlek yapıyor, tarımı biliyorlardı. Ama ada halkının bilmediği bir şey vardı ki, hayatlarına mal oldu: Askeri örgütlenme ve savaş! Adadan çıkarılan altın gibi, adanın yerlileri de kısa sürede tüketilince, beyazlar yaşamının güçleştiğini fark etti ve Afrika'dan siyah köle getirmeye başladı. Şekerkamışı tarlalarında çalıştırılan kölelerin sayısı şeker ihracatıyla birlikte hızla arttı. Dünyanın en büyük şeker üreticisi konumuna geldiği 1840'larda Küba'daki köle sayısı 400 bine çıkmıştı. O dönemlerde kentler işsiz güçsüz büyük kalabalıklarla dolmuş, sefalet artmış, serseriliğe karşı sert tedbirler alınmıştı. Yazar E. Galeano'nun dediği gibi Küba'da 'şeker, diktatörlükler kurdu, diktatörlükler yıktı. Milyonlarca insanın hayatını yönetti'.
Granma adlı eski ve harap bir yat, 25 Ekim 1956 günü Meksika'nın Tuxpan limanından denize açıldı. İçinde '26 Temmuz Hareketi' adlı örgütten 82 gerilla, silah ve erzak vardı. Ama talihin cilvesi, korkunç bir fırtına çıktı, makineler bozuldu, radyo sustu. Yat, 30 Kasım yerine, ancak 2 Aralık'ta güç bela adaya yanaştı ve karaya oturdu. Ne gerillalara katılacak Kübalılar vardı kıyıda, ne de kılavuz; sadece bataklıklar ve bir de Batista'ya bağlı askeri birlikler. Bu kâbustan ancak 12 kişi kurtulup Sierra Maestra dağlarının en yüksek tepesinde buluşabildi. Daha hemen o tarihlerde bulundukları yörelerde toprak reformuna girişen gerillalara yüzlerce köylü katılmaya başladı. Küçük bir ordu haline gelen '26 Temmuz hareketi', 1958 yılında, Batista rejimine karşı mücadele eden diğer grupların da desteğini alıp saldırıya geçti. Kendisine bağlı birliklerin bozguna uğraması üzerine Batista, milyonlarca dolarıyla 1 Ocak 1959 günü bir uçağa atlayıp kaçtı. Bir gün sonra da lider Fidel Castro, hareketin kırmızı-siyah bayrağını Santiago kentindeki kaleye dikti. Ardından da 'Che' Guevara'nın yönettiği kuvvetler Havana'ya girdi. Batista'nın kanlı rejimi artık sona ermişti. Şimdi sıra şekerden intikam almaya gelmişti. Kurulan yeni yönetim eski rejimden kalma kalıntıları temizleyip diktatörlük kurumlarını dağıttı. Toprak reformunu Amerikan şirketlerinin arazilerine el konulması izledi. Küba ile ABD'nin arası açılmaya başlamıştı. İşler çatallaşıp tansiyon arttıkça Küba, adım adım sosyalizme kaydı. Küba'da sosyalist planlamanın ilk yılı oldu 1962. Marks ve Lenin'i 'iyi okumuş' 'Che' Guevara, sanayi bakanlığına getirildi. Mal alım satımı ve para ortadan kaldırılacak ve böylece insan, doğasına yeniden kavuşacaktı. Kararlar olabildiğince merkezileştirilecek, iktisadi yaşam tek bir merkezden denetlenecek, ekonominin işleyişi 'kusursuz bir saat çarkı' haline' getirilecekti. Ne var ki büyük borçlara girişilerek yapılan büyük yatırımların çoğu verimsiz kalıyor, yapılması planlanan konutlar bir türlü bitmiyor, ısmarlanan makinelere kullanılacak yer bulunamıyordu. Kalitesiz mallar üretilmeye başlanmış, üretkenlik düşmüştü. Tarımsal üretim de çeşitlendirilmek istiyordu. Ama bu iş, devlet merkeziyetçiliği altında başkent Havana'dan gelen bir yığın birbiriyle çelişen buyruklar doğrultusunda yapılınca birçok plantasyon yok edildi. Şeker üretimi bu uygulamalar doğrultusunda hızla düştü. Ve bunu karneye bağlanan yiyecek dağıtımı izledi. Fidel Castro bu bunalımdan, sanayileşmeyi yavaşlatıp, şekerkamışı üretimini eski haline getirmekten başka bir çıkış bulamadı. Şekerden intikam almak bir yana şekere telsim olmuştu devrim. Çünkü artık 10 milyon ton şekerkamışı üretimi gibi mucizevî hedefler saptanmaya başlanmıştı. Daha çok üretmek için de işçi sınıfı çalışma ordusuna dönüştürüldü; mangalara taburlara bölündü. İktisadi yaşamın askerileştirilmesi 70'li yılların başına kadar oynandı. Yine de 10 milyon ton şeker hedefine ulaşılamadı. Ülkede giysi, meyve ve buzdolabı bulunamıyordu. SSCB, Küba'nın şekerinin büyük bir bölümünü dünya fiyatlarının üzerinde satın alacağından ve önemli mali yardımlarda bulunacağından sonraki yıllarda yaşam düzeyi iyileşecekti. Küba, 1980'li yıllarda da Sovyet ekonomik ve mali yardımları dayanmayı sürdürdü. Ama 1991'de SSCB'nin dağılmasından ve Sovyet yardımının son bulmasından sonra ciddi ekonomik krizlerle sarsıldı; gıda maddeleri yine karneye bağlandı, yaşam standardı düştü. Bazı alanlarda özel yatırımı ve hiç olmazsa halk arasında küçük çapta ticareti serbest bırakmaktan başka bir yol kalmamıştı. Küba'nın kaderi yüzyıllar önce dünya tarihiyle birlikte yazılmıştı; ancak onunla birlikte değişebilirdi. Yazı: Hüseyin Keçe (Bu yazı, Atlas'ın 40. sayısında, Temmuz 1996'da yayımlandı.) “Dünyanın Asi Ruhu...40. Yıl” fotoğraf sergisi için tıklayınız. |














