ATLAS LOGO
Temmuz 2009
DOĞA
MACERA
ARKEOLOJİ
DÜNYA
KÜLTÜR
GEZİ
ATLAS'TAN
ATLAS'ÇILAR
 
FORUMLAR
* 15. YIL
* Sıfır Yok Oluş
* Ziyaretçi Defteri
* Küresel Isınma
* Ormansızlaşma!
* İnsan Gücüyle
* Sarıkeçililer Yürümeli
HAKAN öGE

Giriş yap
Kullanıcı adınız:
Şifreniz:
Üye olmak için tıklayınız

Doga 
DOĞANIN ARMAĞANI: Küçük Menderes Deltası

İki göl, ılgınlar ve göz alabildiğine uzanan sazlar. Yüze yakın kuş türü,dünyanın yedi harikasından biri ve muhteşem bir kitaplık. Ephesos, Selçuk ve çevresindeki köylerde konaklayan Karatekeli, Sarıtekeli ve Buhran aşiretleri. Küçük Menderes Deltası, biyolojik ve kültürel çeşitliliğiyle doğanın bir armağanı.

YAZI: ALPAY TIRIL / FOTOĞRAFLAR: CÜNEYT OĞUZTÜZÜN

Dürbünlerimize sıkıca sarılmış, gölün üzerinde süzülen kuşu tanımaya çalışıyorduk. Bir martı, ama acaba hangisi? Ah, biraz daha yaklaşsa! Sazlıkların sarmaladığı göl, yaz güneşinin altında öğle uykusuna yatmıştı. Gölün diğer yakasındaki kayık, kuş gözlediğimiz tepenin eteklerindeki sazlıklara yaklaşıp ağ atmamış ve gürültüden ürken sazlıklar kanatlanmamıştı daha. "Geliyor" dedi arkadaşım, gölün aynasında kendisini seyredercesine süzülen martı yaklaşırken. Kanadının üzerindeki siyah zikzak belirginleşiyor, başının üzerindeki, boynunun arkasındaki ve kuyruğunun ucundaki siyahlıklar seçiliyordu. Bildiğimiz martılardan değildi bu. Gruptaki üç arkadaşım dürbünlerine sıkıca yapışmış, süzülen bir çift kanadı takip ederlerken dürbünümü indirip doğruldum. Bir ses geliyordu. Onu takip ederek tepeye çıktım.
Dünyayı doğuran toprakların henüz denizi yutmadığı uzak zamanlarda da insanların gözbebeğiydi bu coğrafya. Biyolojik ve kültürel çeşitlilik hiç terk etmedi bu küçük deltayı ve çevresindeki aydınlık coğrafyayı. Bu toprakların gizemli çekiciliğinin kaynağı, deltaya can veren, onun varlık sebebi olan Küçük Menderes Nehri'dir. Ama bugün ölüm taşıyor deltasına. Neredeyse havzanın açık kanalizasyonu olmuş. Oysa delta irili ufaklı birçok göl ve bataklığı barındırıyor ve biyolojik çeşitlilik açısından da çok zengin. Göç sırasında burada konaklayan küçük karabataklar sayesinde de "Önemli Kuş Alanı" olarak kabul ediliyor.
İzmir-Aydın otoyolundan çıkıp Keçi Kalesi'nin tuttuğu boğazı geçince, lir sesinin kuş seslerine karışmaya başladığını duydum. Antikçağın Kaystros Irmağı söğütlerin eşliğinde akıyordu sağımızdan; henüz çiçeklenmemişti ovayı süsleyen şeftali ağaçları. Herakleitos oradaydı. Yanına gittim. Birkaç metre ilerisinde ateş yakmış, yüzü ırmağa dönük oturmuş, düşünüyordu. "Merhaba" dedim, yanıt alamadım; başını çevirip baktı sadece. Sabahın erken saatinde burada ne aradığını sordum, "Kendimi arıyorum" dedi gözlerini sudan ayırmadan. Rulo halinde garip bir kâğıt duruyordu yanında, başlığını okuyabildim sadece "Doğa Üzerine". Suya gömülü bakışları ateşe yöneliyordu ara sıra. "Hoşçakal" deyip ayrılırken, "her şey akar" dedi kısık bir sesle ve suya bakmayı sürdürerek.

Deltada Küçük Menderes Nehri üzerinden denize bağlanan, sazlarla çevrili iki göl var. Barutçu Gölü'nün kıyısında zeytinciler, ağaçları uzun çubuklarla döverek, zeytin düşürüyorlar.

Belevi Boğazı'ndan sonra başlayan delta, Küçük Menderes Nehri'nin, antikçağda Kaystros diye anılan körfezi alüvyonlarıyla doldurmasıyla oluştu. Körfezin içinde yer alan küçük koylar, sürecin sonunda göle dönüştü. Birbirlerinden tepelerle ayrılan bu göllerden iki tanesi günümüze ulaşabildi: Barutçu ve Gebekirse gölleri. Deltayı kuzeyden kuşatan dağların ovaya uzanmış girintili çıkıntılı yamaçları arasında sıkışan bu göller, hem insanlar hem de kuşlar için birer huzur adaları. Kuş zengini bu iki gölün sessizliğini kurbağaların senfonisi deliyor sadece.
Arapçı Tepesi, yalnızca bu iki gölün değil, deltanın da ayaklar altına serildiği, zamanın durduğu bir yer. Hayal gücü geniş olanlar, zeytinlerin gölgesine uzanıp Kaystros Körfezi'ne giren gemileri seyrederler bu tepeden.

Yakınındaki gölle aynı adı taşıyan Barutçu, geçmişi çok eskiye gitmeyen bir Yörük köyü. Karatekeli aşiretine mensup atalarının, dağın yukarı kesimlerinde kalan eski köye 1860'larda yerleştiğini anlatıyor muhtar. Yerleşik hayata alışamayan Yörükler ise ?am'a kaçmış. Deltaya ise 1957'de yerleşmişler. Muhtarı dinlerken lir sesinin geldiği tepelerden alamıyorum gözlerimi.
Mezarlık ise köyden daha eski. Yazısız kayrak taşlarından çok sayıda mezar taşının yanında, Osmanlıca yazılı olanlar da dikkat çekiyor. Birinde Hicri 1190 (Miladi 1775-1776) tarihini okudum. Karatekeli Yörükleri, önce mezarlıklarını kurmuşlar anlaşılan, sonra köylerini.
Çiftçilik ve balıkçılıkla geçiniyorlar. Tüm Küçük Menderes Deltası'nda olduğu gibi Barutçu'da da pamuk, şeftali, mandalina ve zeytin yetiştiriliyor. Su ürünleri kooperatifinin iki kayığı var. Gölden kefal, sazan ve levrek avlıyorlar. Yavru levreklerin bahar aylarında denizden göle girdiğini ve orada büyüdüğünü anlattı balıkçılar.

Ilgın, saz gibi birçok sulak alan bitkisi deltayı kaplar. Kış sanki onları üzmek istemiyormuş gibi bu coğrafyada kar yerine kırağı ile yetinir

Deltada denize en yakın yerleşim Zeytinköy, suları denizden tuz kapan Gebekirse Gölü'nün yakınında. Gebe Kilise olarak da bilinen gölde bir de balık çiftliği var. Göl balıklarına çipura da eklenmiş bu çiftlik sayesinde. Göle adını veren kilise günümüze yetişemese de, gölün çevresindeki tarlalarda beşinci ve altıncı yüzyıla kadar tarihlenebilen seramik, tuğla ve kiremit parçaları kalmış.
Sırtını zeytinliklere veren köyün sakinleri, Barutçu gibi saf Yörük değil. "Burası çorba" dedi, kahvede konuştuğum vatandaş, ıstakadan aldığı taşı masaya atarken. Başka bir gün başka bir kahvede 77 yaşındaki Ali Kaybal ile karşılaştım. Okul yüzü görmemişti. "Toprak defterim, şahadet parmağım kalemimdi" diyor "topraktan öğrenip kitapsız bilen" şair. Ceketinin iç cebinden çıkardığı kâğıtlardan şiirlerini okudu gururla. "Benim köyüm Selçuk'un batısı/ Beton değildir evimin çatısı/ Hilal ay gibi ince uzun yerleşim yapısı/ Yarısının yoktur penceresi kapısı."
Karatekeli aşiretinden Adem Koru, Zeytinköy'ün yaslandığı dağlarda kurulmuş bir kıl çadıra, babasının çadırına götürdü bizi. Zeytinköy'den 14 kilometre uzaklıkta, yörüklerin ancak traktörle ulaşabildikleri çadıra, kızılçam, meşe ve menengiçlerin içinden geçerek vardık.
Ormanın içindeki açıklıkta kurulmuş çadırların önünde Adem'in annesi ve babası karşıladı bizi; çoban köpekleri biraz ötede, tetikteler.
Düzlükte iki çadır kuruluydu, birisi naylon, diğeri kıl. Cüneyt Oğuztüzün, böyle kıl çadırların doğuda bile artık zor görüldüğünü söyledi. İlk kez bu kış naylon çadırı kullandıklarını öğrendim. Naylon çadır daha sıcak olduğundan, mutfak olmak düşmüş kıl çadırın kısmetine.
Yedi yüz baş keçisi olduğunu söyledi Ahmet Koru. Gittiğimizde sadece oğlaklar oradaydı ve bir de birkaç saat önce doğduğunu öğrendiğimiz yavruyu yalayan çiçeği burnunda bir anne.
Konar göçerliğin yakın tarihini dinledik 61 yaşındaki Ahmet Amca'dan. Bir zamanlar Karatekeli, Sarıtekeli ve Buhran aşiretlerinin yayıldığı dağlarda artık 15-20 göçer aile yaşatıyor bu kültürü. Develerle 1970'lere kadar Afyon'a, Sultan Dağları'na göçüldüğünü, sonra Sultan Dağları'nın yerini Ödemiş Bozdağ'ın aldığını söyledi. Kısa bir dönem Gördes'e gitmişler 1980'lerin başında, 1983'ten beri de deltanın etrafındaki dağlarda yaşıyorlarmış. Muhtarlığa ödedikleri kira karşılığında kışı geçiriyorlar burada, Menderes İlçesi'nin Ahmetbeyli köyüne bağlı Kocabucak mevkiinde. Yaz aylarında orman yangını riski nedeniyle deltaya, deniz kenarına kuruyorlar kıl çadırı, keçiler sazlarla besleniyor. Kasımda ise tekrar çıkıyorlar, mayısa kadar kalacakları dağa. Yazı daha yüksek yaylalarda geçirmek yerine deniz kıyısına inilmesine ilk kez tanık oluyorum.
Günbatımına doğru otlaktan gelecek sürüyü beklerken yakınlardaki başka bir çadıra götürdü beni Adem. Toprak zemindeki odun ateşinde bir çaydanlığın kaynadığı, antenli çadıra konuk olduk. Küçük televizyonda bir kadın lir çalıyordu.

Sazlıklar, deltadaki yaban hayvanlarının en önemli yaşam alanı. Kuşlar, balıklar ve birçok memeli yuvalarını bu alanların içine yapıyor. Selçuk ve civar köylerin kimi sakinleri de hafta sonlarını bu sazlıklarda geçiriyor.
Gebekirse, deltadaki iki büyük gölden biri. Göçleri esnasında küçük karabatakların (Phalacrocorax pygmeus) burada konaklamaları, göle 1994 yılında Yaban Hayatı Koruma Sahası statüsünü kazandırmış. Suyu az tuzlu gölde balıkçılık da yapılıyor.
Çadırın gençleri yaşamlarından memnun görünüyorlardı. Hasan Bey, köyde hayvan otlatacak yer bulamamalarından, kurtlardan ve hırsızlardan şikâyet etti. Sürüye inen kurtlar bu yıl artmıştı, kışın sert geçmesinden olsa gerek. Hayvan hırsızları ise kurtlar gibi kanaatkâr değildi, bir gecede 100-150 keçiyi eksiltiyorlarmış. Hırsızlıkların göçle birlikte arttığını, jandarma trafik ekiplerince tesadüfen durdurulan bir araçtakilerden başka yakalanan olmadığını, birkaç yıl önce üç köpekle kıstırılıp yakalanan bir hırsızın ise delil yetersizliğinden serbest bırakıldığını dinledim. Güneş yavaş yavaş alçalırken, Kuşadası'nı 450 metre yüksekten seyreden çadırdakilerle vedalaştık.

Antikçağın ünlü bilicilik merkezi Klaros yakınındaki düzlüğe önce çan sesleri sonra da keçiler girdi. Çıngırakların sürüye liderlik eden keçilerin yanı sıra doğumu yakın hamilelere de takıldığını söylediler. Oğlaklarını emzirecek anneler ile sağılacak keçiler kendiliklerinden ayrıldılar. Et ve süt fiyatlarından konuştuk sağım sırasında. Ortalığı emziren keçiler, süt emen oğlaklar kapladı. Yörükler "emişme" diyorlar buna. Keçiler kendi yavrularından başkasını emzirmeseler de, yavrusunu kaybetmiş keçilerle anasını kurt kapmış oğlaklar yalnız bırakmıyorlar birbirlerini.
Tüyleri dökülmüş keçileri sordum, "Uyuz" dedi Adem. Keçileri ilk kez bu kış kapalı mekâna sokmuşlar ve stresten uyuz olmuş hayvanlar. "Dışarıda ıslanmayı, üşümeyi kapalı yere girmeye tercih ediyorlar" dedi özgürlük tutkunu keçiler için. Uyuz tedavisi görenler yeniden tüyleniyorlar. Senede bir defa kırkılan keçilerin kılı heybe, kilim gibi turistik eşyalarda kullanılıyor çoğunlukla.
Çadır ahalisine veda edip, kararan ormana daldık. Kurt, tilki, tavşan ve domuz bulunduğu söylenen dağdan inerken, Anadolu'da varlığına dair izlerin arandığı, bu dağların eski sakinlerinden Anadolu parsını soruyorum; "1950'lere kadar varmış" diyor Adem.
Küçük Menderes Deltası'nda, Gebekirse ve Barutçu'dan başka göller de vardı bir zamanlar. Tarım alanları kazanmak ve sıtma ile mücadele etmek için 1930'lu yıllardan bu yana 26 bin hektar sulak alan kurutuldu. Deltanın batısında önemli sulak alanları oluşturan Akgöl Bataklığı ve Eleman Bataklığı, kuzeydeki Cevaşir Gölü ve mevsimlik su tutan birçok alan ise kuşlara ev sahipliği yapıyor.
Geçen kışın yağmurları coşturmuş deltayı. Eski göller dirilebileceklerine hiç bu kadar inanmamışlardı belki de. Pamuk tarlaları hâlâ sular altındaydı nisan başında. Ilgınlara, kofalara ve geçen yıldan kalan kurumuş pamuklara fon oluşturmuş düğünçiçekleri. Kimi yerde ise boş su yüzeylerini bembeyaz örtmüşler. Gri balıkçıllar, düğünçiçeklerinin coştuğu gölcüklerde, sarı gagalarını beyaz örtünün altında gezdiriyorlar, belki de çiçeklerle aynı rengi taşıyan komşuları küçük akbalıkçılları kıskanarak. Üzerlerine kırlangıçlar yağıyor. Gebekirse ve Barutçu göllerinde ördeklerin en zarifi, kılkuyruklar ve gölleri çepeçevre saran sazlıklarda saklanan balabanlar da deltayı dolduran lir sesini dinliyorlardı benimle birlikte. Üzerimizde alacabalıkçıllar ve deltaya serpilmiş su lekelerini bulutlarla birlikte seyreden şahinler uçuyor. Bir kerkenez telefon tellerine tünemiş. Tarlaların bereketini getiren leylekler, deltanın denizle buluştuğu kıyılarda gezinen akça cılıbıtlar, kumsalın birkaç yüz metre arkasındaki su birikintilerini süsleyen zarif flamingolar nisan başında deltada bana eşlik ediyorlar.
Ephesos'taki Celsus Kitaplığı'nın ön cephe kolonlarında devrinin en güzel örneklerinden dört kadın heykeli yer alıyor. Nişlerde bulunan heykeller yazıtlara göre; akıl, kader, ilim ve erdem öğelerini sembolize ediyor
Yüze yakın kuş türünün tespit edildiği deltanın büyük bir bölümü Kültür Bakanlığı'nca 1991 yılında birinci ve ikinci derece doğal sit, daha küçük bir bölümü ise Orman Bakanlığı'nca 1994 yılında Yaban Hayatı Koruma Sahası ilan edildi.

Deltanın 30-100 metre genişliğinde kumsala sahip kıyı bölümü Pamucak olarak biliniyor. Arkasında bataklıkların uzandığı ve kumul bitkilerince zengin olan Pamucak kumsalının ev sahipliği yaptığı kumul bitkileri arasında saklanan kum zambakları görülmeye değer. Pamucak kumsalının arkasında kalan Akgöl Bataklığı ve Eleman Bataklığı, Zeytinköy'e kadar uzanan bir ılgın denizi adeta. Ne yazık ki, 1985 yılında turizm alanı ilan edilen Pamucak, artık sulak alanların kurutulup otellerin dikildiği, turistlerin arazi araçları ve atlarla gezdirildiği bir kıyı şeridine dönüştürülüyor.
Otellerin uzağında, Küçük Menderes'in ağzında zaman durmuştu. Sakallı bir adam nehrin kıyısında yürüyordu akan suya bakarak. O, oradaydı! Ege'nin rüzgârı kıvırcık saçlarını okşuyordu. Lir çalıyordu...
Pamucak kıyılarında karagöz, kefal, levrek, lidaki, mırmır ve yılanbalığı avlıyor küçük balıkçı tekneleri. Küçük Menderes'in ağzından yakalanan, gamit denilen yavru kefallerin yem olarak kullanıldığı oltalar, iki longoz geçildikten sonra atılıyor denize. Sorgusuzca denizin dibini tarayıp oradaki balık yuvalarını yok eden trol teknelerinin kıyıya çok fazla sokulmalarını engellemek için, sahilden yaklaşık 800 metre açığa, trol ağlarını delen delikli beton bloklar bırakılmış. Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi ve Selçuk Belediyesi işbirliği ile, ortalama 20 metre derinliğe atılan bin tane bloğun üzerindeki delikler, balıkların yuva yapmaları için hazırlanmış. Bu bloklar orada bir bakıma yapay birer resif oluşturuyorlar.
Sulak alanların kurutulması, Küçük Menderes'in taşıdığı kirlilik ve balık avcılığı deltadaki doğal yaşamı tehdit eden başlıca etkenler. Pamucak sahilindeki sulak alan ve kumul ekosistemlerinin tahribi, sulak alanların turizm ve ikinci konut amaçlı yapılaşmaya açılması, taban suyunu çeken okaliptus ağaçlarının dikilmesi baskı unsuru olmaya devam ederken, Formula 1 yarışları için İstanbul'un seçilmiş olması, yöre doğasını bu tehditten en azından şimdilik kurtardı. Küçük Menderes Deltası'ndaki sulak alanlar, araba yarışlarının getireceği paradan daha önemli oysa.

Tahribatlara rağmen doğal yaşam yönünden hâlâ dikkat çeken Küçük Menderes Deltası, binlerce yıldır insanlara ev sahipliği yapıyor. Günümüzde deltanın en büyük yerleşimi olan Selçuk, antikçağın görkemli kenti Ephesos ile koyun koyuna. Ephesos, Hititlerin çağdaşı Arzawa Krallığı'na başkentlik yapan Apasa'dır. Küçük Menderes'in denize döküldüğü yerin yakınlarında kurulan bir kent için çok uygun bir isim olan Apasa, "su/akarsu kenti" anlamına geliyor.

Bizans İmparatoru Justinyen zamanında St. John adına yapılan bazilika Selçuk'ta Ayasuluk Tepesi'nde. Yapı, kalın payelerin taşıdığı altı büyük kubbe ile örtülüydü. St. John bazilikası, ilk kez Romalıların kullandığı bazilika tarzı yapıların en iyi örneği. Bazilikanın restorasyon çalışmaları hâlâ sürüyor .

İlk Ephesos'un, St. Jean Kalesi'nin bulunduğu tepede kurulduğu sanılıyor. Kaystros Körfezi, ilkçağda bu tepeye kadar sokulurdu. Nehrin körfezi doldurmaya devam etmesi nedeniyle kent de yer değiştirdi. Anadolu yollarının denize ulaştıkları bu büyük liman kenti, özellikle Roma döneminde çok parlak günler geçirdi. Ephesos'ta bugün ayakta kalan kalıntıların çoğu bu dönemin görkemini yansıtır.
Tiyatrosu, tapınakları, hamamları, anıtları, kapıları, agorası, caddeleri ile delta doğurmuştu Ephesos'u, delta yok etti yine. Varlığını Küçük Menderes'in suladığı bereketli topraklara borçlu olan kent, dalgaların sesinin uzaklaşmasına dayanamadı, eridi gitti. Önünün alüvyonlarla dolması nedeniyle, denizle olan ilişkisinin kesilmemesi için bir kanalın açılması bile denizden kopmasını önleyemedi. Liman Caddesi'nin ucundaki bu kanalda hâlâ su var, ama dalgalar dövmüyor artık deltanın o görkemli süsünü.
Tüm deltada görülmekle birlikte, Ephesos'ta yoğunlaşan ve neredeyse antik kentin örtüsü haline gelen atkasnakları baharda açan sarı çiçekleriyle dikkat çekiyor. Sapları hafif olduğu için antikçağda meşale olarak kullanılan bu bitki, Ephesos'la özdeşleşmiş.

İsa'dan önce altıncı ve beşinci yüzyıllarda yaşamış Herakleitos, felsefe tarihinin unutulmaz isimlerindendir. Ephesos'un aristokrat bir ailesinden gelen Herakleitos, diğer İonia filozofları gibi varlık üzerine kafa yormuştur. Evreni oluşturan ana maddenin ateş olduğunu düşünen Herkaleitos, "Panta rei" (Her şey akar) diyerek, sürekli devinen evren içinde hiçbir şeyin kalıcı olamayacağını savlamıştır. Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz Herakleitos'a göre; ikinci kez girildiğinde ırmak aynı ırmak değildir, su akıp gitmektedir.
Deniz geri çekildikçe, bırakmamış insanlar peşini; bugünkü gibi o zaman da denize sıfır villalar yapmışlar. Pamucak sahilinin yakınında, yapıldıklarında denize nazır olan iki villanın kalıntıları duruyor, iki küçük tepe üzerinde. Roma döneminden kalan bu villalardan daha iyi durumda olanı antik kanalın yakınında. Yoldan geçerken bir ipucu vermiyor ama yanına gidince fısıldıyor sırrını. Harap haldeki villanın birçok mekânı ana kayaya oyulmuş. Hemen yakınında ise günümüz villaları…
Deltanın kapısını tutmuş Keçi Kalesi ve Belevi'de bulunan mezar anıtı da yörenin önemli eserlerinden. Bir derebeyinin, güzeller güzeli kızını korumak için Keçi Kalesi'ni yaptırdığını anlatır söylence. Yıllarca kuşatılsa da alınamayacak şekilde yapılmıştır kale. Yakışıklı bir korsan, derebeyinin hiç görmediği kızına tutulur, dağın yamaçlarında çobanlık eder kızı görmek için. Günlerden bir gün omzuna konan güvercinle haber yollar güzel, ama mutsuz kıza. Aşkı karşılık bulur delikanlının, ama ulaşılmazdır kale. Ak sakallı bir adam akıl verir delikanlıya; keçilerinin boynuzlarına gemici fenerleri asarak adamlarıyla birlikte kaleye yürümesini söyler. Bir gece dağın eteklerinde kaleye yaklaşan kalabalık bir aydınlık gören askerler korkar, teslim ederler kaleyi ve kavuşur âşıklar birbirlerine.
Eski Yunan, Roma, Bizans, Selçuklu, Aydınoğulları ve kültürleri, bu topraklarda çevresinde birçok eser bıraktılar. Adı Ephesos ile özdeşleşen Tanrıça Artemis adına yapılmış dünyanın yedi harikasından biri Artemis Tapınağı, İncil yazarlarından St. Jean'ın mezarının bulunduğu St. Jean Kilisesi, deltaya hâkim Selçuk Kalesi, Aydınoğulları'nın kentte bıraktığı en önemli eser İsabey Camii, Bizans dönemi kemerleri ve birçok eser Selçuk kent merkezinin mimari dokusunu zenginleştiriyor.
Kuşları, taşları ve kültürleri ile o masalsı deltadan ayrılmadan önce o tepeye bir kez daha gitmek istedim.
Teybi kapattım, arabamı zeytinliklerin altına bırakıp yürümeye başladım; lir sesi geliyordu. Sanki oradaydılar; düş gerçek kadar canlıydı. Menderes motifli beyaz elbisesini giymişti. Alçalan güneşin pembeleştirdiği yüzünde iki ışık parlıyor, rüzgâr saçlarını okşuyordu. Batan güneşin pembeleştirdiği beyaz mermere bir kadın heykeli yontuyordu heykeltıraş.
Kadın, lir çalıyordu.

Mayıs 2003 / Sayı 122

...
EDİTÖRÜN NOTU
Fotoğraftaki doğayı bozup yapıyoruz. Ama gerçek doğanın kendisi asla hırslarımızın bir oyunu değil. Bozup yapamayız. Çünkü biz de o resmin içindeyiz.
KASLA GİT!
FOTOĞRAF SERGİSİ
ANKARA'DA HUN İZLERİ
ABONELİK
HASANKEYF'E SADAKAT
Sıfır Yokoluş Gezileri
[ DOĞA | MACERA | ARKEOLOJİ | FOTOĞRAF | KÜLTÜR | GEZİ | DERGİ ]
[ ATLAS'LAR | ATLAS'TAN | ATLAS'ÇILAR | TÜRKİYE HAR. | ANA SAYFA ]
 
[ Gizlilik Politikamız | Bize Ulaşın | Künye ]
[ İş Fırsatları | Dergi Abonelik ]
© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.
Bu bir Doğan Burda Digital servisidir.
Imperia ile tasarlanmıştır.