|
Yazı: Esra Başak
Avrupa ülkelerinde, insanların yere tükürmediği, çöplerin geri dönüştürüldüğü, atık suların nehirlere denetimsizce akıtılmadığı, doğada nadirleşen tür ve alanlara özel bir ilginin gösterildiği çevre bilincini hayranlıkla izler, gıpta ederiz. Bunu nasıl becermiştir Avrupa? "Çevresel Kuznet Eğrisi" çevre ekonomisi teorisine göre bir ülkenin kişi başına geliri arttıkça çevresel kalite belirli bir noktaya kadar bozulur. Ama o noktadan sonra gelir artışına paralel olarak olumlu yönde düzelir. Bir başka deyişle, doğa korumanın içselleşmesinin koşullarından biri sosyoekonomik refahtır. "Çevresel kalite" her dönemde farklı bir toplumsal görüşle algılanmış olsa da, Avrupa'da 1970'lerden itibaren bir çevresel uyanış başlamış, yasalarda ve gündelik yaşamda bu konuda önemli adımlar atılmıştı. Ancak Avrupalının doğaya olan hislerini kuvvetli kılan fenomen sadece Kuznetcin iddiasıyla açıklanabilir mi? Musevi-Hıristiyan geleneğinde yaratılış hikâyesinden başlayarak Tanrı, doğaya hükmedilmesini buyurur: Tanrı insanı kendi suretinde, kendisine benzer olarak yarattıktan sonra "verimli olun, çoğalın" der, "yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun". Toprağı kendine boyun eğdiren, doğayı egemenliği altına alan insan böyle doğar. Toplumsal ilerlemenin bir göstergesi olarak kabul edilen bu üstünlük sayesinde Avrupa medeniyet taşlarını üst üste koymaya başlar. Avrupa önce kirletip tüketmeyi, daha sonra da temizleyip doğayı yeniden yaratma yöntemlerini keşfetmek zorunda kaldı. Romalılar dönemine, hatta endüstriyel devrime kadar Avrupa sık bir orman dokusuyla, özgür akarsularla, zengin çayır ve bataklıklarla kaplıydı. Topraktan geçinen insan zaman içerisinde kullanamayacağını ayırdı ve neyin kendisine "yararlı" neyin "zararlı" olduğuna karar vererek Avrupa çehresini şekillendirdi. Yararlı olan işlenmiş, üretken tarım alanları, zararlı olan ise düşman kabile ve ırkların nerede saklandığını görmeye fırsat vermeyen ormanlardı. Endüstriyel devrimden itibaren tüketilmeye başlanan ve insanın şartsız hükmüne giren doğal alanları geri getirmek ise bugünlere uzanan bir hikâye. Doğa koruma kavramının anavatanı sayılan Avrupa'da bu konudaki ilk örgütlenmeler İngiltere'de başladı. İlk çaba yaban hayvan ve bitki türlerinin hızlanan yok oluşunu önlemekti. Nesli tehlike altına giren türlerin başında, Henry Makowski'nin Naturschutz in Europa'da belirttiği gibi, insanlara duygusal olarak da seslenen kuşlar geliyordu. Yabani kuş tüyleriyle süslü aristokrat bayan şapkalarına sataşmaya başlayan bir avuç insan İngiliz Kraliyet Kuşları Koruma Derneği'ni (Royal Society for the Protection of Birds - RSPB) kurdu. Günümüzde bu dernek bir milyonu aşkın üyesiyle dünyadaki en kuvvetli doğa koruma kurumlarından biri. Derneğin kurulduğu 19. yüzyıl sonlarında bir doğa koruma yasal sistemi bulunmadığı için RSPB ve benzeri kurumlar işe arazi satın alarak ve bunları koruma rezervleri ilan ederek başladı. Devlet politikası sonucu kurulan ilk milli park ise 1910'da İsveç hükümetinin devlet arazilerinin bir kısmını koruma amaçlı ayırmasıyla oluştu.
Böyle bir çeşitlilik gösteren kıtayı korumak için Avrupalılar 1970'de Birinci Avrupa Doğa Koruma Yılı'nın ilanını takiben etkin doğa koruma düzenlemelerine yöneldiler. Avrupa Konseyi şemsiyesi altında Bonn ve Bern konvansiyonlarıyla göç eden ve nesli tehlike altına giren türlerin korunması amacıyla ülkeleri yasal açıdan bağlayıcı uluslararası anlaşmalar hayata geçirildi. Yine kuş korumacıların lobisiyle, 1979 yılında yabani kuş türlerinin korunması için Avrupa Topluluğu "Kuşları Koruma Yönetmeliği"ni imzaladı. Avrupa devletlerinin ekonomik ve politik birlikteliğinin kuvvetlenmesiyle oluşan Avrupa Birliği dönemine girildiğinde, üye olan her ülkenin nesli tehlike altında olan kuş türlerinin envanterini çıkarıp uygun koruma alanları oluşturması yükümlülüğü getirildi. Kuşların yaşam alanlarının korunmasını takiben 1992'de Habitatları ve Türleri Koruma Yönetmeliği de hayata geçirilerek Avrupa'nın doğal mirasının korunması her devletin sorumluluğu haline getirildi. Bu bağlayıcı yasalar aracılığıyla AB üyeleri "Natura 2000" olarak adlandırılan hayvan ve bitkiler için vazgeçilmez koruma alanları ağında yürütülen araştırmaları ve bu alanlara fon sağlamayı öncelik haline getirdiler. Bir yandan da, Rio'da 1992 yılında imzalanan Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması sayesinde AB üyeleri 2010'dan itibaren hiçbir türün yok olmayacağı yönünde garanti verdiler. Diğer yandan, AB üyesi olmayan diğer Avrupa ülkeleri için bütün bu izlenen süreç doğa korumada önemli bir kılavuz oluşturdu.
RSPB'nin AB Genişleme Sorumlusu Zoltan Walicky'nin belirttiğine göre, LIFE Doğa fonu kapsamında 2001-2003 döneminde biyolojik çeşitlilik ve doğa koruma için her yıl 70 ila 80 milyon euro harcandı. İleride 2005 ve 2006 dönemleri için de en az bu meblağda bütçe kalemleri öngörülmekte. Avrupa yüzölçümünün yaklaşık yüzde 18'i şu anda Natura 2000 ağına dahil olduğu için bu alanların yönetimine harcanması gereken para da bir o kadar büyük. Alan yönetimi AB fonlarının dışında ulusal, bölgesel, özel fonlar veya kamu fonları Avrupa'da doğanın korunması için gözden çıkarılan en yüksek miktarları oluşturuyor. Alan yönetimi müdahaleleri Avrupa'ya diğer bölge ve kıtalardan sızan türleri kontrol altına almak, bir alanda öncelik gösteren tür veya türlerin nüfusuna odaklanmak, yok olan kırsal faaliyetleri hayatta tutmak gibi çalışmalar gerektiriyor. Bu kapsamda bazı doğa fakiri ülkelerde doğal alanları yeniden yaratmak için astronomik bütçeler ayrılıyor. Örneğin, Hollanda'da Hoge Veluwe Milli Parkı'nda tarihi bir peyzaj olarak kabul edilen fundalıkların yeniden oluşturulması için milyonlarca euro harcanarak çam ağaçlarının sökülmesi kamuoyu tarafından desteklendi. Bu manzaraya gıptayla bakan Türkiye'nin alacağı ders ise hâlâ fırsat varken, koruma önceliği gösteren doğal alanlarını kaybetmeden korumak. Yoksa çıkarmamız gereken günah bizi aşacaktır
|

















