Altı yaşından üniversiteden mezun olana kadar hiçbir şey üretemeyiz. Sabah sekiz, akşam beş. Hep aynı hareket. Sonuç: Sıraya yapışmış bir beden. Rekabete yenik düşmüş bir vicdan. Bilgi çöplüğüne dönmüş bir akıl. Doğanın yarattığı bir varlık bundan daha fazla doğasından arındırılmış ve yok etmeye hazır olabilir mi? Beden ve vicdanın tecrit edilmesiyle kontrolsüz kalan akıl, artık her duyduğuna ve okuduğuna inanabilir. Beden süslenmesi gereken bir eşyadır, vicdan ise eski zamanların meselesidir. Asıl olan, akıl gücüyle kazanılması gereken paradır. Bedenini kullanarak ekmeğini kazanan köylüler, uzağımızdaki terli ve tozlu kişilerdir. Akıl zenginlerini doyurmak için tozlandıkları çoğu zaman hatırlanmaz. Sofraya konan salata ve meyvedeki emeği hiç kimse konuşmaz. Onun yerine, ezen cümleler için savaşılır. Yaşamı kelimelerin arasına hapsetmiş olmanın ağır sonuçlarını hemen her zaman görmezden geliriz. Daha çok konuşarak, televizyonla uyuşarak, fitness salonlarına yazılarak veya enerji haplarına servet yatırarak sorunu çözmeye çalışırız. Ancak bir türlü sonuç alamayız. Beden ve vicdanın tecrit edilmişliği, bizleri bir türlü rahat bırakmaz. Sema gösterileri, içimizi hoş eder. Çünkü orada yok ettiğimiz doğamızı, vicdanı ve bedeni mutlak uyum içinde görürüz. Greenpeace'in eylemleri konu ne olursa olsun hep haber olur. Toplum, bedenini ve vicdanını korkmadan harekete geçiren eylemcileri gıptayla izler. Bir an için bile olsa kendini onların yerine koyar. Rahatlar. Kadınların kendilerini buldukları dönüm noktası anne olmalarıdır. Nihayet erkeklerin yorucu dünyasından 'izin' alarak unuttukları beden ve vicdanlarıyla baş başa kalırlar. Doğanın dilinden göç ettik. İnsanı ezberledik. Kokuları, tatları, bakışları, duruşları, hisleri, kitleleri, diğer canlıları, dağları ve nehirleri okumayı unuttuk. Okuyamadığımız için tümünü hızla yok ediyoruz. Kırgın kelimeleri duyuyoruz da, onlardan evvel gelen uzak bakışlara tepki vermiyoruz. Gazetelerde 'nehirler boşa akıyor' diyene inanıyoruz da, Dicle'nin sesini duymuyoruz. 'Mesaj göndermedin' diye kızıyoruz da, hasret yüklü bir kucaklaşmayı bekleyemiyoruz. Kitapları bir hazine gibi saklıyoruz, ama yazılmış ve yazılacak tüm kitapların tek suretlik kaynağını, doğayı, el birliğiyle yok ediyoruz. Kelimeler zindanı, bizim zindanımız. Yok mu içimizde bu zindandan kendini kurtaracak bir yiğit? Güven Eken / Atlas Ocak 2008, sayı 178
|
















