|
Birden on sekize kadar numaralandırıldık. Beşi on ikisini, on ikisi hiç kimseyi tanımayan on sekiz erkek. Cılız, çok cılız bağlarla yan yana duruyoruz. En azından öyle sanıyoruz ilk başta. Adımız üçüncü tabur, birinci bölük, ikinci takım, ikinci manga. Bundan sonra böyle bilineceğiz. İlk akşamımız ürkek geçiyor. İlkokulun birinci günündeki çocuklar gibi çekingen, birbirimizi yokluyoruz. Saygılı memleket sohbetlerini, uzun sessizlikler tamamlıyor. Bizim gibi tam 200 mangada daha yaşanıyor aynı heyecan. 3600 asker hem Türk, hem yabancı. Hem kendi ülkesine, hem de birbirine. İlk gündoğumunda doktor, mühendis, bankacı, lokantacı, kamyoncu, işsiz, öğrenci, hepsi aynı aynanın karşısında tıraş oluyor. Almanya'dan, Amerika'dan, Aral'dan, Rusya'dan gelen Türk askerleri böyle kaynaşıyor. Günler geçtikçe aramızda görünenden daha büyük bir bağ olduğunu keşfediyoruz: Vatan toprağı. Alay komutanı, `Hanginiz bu ülkede gömülmek istemez' diye sorduğunda, bağ ilk kez kanlı canlı ortaya çıkıyor. 3600 kişinin mutlak sessizliği.
Çanakkale Şehidi:
Askerde çok şey anlatılıyor. Çok ders veriliyor. Söylenen her sözün, yapılan her yürüyüşün arkasında aynı düşünce var: Vatan, uğrunda ölünecek kadar kutsal bir varlıktır. Ancak Gelibolu'da şehit düşen Hasan Etem adlı bir askerin annesine yazdığı ilk ve son mektup, vatan sözcüğünün geçmişteki ve bugünkü anlamları arasındaki farkı açıkça ortaya koyuyor: `Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana annemden gelen mektubu selamlıyorlar gibi geldi. Gözlerimi biraz sağa çevirdim, güzel yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim. Çığıl çığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu. Ey Türklerin ulu tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Hâliki! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklere bırak.'
Bize burada vatani görevlerimizi hatırlatan Silahlı Kuvvetler'in varlık nedeni bu ülkenin sınırlarını korumak. Peki ya bu sınırların içindeki mirasın, Anadolu doğasının, geleneklerinin, aşının ve hatta havası ve suyunun korunması için biz ne yapıyoruz? Bir vatanı korumak için sadece onun sınırlarına sahip çıkmak yetmez. Sınırların korunması kadar, üzerine kök saldığımız her karış toprağın yaşaması da önemlidir. Türkiye Silahlı Kuvvetleri, 81 yıldır bu coğrafyanın koruyuculuğunu başarıyla yapıyor. Oysa bizler Türkiye Cumhuriyeti'nin insanları, bu çabaları gerçekten hak ediyor muyuz? Geriye dönüp baktığımda, yağmalanan Anadolu doğasını, kaybolan kültürümüzü ve yabancı sermayeyi teşvik eden yasal düzenlemeleri görüyorum. Bu vatana verdiklerimiz ise yalnızca küçük kırıntılar. Güven Eken |















