>
ATLAS LOGO

Mayıs 2008
DOĞA
MACERA
ARKEOLOJİ
DÜNYA
KÜLTÜR
GEZİ
ATLAS'TAN
ATLAS'ÇILAR
 
FORUMLAR
* 15. YIL
* Sıfır Yok Oluş
* Ziyaretçi Defteri
* Küresel Isınma
* Ormansızlaşma!
* İnsan Gücüyle
* Sarıkeçililer Yürümeli
HAKAN öGE

Giriş yap
Kullanıcı adınız:
Şifreniz:
Üye olmak için tıklayınız

Atlasdan ’ Editorden 
Mevlana, dünyanın yeni zihnini sarsıyor

Mevlana'nın dünya yılı için İstanbul'a gelen dünya insanlarını The Marmara'da iki gün boyunca Mevlana'yı konuştu. Mini eteklisinden başörtülüsüne kadar toplantıya katılan insanlar 'ne olursan ol gel' sözüne istinaden gelmiş gibiydiler.

Bazen metrodan çıkan kalabalığın ortasında, kulağımda 'Soft Machine' çalarken, bazen ısısızlığın ve sessizliğin ortasında, gökte kartalların göçünü izlerken, Mevlana'nın sözlerini anımsayarak dolaşırım; aşk benimle oyun oynuyordur.

Onun sözlerini anımsayarak söylüyorum, bilinmeyen parmaklar aşkın tellerini tıngırdatmaya başlar ve sen de, bu tınıya uyarsın, topyekun bedeninle uyarsın.

Rumi, 'Aşk her an benimle yeni bir oyun oynar' der ve dansa kalkar. Dans, sema, Rumi için, bedenin beşiğinin sallanmasıdır; tıpkı küçük bir bebeğin kalbini yatıştırmak için beşiğinin sallanması gibi.

Mevlana'nın dünya yılı için İstanbul'a gelen dünya insanlarını dinledim iki gün boyunca. Rumi dansa kalktığında aşk onu bazen bir şahine dönüştürür, ondan, bir şeylerin peşine düşmesini, bir şeyleri kapmasını bekler. The Marmara'daki uluslararası Mevlana sempozyumunda dinleyiciler, dans eden derviş gibi, bir şeyler kapmak için o salondan bu salona süzülüyorlardı.

Farklı yaklaşımlar

Fazla sayıda insan konuşmacı olarak çağrılmış, çeşitli konular çeşitli salonlara dağıtılmıştı, isteyen istediği salona giriyordu. Ama benim dinlediğim kimi konuşmacılar bu sempozyumun ağırlığına uygun değildi. Ya da bu kişiler uygundu da, seçtikleri konuşmalar çok sıradandı. Yine de Rumi'nin ruhu, sempozyumdaki sema atmosferini devam ettirmeye yetti.

Oysa konuşmacı çeşitliliği kadar dinleyici çeşitliliği de yerindeydi. Örneğin hemen yanımda oturan ve Amerikalı ya da Avrupalı olduğunu tahmin ettiğim genç bir hanım vardı ki, başına çok sıkı olmasa da bir başörtüsü takmış, altına da iddialı bir mini etek giymişti. (İşte, farklı bir yaklaşım diye buna derim ben.)

Ayrıca türbanlılar ve başka mini etekliler de vardı dinleyiciler arasında. Yani 'Gel, kim olursan ol gel' sözüne güvenerek gelmişti herkes.

Kıyafet, tesettür, moda, kadın özgürlüğü, inanç özgürlüğü gibi kavramları bir kenara bırakarak sempozyumdaki manzarayı ele alırsak eğer, elimizde yalnızca imgeler kalacaktır. Semazen derviş imgesi, oturan Mevlana imgesi, dönen dervişi simgeleyen helezonik daire imgesi, sakallı erkek, türbanlı kadın imgesi. Bu imgeler yardımıyla Mevlana'yı anlamaya çalışabiliriz ve şu soruyu sorabiliriz:

Mevlana, dünyanın arzuladığı bir düşünce mi sunuyor, yoksa dünya Mevlana'yı kendi arzusuna göre mi tahayyül ediyordu?

Bu sorunun yanıtını konuşmacılardan hiçbiri vermedi. Belki, bildikleri halde söylemeye çekindiler, belki de sözler değil imgeler anlatsın istediler. Çünkü zaman, konuşmak için, sözü değil imgeyi tercih eder.

Kavganın konusu nedir

Sempozyumda aklıma, Mevlana'nın Mesnevi'de anlattığı üzüm hikayesi geldi. Üzüm satıcısının önünde her biri kendi dilinde üzüm istediği için kavga eden, Türk, Arap, Fars ve Rum'un hikayesi. İnsanlar aynı şeyi söyledikleri halde farklı sözler yüzünden birbirine giriyor demeye getiriyordu Mevlana. Üzüm üzümdür. Aynı tanedir. Üstelik taneleri sıkarsan, tek ve aynı üzümün suyunu elde edersin diyordu. Velhasıl kavga yersizdir ya da konusu yersizdir.

Sempozyumda dinleyicileri bu düşüncenin bir araya getirdiği besbelli.

İranlı bir konuşmacı, Kerim Zamani, irfan kavramını anlatırken buna yakın sözler sarf etti; her dinin, farklı yollardan aynı yere ulaştığını söyledi. Zamani'ye göre, irfan hiçbir dinin ya da coğrafyanın ya da tarihin tekelinde değildir. Zamani, irfan, kalbin temiz tutulmasıdır dedi ve ekledi: Dini çok iyi bilmek irfanlı olmak, Tanrıya yakın olmak anlamına gelmez.

Konuşmasını Fatiha ile açan Amerikalı Kabir Helminski de daha sonra söz alacak karısı Camile Helminski'yle birlikte insanlara bu yolu gösterdi. Kalp yolunu. Gerçi şimdiki zamanda her kavram ve her yol aşınmıştır, en saf simgeler bile böyledir. Kalp kavramı bu aşınmadan kurtulmuş mudur, pek emin değilim. Sufi psikoloji alanında uzman bu ikilinin konuşması, kısık sesli ve tesirli konuşması, insanları yeni bir inanca çağırır gibiydi. Hatta eski Amerikan filmlerinde, elinde İncil insanları doğru yola davet eden ama etrafındaki kalabalığın biraz da umursamazca dinlediği karakterleri anımsattı.

İslam ve Mevlevilik ayrı mı

Dikkatli izleyici Mevlana'nın etrafında yeni bir dinsel tarzın oluştuğunu fark etmiştir. Çünkü Helminski, bu dinin merkezinin Amerika'da bir defasında gittiği mescit değil kalp olduğunu söylüyordu. Dinin tarifini de şöyle veriyordu: 'Mesnevi, dinin kökünün kökünün köküdür.' Çifte göre, tasavvuf algının saflaştırılmasıdır ve insan kendinin köküne bu şekilde ulaşır, din de budur. Kabir Helminski, Divan-ı Kebir'den olduğunu iddia ettiği bir Rumi şiiriyle bu görüşünü destekliyordu. Ne var, aynı salondaki bir başka konuşmacının, Profesör Erkman Türkmen'in, bu sözlerden hoşlanmadığı yüzüne apaçık yansıyordu. Türkmen, daha sonra yaptığımız bir sohbette dünyada Mevlana'yı İslam'dan ayırma eğilimi olduğundan söz edecekti. Buna hiddetlenmek gerektiğini düşünmüyorum. Gerçi, Helminski'nin İngilizce okuduğu Rumi şiirini henüz bulamadım, ama biliyorum ki, Rumi gerçekten de kabenin yerinin insanın kalbi olduğunu söyler.

Helminski çifti, sufi öğretisinin insana yeni bir algı açtığını anlatmaya çalıştı. Kalp algısı. Bu algı ile cennetin yeryüzünde görülebileceğini ileri sürdüler.

Mini etekli türbanlı kadın belki de bu görüşe yakındı. İsimlerini anımsamıyorum ama, sempozyumda iki yabancı konuşmacı, Rumi'nin şiirlerinin İngilizcede, yani hem ABD hem İngiltere'de en çok okunan ve satılan şiirler olduğunu bir kez daha vurguladı.

Yani ne Shakespeare, ne Blake ne Whitman ne de başka ünlü bir Amerikalı ya da İngiliz şair değil, Rumi'nin şiirleri yıllardır en çok okunan şiirler dediler.

George Washington Üniversitesi profesörlerinden İranlı Hüseyin Nasr, Mevlana'yı bugüne bağlayan önemli bir konuşma yaptı sempozyumun açılışında. Mevlana'nın üç konuda günümüzün krizini çok önceden gördüğünü söyledi: Ekoloji, feminizm ve anti-materyalizm.

Günümüzde Mevlana

Ekoloji konusunda Mevlana'dan verdiği örnek, Batılıların en çok önem verdiği beyitlerinden biriydi: Mineraldim bitki oldum, sonra hayvan oldum, sonra insan oldum, sonra melek olacağım şeklinde devam eden ünlü beyit. Burada Mevlana'nın insanı dünyanın diğer canlıları ve cansızlarıyla nasıl birlik içinde olduğunu gösterdiği açık. Ne var, Nasr bu beytin evrimci görüş biçiminde okunmaması gerektiğini de tembihledi ki ben öyle düşünmüyorum.

İkinci husus, feminist görüştü. Profesör Nasr, Mevlana'nın Tanrı'yı feminen karakter de tanımladığını, dişil yaratıcı güçten bahsettiğini savundu. Tabii ki özellikle bu yaklaşım, bir İslam düşünüründen geldiği için dikkat çekiciydi. Mevlana'nın Tanrı'ya yaklaşımı feminist yaklaşıma aykırı durmuyordu.

Üçüncü husus da, Hüseyin Nasr'a göre ekonomik materyalizme karşı Mevlana'nın manevi, tinsel, ruhsal insanı savunması. Paradan ya da dünyevi varlıktan daha önemli şeyler var olduğu bugün daha da fazla önemli ki, dünyanın kendisinin varlığı tehlikede.

Geçen haftaki yazıda, Mevlana düşüncesi ile din-iktidar ilişkilerini ele almış idik. Sempozyumda İranlı bir konuşmacı, bu konunun yakınından geçen bir sunum yaptı. Tebriz'den gelen Seyid Muhsin Emadi, Mevlana ile Şems'i karşılaştırdı ve bunda da model olarak Fransız düşünür Deluze'ü aldığını belirtti. Emadi'ye göre Tebrizi köylü ve anarşist, buna karşılık Rumi şehirli ve reformisttir. İranlı araştırmacıya göre, şehirli Rumi'nin yaptığı en önemli şey, 'iktidarın ve diktatörlüğün sırlarını' açığa çıkarmak oldu, 'her şehirli aydın gibi.'

Bu, İranlı konuşmacının son cümlesiydi. Daha fazla ayrıntı veremeden zamanı tükendi.

Sempozyumda görüldü ki, Mevlana dünyanın bedenlerini ve zihinlerini sarsıyor. Büyük Zaman ne gösterecek acaba?

Özcan Yüksek / Referans Gazetesi, 11.05.2007

...
EDİTÖRÜN NOTU
Kopya kültürümüzün, kopya tohumların, kopya programların, kopya koyunların, kopya MP3'lerin, kopya sözlerin, en küçük şeyine kadar yalnızca 'çoğaltılmış aynı'nın çeşitsiz dünyasına Sarıkeçilileri de itiyoruz. Çağırmıyoruz, onlar için yaptığımız Sarı Evler'in içine itiyoruz.
SARIKEÇİLİ GÖÇÜ
... izliyoruz : 17.05.08
KASLA GİT!
FOTOĞRAF SERGİSİ
Annelik
ABONELİK
HASANKEYF'E SADAKAT
Sıfır Yokoluş Gezileri
[ DOĞA | MACERA | ARKEOLOJİ | FOTOĞRAF | KÜLTÜR | GEZİ | DERGİ ]
[ ATLAS'LAR | ATLAS'TAN | ATLAS'ÇILAR | TÜRKİYE HAR. | ANA SAYFA ]
 
[ Gizlilik Politikamız | Bize Ulaşın | Künye ]
[ İş Fırsatları | Dergi Abonelik ]
© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.
Bu bir Doğan Burda Digital servisidir.
Imperia ile tasarlanmıştır.