ATLAS LOGO
Kasım 2008
DOĞA
MACERA
ARKEOLOJİ
DÜNYA
KÜLTÜR
GEZİ
ATLAS'TAN
ATLAS'ÇILAR
 
FORUMLAR
* 15. YIL
* Sıfır Yok Oluş
* Ziyaretçi Defteri
* Küresel Isınma
* Ormansızlaşma!
* İnsan Gücüyle
* Sarıkeçililer Yürümeli
HAKAN öGE

Giriş yap
Kullanıcı adınız:
Şifreniz:
Üye olmak için tıklayınız

Atlasdan ’ Bumerang 
EMPATİ
Ben, Senim

YAZI: MUSTAFA CEMAL / FOTOĞRAFLAR: FATİH PINAR

Otuz yedi yıl önce, Apollo 11'in ilk kez Ay'a varmasından birkaç ay sonra ve Şili'de Salvador Allende'nin başkan seçilmesinden birkaç ay evvel, Kruşçev ve Mao'nun nükleer bir savaşın eşiğine geldiği, Nixon'un Kuzey Vietnam'a binlerce ton bomba yağdırdığı sırada, dünya radyolarında 'Sympathy' şarkısı çalınıyordu*:
Dünyanın bir yarısı öbür yarısından nefret ediyor Bir yarısı yiyeceğin hepsine sahip
ve kalan yarısı boynu bükük sessizce açlık çekiyor yok çünkü herkes için yeterli sevgi...
ve tüm aradığımız dostum sempati Rare Bird adlı İngiliz rock grubunun şarkısı o yıllarda, halkların hep bir ağızdan 'tüm istediğimiz sevgidir' haykırışı olarak ruhları sarmıştı. Bu sevgi isteği, bu sempati yoksulluğu, belki artarak bugün de sürüyor. Peki neden? Bu sorunun yanıtı empati kavramında gizlidir.
Baladın dilediği sempati, sevgiye yakın bir anlam taşıyor ama daha çok acıma ve merhamet duygularını da içeren şefkat, sevecenlik anlamında, başkasının durumuyla, derdiyle ilgilenme, yardım etme duygusu olarak betimlenebilir. Sempati, Yunanca sym (benzer, aynı) ve pathos (hissetme, duyumsama) sözcüklerinin birleşiminden oluşuyor. Sevgide de sempatide de kişi kendi içinde başkasıyla birleşir. Bu birleşme sevgide, sevilene dolaysızca bağlanmadır. Sempati veya sevecenlik ise böyle bir bağlanma olmasa da başkasının sıkıntısına, acısına duyarlı ve etkin olma duygusunu anlatır.

Empati, başkasını kendi içinde yaşantılamaktır. Sevgi, sevenle sevilenin birleşmesi olduğundan empatiyi öngerektirir. Başkası bu yolla insan için yalnızca bir nesne olmaktan çıkar, onu içine alır onunla özdeşleşir.

İngiliz düşünürü Thomas Hobbes (1588-1679) bakımından, şarkıdaki boş bir yakarıştır çünkü insan bencildir. Sevgide bile yalnızca kendi mutluluğuyla ilgilidir ki, zaten arzuları ve çıkarları söz konusu olmadıkça herhangi bir duygusal etkilenim de yaşayamaz. Başkasının derdi için dertleniyorsa bunun nedeni onunla bağı dolayısıyla aslında kendisi için dertlenmedir. Yani Hobbes'a göre, insan insana tam olarak kapalı, başkasını içine almaya yeteneksiz, ancak göreceği zarar ve edineceği yarar ölçüsünde yardım edebilen katışıksız ben merkezcidir. Bencilliği kutsayan Adam Smith bile bunu kabullenmemiştir. Hobbes'a etkili savlarla ilk karşı çıkan düşünür Spinoza (1632-1677) oldu, sonra Schopenhauer'u (1788-1860) sayabiliriz. Problem şudur: Sevgi duygusu bile benciliğimin bir tezahürü oluyorsa, sevgi dilememin hiçbir anlamı yoktur; ve tersine, eğer başkasının mutluluğundan bir yararım olmadığı halde, bu başkası hemşerim, ailem, akrabam, yurttaşım, dildaşım, dindaşım, arkadaşım, yoldaşım olmasa da onun derdine üzülebiliyorsam bir umut var demektir. İşte bu umudu veren empatidir. 'Hepimiz Ermeni'yiz! ... Kürt'üz!... Hepimiz Çerkes'iz, Alman'ız, Rus'uz, ... Türk'üz! sloganları örnek olabilir. Ama işin aslı hepimiz !Kung'uz çünkü bugünkü DNA incelemeleri, Güney Afrika'da Kalahari Çölü kıyısında yaşamını sürdüren bu halkı işaret ediyor. Bu da demek oluyor ki, 'Hepimiz birbirimiziz!'
Bu terim bize İngilizceden geçmiş; aslı Yunanca (em, içinde + pathos) ama Almanca Einfühlung sözcüğünün birebir çevirisi olarak 19'uncu yüzyılda İngilizceye aktarılmış. Empati, başkasındaki duyguyu duyumsamadır, sevgi veya sevecenlik ise başkasına duyulan duygudur. Ama sevgi, sevenle sevilenin birleşmesi olduğundan birbirlerinin duygusunu duyabilmelerini ön gerektirir. Başkasının duygusuna empati kurmak, onun duygusuna benzer nitelikte bir duyguyu onun yaşadıklarını yaşamadan duyumsamak veya yaşantılamak demektir. Bu yüzden sevginin ve sevecenliğin temelinde empati vardır.

Geniş boşluğun güçlendirdiği keman nameleri, az sonra perona girecek trenin gürültüsünün yerini alarak yolcuların gönlünü daha inmeden kemancıya bağlayacak.

Anılarımızla kurduğumuz ilişkiyi örnek verebilirim. Kendi başına alındığında anılar geçmişin belleğimizdeki izleridir. Gerektiğinde başvurmak üzere öylece yerlerinde dururlar. Ama kendimizi onlara kaptırır kaptırmaz, baştaki yabancılıkları kayboluverir, zaman makinesine binmiş gibi geçmişteki duygulanımlarımızı yeniden yaşarken iki 'şimdi'ye bölünürüz. Bunun benzeri tiyatro gösterisinde de olur. Oyun bizi koltuğumuzdan çeker alır, önceden tasarlanmış kendi temsiller dünyasına yerleştirir.
Ya da gerçek yaşamda piyango çıkmış birisinin sevincini izlerken, benimle hiç ilişkisi bulunmasa bile onun sevincinden pay alırım; onun kadar şiddetli olmasa bile ben de piyango çıkmışlığın sevincini duyarım. Kurtlardan kurtulmak için bizon sürüsüne sığınmaya çalışırken öldürücü boynuz darbeleriyle yeniden sürü dışına itilen bir lamanın çaresizliği beni acımanın ötesinde yeise sokabilir. Bu duyguyu yaşarken veya duyumsadığımın onunki olduğunu sanırken artık lama benim için dışsal bir nesne olmaktan çıkar, onun perspektifinden görmekle kalmaz onunla özdeşleşirim. Böylece yalnızca olayların içine değil başkasının da içine girerim, onun duygusu benim duygum olur. Ama bu olup biten, anılarım gibi aslında benim içimdedir. Dünyanın içime girmesi olarak o başkası, artık dışımdaki değil içimdeki başkasıdır. Dolayısıyla empati, basitçe içe alma değil aynı zamanda bunun sonucunda kendi içimde bölünmedir. Tıpkı aynada gördüğüm kendim ile saçımı düzelten kendim arasındaki bölünme gibi, kendim ve başkasını yaşayan kendim olarak bölünür. Ve böyle bir bölünme daha sinir hücreleri düzeyinde başlar.
İtalya'da Parma Üniversitesi'nden Giovanni Rizzolatti, Vittorio Gallese ve ekibi 1996 yılında, makak maymunun beyninin ön lobunda 'ayna nöron' adını verdikleri değişik bir motor nöron hücresi keşfettiklerini duyurdular. Yakın zamana kadar, motor nöronların yalnızca salgı bezleri ve kas devinimlerini denetleyen uyartıları gönderen sinir hücreleri olduğu sanılırdı. Bu keşif, özellikle el ve ağız devinimleriyle bağlantılı olan beynin F5 diye adlandırılan bölgesinde, aynı zamanda amaçlı davranışlara duyarlı motor nöronlar bulunduğunu ortaya koydu. Örneğin muzu koparma, tutma, kavrama, soyma, ağza götürme vb. davranışları, bunlara özgü nöronlar tetikler. Ama örneğin muzu tutmak, ağza götürmek için olduğu gibi, başkasına vermek için de yapılabilir. Bu da davranışların, yalnızca kinetiğiyle değil ayrıca amacıyla algılanmasını gerektirir. Rizzolatti'ye göre eylem, 'bireye ödül getiren amaca yönelik bir davranıştır'. İşte aynı davranışın, amacına göre çeşitlenen eylemler olarak ayırt edilmesi, bu nöronlar sayesinde olur.
Amacın kodlanmasının önemini, Gallese'nin verdiği bir örnekle anlatayım. Kolumu önümdeki bardağın kulpunu tutmak için uzattığımda, bedenimin öne eğilmesiyle ortaya çıkacak dengesizlik, önceden bacağımı ileri kaydırmamla giderilir. Ama bunun için bacak kaslarımın kasılmasını denetleyecek nöronların, kolumu uzatmaktaki amacımın kestirilmesine dayanan komutları gönderebilmesi gerekir. Yani, belli bir eylemi önceleyen başka bir eylem komutunun verilebilmesi için amaca duyarlılık zorunludur.

'Hepimiz birbirimiziz!' sloganı, yalnızca dinlere özgü değildir. Son yıllarda yapılan DNA araştırmaları da ortak atamızın Güney Afrika'nın avcı derleyici !Kung San halkı olabileceğine işaret ediyor.
Ama çarpıcı olan şu; bu sinir hücreleri, yalnızca maymunun muzu almak amacıyla kolunu uzattığı kendi eylemi sırasında değil ayrıca benzer eylemi başka bir maymunun yaptığını gözlediği sırada da tetikleniyor. Yani sanki öbür maymunun beyninde olup biteni, kendi beyninde aynalıyor. Ayna adı da buradan geliyor. Başkasının eylemi, Spinoza'nın deyişiyle içeride taklit ediliyor.
Ama bunun için gözlenen eylemin gerçek olması gerekiyor, ayna nöronlar taklitten veya anlamlı bulunmayan eylemden etkilenmiyorlar. Ne tek başına muz ne de aynı eylemin muzsuz yinelenmesi uyarıcı olabiliyor. Eylemin filme alınmış görüntüsü bile tetiklemiyor. Bu hücreler doğrudan başkasının tamamlanmış eylemine, dolayısıyla amaca duyarlılar. Empatiye ışık tutmaları da bundan; beyin bu nöronlar yoluyla, gözlediği başka bir maymunun amacının, sanki eyleyen bizzat kendisiymişçesine doğru bir iç temsilini yaratıyor. Sonra bu temsil, eylemi yapandan bağımsızlaşıyor, eylemin gerçekleştiği görülmese, sırf sesi duyulsa bile ilgili hücre ağı ateşleniyor.
Bu nöronlar insanlarda da var. Katıla katıla gülen birinin sesinin kaydedildiği eski kahkaha kutularını dinlerken kendimizi alamayıp gülmeye başlarız. Bunun gibi gerginlik, gerginliği; neşe, neşeyi bulaştırıyor. Özellikle yüz ifadelerindeki duyguların taklidi ve gözlemi sırasında da benzeri oluyor: Mutlu yüzlere bakan insanların, gülerken gerilen kaslarının, kızgın yüzlere bakanların ise kaşları çatan kaslarının resme baktıktan 700 milisaniye içinde kımıldadığı saptanmış. Çevremizde biri esnese çok geçmez tek tük başka esneme sesleri ardı sıra dizilir. Esneşme sadece insanlarda vardır ve 2 yaşından önce görülmüyor.
Belki en çarpıcı olanı, otistik çocukların ayna nöron mekanizmasının arızalı olmasıdır. Otizm, Yunanca autos (kendi) sözcüğünden geliyor. Türkçeye kendicilik diye çevrilebilir. Bu hastaların ilgisi yeğinlikle kendilerine dönük ve çoğunlukla yalıtık bir yaşam sürdürüyorlar. Otistik çocuğun çektiği temel zorluklardan biri, metafor (eğretileme) ve metonim (düzdeğiştirmece) gibi söz oyunlarını anlayamamalarıdır. Örneğin, 'Yumruğunu sık!' denildiğinde, çocuk bir eliyle yaptığı yumruğu öbür eliyle sıkıyor. Yukarıdaki, 'Hepimiz Ermeniyiz!' sloganı da başkasının acısını kendi acısı bilme duyarlılığını dile getirmesine rağmen, ülkemizde önde gelen kimi politikacılar bunu düz anlamıyla almayı yeğlediler. Ama bu tutumlarının nedeni kuşkusuz empati yoksunluğu değil tersine olası kavrama zorluğu çekenlerle empati kurmaktır veya bu vesileyle politik ittifak mesajı iletmektir. Ama iyi bir politikacı, toplumunun ruh sağlığı için bu gibi riskleri göze alabilmeli, kısa erimli kazançtan vazgeçmeyi bilmelidir. Yoksa, birbirine yürek kapılarını kapatmış, kendi kimliğinin ötesini duyamayan, anlayamayan toplumsal bir otizme kapılmak işten bile değildir.

İmrenme, gıpta etme, özenme de vicdan duygusu gibi empati yetisini gerektirir.
İnsan yalnızca gerçek nesneleri değil, hayal gücüyle yarattığı nesneleri de taklit ederek dışarıdaki tiyatroyu kendi içinde yeniden sahneler.
Ayna nöronlar, iç dünyamızın, eylem temsillerini canlandıran bir tiyatro sahnesine dönüşüp başkasıyla bütünleşmemizi nasıl sağladığını anlamanın yalnızca kuvvetli bir ipucudur. İnsandaki karmaşık empati yeteneğinin varlığı, şempanzelerde bile kuşkuludur. Şempanzeler üzerinde yapılmış çalışmalar, kasıtlı olan ile olmayan davranışı ayırabildiklerini, yani başkasının niyetini duyumsayabildiklerini ama örneğin adaletsizliği olumsuzlayamadıklarını gösteriyor. Bir engeli olmadığı halde elindeki fazlayı paylaşmayan, şempanze için iyi veya kötü değildir, yalnızca o öyledir. Oysa insan, varlıkta olduğu kadar yoklukta da paylaşabilir ve paylaşmayanı hakkaniyetsiz, adaletsiz diye ahlakça yargılar. İnsanın böyle bir olumsuzlamayı yapabilmesi hem yargılamayı olanaklı kılan bir ölçüt oluşturmasını sağlayan hem de paylaşmayı zorlaştıran bir durumun bulunup bulunmadığını saptamasını sağlayan uslamlama yeteneğini gerektirir. Bu da ancak kavramlarla ve dolayısıyla dille olanaklıdır. Nitekim, insanın ayna nöron sistemi, maymunlardan farklı olarak sol yarı kürede ve özellikle dille bağlantılı Broca alanında toplanmıştır. Eylemin sesine tepki vermek şöyle dursun, ses ve görüntüyle hemen hemen tüm bağlantısını koparmış olan sözcüklerin dile getirilmesi sırasında, sanki eylem gerçekleştiriliyormuş gibi bu nöron ağları tetikleniyor. Bunun için zihinden geçirmek bile yetiyor.
Dünyanın içe girmesi olarak empati hemen her ilişkide hüküm sürer. Oyun bile oynayamayız empatisiz. Sanatçı yaşananla kurduğu empati yoluyla yapıtını ortaya koyar ve izleyen, bu yapıtla kurduğu empati yoluyla baştaki yaşanmışı yaşar. İçime aldığım başkasına onun gözüyle bakabildiğimden çektiği acıyı hissedebilir, acıma ve merhamet duyabilirim. Utanç, mahcubiyet duygularının haysiyet şeref duyumlarının ardında da empati vardır. Belki en çarpıcı olanı, ben ve bende yaşayan başkası olarak bu bölünmenin, aynı konuda karşıt duygular yaşamama yol açmasıyla vicdanı olanaklı kılmasıdır.
İnsan yalnızca aynada kendini tanımakla kalmaz aynı zamanda aynadaki kendinin bilincine varır. Annesi gibi süslenen kız, aynada annesini taklit ediyor.
Dünya empati yoluyla insanın yüreğine dolar ama bu basit bir içe alma değil, başkasını kendi içinde yaşamaktır. Başkasını onun duygusuyla yaşayabildiğimizden acıma ve merhamet duyabiliriz.
Tüm bunlara rağmen, başkasının duygusunu kendimde duymam bilinçli bir yaşantıdır, onun duygusunu duyduğumu bilirim ve bu duygu asıl yaşayanın tepkisini göstermemi zorunlu kılmaz. Nasıl ayna nöronlar empatinin temelini oluşturuyorsa empati de sevginin temelidir. Çünkü sevgide ve sevecenlikte bu bölünmüşlük örülür ve örtülür, böylece başkası bende dallı saçaklı köklenir. Başkasına empatiyle bağlanmakla kalmayıp sevgiyle bütünlenen biri, artık onun duygusunu yalnızca duyumsamakla kalmaz, bu duygu onu asıl yaşayanından bile daha şiddetle eyleme geçirebilir. Öyle ki insan, sevdiğinden ayrılığını, kendi ölümü olarak yaşar. Ölümün ardından duyulan yasın, ölenle ölme duygularına boğmasının nedeni budur.
Sevgide ve sevecenlikte kişi, baştaki bölünmüşlüğünü, başkasını kendisi denli gözetecek aşkın bir duygusallıkla, yeniden kendinde bütünlenerek bitirir. Hem başta hem sonda aynı tek kişidir ama felsefece konuşursak artık seven olarak tekliğinde çoktur. Hobbes soyutta doğrudur çünkü kendi arzularından bağımsız bir duygulanma olanaksızdır; somutta ise yanılmaktadır çünkü bu arzular, aynı zamanda içimdeki başkasınındır; üstelik bu başkasının genelleşmesi ölçüsünde insanların, tüm canlıların, taşın toprağın arzusudur. Böylece bencilliğim elciliğime, elciliğim bencilliğime sönerken dışımdakiyle bütünleşirim ve bu yalnızca insan için olanaklıdır. Şu yalın nedenle ki, yardımlaşmamayı, paylaşmamayı, dayanışmamayı, hak bilmezliği olumsuzlamak bir tek insana özgüdür. Hobbes'un sunduğu insan betimlemesi, imal edilmek istenen bir insan modeli projesidir. Bu projenin empatisiz ve esirgeyici bireyi, bu çağın insan bağları kopuk, kesintisiz ego şovmeni bireyinin prototipidir. Bunun tersine, durmadan başkalarından üstün gelmeye çalışan bir egonun Avustralya yerlilerinde bulunmadığını vurgulayan A. Gruen, Empatinin Yitimi kitabında şöyle yazmış: 'Duyumsama yeteneğimizden ne kadar kopartılırsak gerçekliğimiz de o kadar sınırlanır. Aborijinler yeryüzündeki yaşamın karşılıklı etkileşimini korumayı görev biliyorlardı. C. G. Jung, benzer bir durumu Yeni Meksika'daki Pueblo Kızılderililerinde gözlemledi. Bu Kızılderililer her sabah dualarıyla dünyanın bütünlüğünü korumayı sorumlulukları olarak benimsemişlerdi.' (s. 293) Dünya yerli halkların içindedir, Hobbescu bireyin ise tamamıyla dışındadır.

Sanatçı yaşananla kurduğu empati yoluyla yapıtını ortaya koyar ve izleyen, bu yapıtla kurduğu empati yoluyla baştaki yaşanmışı yaşar. Resim, fotoğrafçının empatisini, başkası duygusunu bize aktararak vicdan duygumuzu harekete geçirir.

Çağdaş bireyin trajedisini belki en iyi simgeleyen, fotoğrafçı Kevin Carter'ın yaşamıdır (ölümü de diyebiliriz). 1993 yılı; Uğur Mumcu'nun suikastla, Turgut Özal'ın kalp kriziyle öldüğü yıl. Sudan, yıllardır süren iç savaşın sonucunda kıtlıktan kıvranıyor. Carter, perişan insan toplulukları arasında dolaşarak suyu çıkmış aç çocuk fotoğraflarını geride bırakacak bir manzara aramaktadır. Kalabalıktan uzaklaşırken çalılığın ötesinden bir çocuk sesi duyar. Sese yöneldiğinde karşılaştığı manzara inanılmazdır. Sürüne emekleye ilerleyen minicik cılız bir kara çocuk ve peşinde bir akbaba. Carter uygun ışık ve açıda konumlanır. Akbabanın onun varlığına alışarak çocuğa yeterince yaklaşmasını bekler. Fotoğrafa asıl ürpertiyi katacak kanatların tam açıldığı anı kollar. Ve sonunda deklanşöre basar.
Bu dahiyane fotoğrafı New York Times dergisi satın alır, bir yıl sonra ona Pulitzer Ödülü verilir. İki ay sonra Kevin Carter arabasının egzoz gazıyla kendini öldürür. Ardında bıraktığı mektupta şunlar yazılıdır: 'Yaşamın acısı, yaşamın sevincini artık sevinç kalmamacasına aştı.' Bir İngiliz rock grubu, 'Manic Street Preachers,' onun adına acı bir balad yakar. Deklanşör sesleri şarkının sözlerine, melodi Sudanlı çocukların duasına karışır: 'Allahım ne kadar iğrenç olursa olsun asla verdiğin nimeti yememezlik etmeyeceğim'.

KAYNAKÇA
* http://www.youtube.com/watch?v=zp8uS3eHVfs&mode=related&search=
'Now half the world hates the other half
And half the world has all the food
And half the world lies down and quietly starves
‘Cause there's not enough love to go ‘round …
And sympathy is what we need my friend.'
Greg Bock . 2007. Empathy and fairness.
Gruen, Arno. 2006 (1997). Empatinin Yitimi.
Rizzolatti, G., Fadiga, L., Gallese, V. and Fogassi, L. 1996. Premotor cortex and the recognition of motor actions. Cog. Brain Res., 3: 131-141. Atlas Kasım 2007, Sayı 177

EDİTÖRÜN NOTU
Küresel ısınmanın ısıttığı yeryuvarlağımız şimdilerde küresel bir iktisadi krizin içine yuvarlanıyor. Bu krizin nedeni ile dünyamızın doğasının yok olmasının nedenleri aynı.
KASLA GİT!
FOTOĞRAF SERGİSİ
Binbir Gece Masalları Sergisi
ABONELİK
HASANKEYF'E SADAKAT
Sıfır Yokoluş Gezileri
[ DOĞA | MACERA | ARKEOLOJİ | FOTOĞRAF | KÜLTÜR | GEZİ | DERGİ ]
[ ATLAS'LAR | ATLAS'TAN | ATLAS'ÇILAR | TÜRKİYE HAR. | ANA SAYFA ]
 
[ Gizlilik Politikamız | Bize Ulaşın | Künye ]
[ İş Fırsatları | Dergi Abonelik ]
© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.
Bu bir Doğan Burda Digital servisidir.
Imperia ile tasarlanmıştır.