|
Yalancıyım Diyen Doğrucudur
Neden mi, çünkü yalancının söylediği yalan olacağından 'Yalancıyım' savının da yalan olması gerekir. Bu da onu yalancı olmaktan çıkarır. Bu durumda ise 'yalancıyım' savı doğru olur. Böylece başa döneriz. 'Yalancıdır, değildir ... dır/değildir ...' diye döner dururuz. Benzer bir kısırdöngü, 'Bu tümce yanlıştır' önermesinde de oluşur. Buna paradoks diyoruz (Yunanca, para + dokein, "düşünülene aykırı").Dikkat edilirse, hem 'yanlışlık' hem 'yalanlık' kavramı, olumsuzlamadır veya değillemedir. Paradoksa zemin hazırlayan da zaten bu gibi aktif kavramların olumlu bir önerme içinde kullanılmasıdır. Bu yüzden 'yalancı değilim' demek paradoks yaratmaz. Olumsuzlama, yalan konusuna uyan terimleri seçersek, öz ve görünüş ayrımını yaratır. 'Yalancıyım' paradoksunda, ilk edindiğimiz anlamın, düşündükten sonra edindiğimiz anlamdan başka olması gibi.
Aldatma ve Kandırma
Yalan bir aldatma veya kandırma biçimi olarak öz ve görünüş arasındaki uymazlığa dayanır. Hayvanlar arası ilişkilerde bunun inanılmaz örnekleriyle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri kurbağabalığıdır. Dünyanın hemen her denizinde ve sığ sularda rastlanan bu balığın başının üzerinde, sallayabildiği bir dikeni ve ona bağlı kurtçuk görünümünde bir et uzantısı vardır. Bir çeşit olta. Kendisinin avcı değil yem olduğu izlenimi veren koca bir aldatma. Dahası da var, alacalı derisi ve tombul biçimiyle, onu yosun tutmuş kaya parçalarından ayırmak çok güçtür. Üstelik renk değiştirerek ortamın rengini alır ve deniz tabanında saatlerce kıpırdamadan durabilir. O denli şaşırtıcı başka örnekler de var: Dallı budaklı bir bitki görünümüne bürünmüş deniz ejderi, pörtlek biçimli ağaç çekirgesi, daldan ayırt edilmesi olanaksız bastonböceği, yaprak kılığındaki yaprakböceği, zehirli taklidi yapan zehirsiz yılanlar, surat desenli kelebekler ve sayısız başkaları. Sanki doğadaki her canlı, avcıdan kurtulmak ve avlanmak ereğince, görülmeden görmenin, duyulmadan duymanın bir yolunu bulmuş gibidir.Ama doğada bunun tam karşıtı bir davranış daha vardır; kendini olabildiğince iyi belli etmek, daha doğrusu cezp edici kılmak. Buna, tavuskuşunun göz kamaştırıcı rengârenk kuyruk tüylerinde veya geyiğin ihtişamlı dallı boynuzlarında olduğu gibi daha çok cinsler arasında karşılaşıyoruz. İşte bu ortamdan kandırma doğar. Kandırmanın kana kana içmede olduğu gibi, doyurma anlamı da vardır. Çiçekler, kuşları ve böcekleri çekebilmek için onlara hoş gelen koku yayar, salgıladıkları nektarla doyururlar. Bir bakıma elma ağacı da bizi kandırır. Biz elmaları yedikçe tohumlarını oraya buraya saçarız. Bu tohumlardan yeni elma ağaçları boy atar. Aldatma tek yönlüdür, bencidir (ben odaklıdır). Kendini korumak, kurtarmak veya başkasını, başkasında olanı ele geçirmek için kendini olduğundan değişik göstermektir. Kandırma da bencidir ama karşılıklıdır, çünkü vererek alır. Ancak verilen sahteyse, kandırma aldatmayla buluşur. Örneğin arı orkidesi, cezp etme işini nektar sunmanın, koku yaymanın ötesine götürmüştür. Bu çiçek, dişi arıyı taklit eder. Dişisini bulduğunu sanan er arıcık beyhude çabaları sırasında bedenine yapışan polenleri öbür orkidelere taşır. Daha serti de var. Bazı temizlikçi kuşlar, post üzerindeki veya tüyler arasındaki parazitleri ayıklarken bir çeşit uyuşturucu enjekte ederek açtıkları yaradan kan emerler. Verilen sahte, veren fırsatçı olabilir ama kandırma, en kötü biçiminde bile cezp etmek öğesini barındırır, dolayısıyla karşılıklılık ilkesi korunur. İnsan kendini aldatamaz ama kandırabilir.
Doğrucuyum Diyen Yalancıdır
Girişteki 'Yalancıyım' yargısından değişik olarak bu yargı bir paradoks yaratmaz. Çünkü burada yalnızca bir tasım vardır: 'Herkes yalancıdır' o halde 'doğrucuyum diyen yalancıdır'. Yalan, hem aldatma hem kandırma biçiminde dilseldir. Dilsel olan aynı zamanda düşünseldir, çünkü anlam düşüncedir. Yalanda, görünüşün yerini sözle anlatılan düşünce, özün yerini ise zihinde saklı tutulan düşünce alır. Bu temelde yalan söyleyenin, zihinsel, bedensel durumunun veya içinde bulunduğu koşulların bilgisinin, aslından değişik olduğuna inandırmak için yanlış anlamla yüklü sözleri dile getirmesidir. İnsanın iç dünyası, duygu ve duygulanımları, ruh hali, düşüncesiyle belirlendiği ölçüde bunların dışavurumu da dilseldir. Yani, beden dilimizle de yalan söyleyebiliriz. Bu kapsayıcılıkta alındığında, neredeyse başkalarıyla girdiğimiz her ilişki yalan içerir. Çünkü her ilişki bir karşılıklı uyumlanma sürecidir ve bu sırada olabildiğince hoşa gitmeyecek yanlarımızı gizleriz. Giysi bile bir çeşit kendini olduğundan farklı göstermektir. Hepimiz yalancıysak, yalanı hemen her ahlak anlayışında kötü kılan nedir? Çıngıraklı yılan gibi çok dürüst hayvanlar da vardır. Veya bir katilin dürüstlüğüne ne dersiniz! Yalanı olduğu kadar dürüstlüğü de kötü kılan bencilliktir, kendi yararına başkasını tanımamaktır. İkincisi herkes başkası için bir kara kutudur. Birbirimizi ancak verdiğimiz belirtilerle tanıyabiliriz. Deminki havyan örneklerindeki aldatıcı görünüş onların doğallıklarında yapılıdır. Oysa insan istenç, irade sahibidir. İşte yalanı korkutucu, tiksindirici kılan, bilerek yapılmış bir aldatma olabilirliğidir. İnsanda ise olan ile olmalı (veya olması gereken) ayrılmıştır. Bu ayrım onun ussallığına, iradeliliğine ve dolayısıyla özgürlüğüne dayanır. Yalan bu nedenle bir ahlak konusudur. İnsan ölümü karşısında özgür değildir ama yalan söyleyip söylememekte özgürdür. Bu yüzden yalan söylenmemesini beklemek, insanın en özüne ilişkin bir istektir. İster kin, ister intikam, öç duygusuyla yapılsın, insanı en alçaltan davranış biçimidir yalan ve en çok candan ilişkilerde yaralayıcıdır. Küçük yalanlar bile, güvene dayalı ilişkilerde dostluk duygusunu lekeler. Tersine beklentinin az, dolayısıyla aldatılma olasılığına karşı dikkatin uyanık olduğu ilişkilerde yıkıcılığı zayıftır. Genelleşmiş bir ilke olarak insanlar arasındaki yabancılaşmanın yüksekliği ölçüsünde yalana uyanıklık ve dolayısıyla dayanıklılık da artar. Buna rağmen yalan istenmez, çünkü güvensiz ilişkilerin dostluk ilişkilerine dönmesini engeller ve tersine yakın ilişkileri uzak ilişkilere döndürür.
Takıyye ve Dürüstlük
Peki yalan cana, mala, esenliğe kasteden zalim karşısında savunma, zulümden kurtulmak için bir çare olarak kabul edilemez mi? 'Takıyye' böyle bir tutum olarak İslam kültüründe yerleşik bir mücadele biçiminin adı olmuştur. Belli etmemek, öyle değilmiş gibi göstermek yoluyla inancını gizlemek demektir. Takke sözcüğüyle eş kökenlidir. 'Kelin ayıbını takke örter' veya 'Takke düşer kel görünür' özlü sözlerinde vurgulanan 'gizleme' anlamının eğretilemesidir. Bir çare olarak alındığında yalan zayıfa özgü görünür. Platon'a göre Tanrılar mutlak kendine yeter olduğundan asla yalan söylemezler. Ama Tanrı olmadıklarından güçlüler de yalan söyler. Güçlünün, güven duygusunu suiistimalinin en özlü anlatımını herhalde Nazi propaganda bakanı Göbbels vermiştir: 'Yalan ne kadar büyükse inandırıcılığı da o kadar büyüktür.'Yalnızca özgür insanın ahlakı olur. Özgürlük, insanlar arası bütün ayrımları kapsadığı ölçüde birbirimizden ahlaklı davranış bekleyebiliriz. Ama birinin özgürlüğü başkasının özgürlüğüyle belirlendiğinden tek başına olanın ahlakından söz edilmez. Bu da demektir ki ahlak yalnızca birbirlerini özgürleştiren insanlar arasındaki bir ilişkidir. Tersine birbirinin özgürlüğünü durmadan aşındıran, daraltan, kısıtlayan ilişkiler içinde takıyye doğal durumdur.
Ve bir de başkasını mahcup etmemek, kırmamak için söylenen, hatta başkası için kendini feda eden yalanlar vardır. Burada tek yönlülük tam olarak kırılır, karşıtına dönerek erdem olur, verici dürüstlükle buluşur. Böyle bir dürüstlük, doğrusunu yapmaktan fazlasıdır. Bu gibi insanları ödüllendirmekle kalmamalı yanı sıra itibarlandırmalı, gönlümüzde yaşatmalıyız. Dürüstlük insanın tek Tanrısal davranış biçimidir. Mustafa Cemal / Temmuz 2007, sayı 172 |
















