|
Yazı: Özcan Yüksek Dicle, Fırat, ra. Dünya, tufanlar çağına giriyor. Ayn, gayn, ma. Her baraj bir tufandır. Başlangıçta su vardı. Su hayatı başlatır ve alır. İlk yazıda, ilk sözcükler arasında vardı 'su' ya da Sümerce söylenişiyle 'mu'. O harfler ve o sözler, kaynak (ayn) , kurak (gayn) ve su (ma); tabii ki önce Sümerce, sonra Samice (Arapça'nın atası) kazındı tabletlere. İlk yazı, iki nehrin arasındaki topraklarda, Dicle ile Fırat'ın kıyısında yazıldı. İlk tanrısal uyarı tufandı. Gılgamış'a söylendi. Sümercesi "abubum."
Hasankeyf, Teleilat, Zeugma. Gılgamış, Tevrat, Kuran. Sümer, Babil, Asur. Dicle, Fırat, Munzur. Küre ısınıyor, okyanuslar ısınıyor, sıcak rüzgar kıyıları dövüyor ve sular kentleri boğuyor. Yağmur ormanları kazınıyor, türler yok oluyor, nehirler tufan oluyor. Tufanlar çağına giren dünya, son kasırgayı, yok edici son dalgayı kil tabletlerden değil, televizyonlardan izliyor: Kıyametin canlı yayını. Tufanlar çağına kameralar önünde girerken, 'entertainment' endüstrisi, eğlendirerek uyarıyor izleyiciyi. Aslında Suzan Sontag'ın ilk kez 1967'de, "Felaketin İmgelemi"nde bize söylediği görünüm en gelişmiş halini yaşıyor. Felaket üzerine sinama ya da felaketin televizyonda gerçek haberi de olsa, bir yanıyla görüntünün fantezi yaratma özelliği devam ediyor. Bu defa, başkalarının ölümünü izleyerek yaşama fantezisi. Son tufan, son prodüksiyon olacak. En iyi senaryo, en iyi yönetmen, en iyi film, kısa film, uzun film, yabancı dilli film, en iyi oyuncu, yardımcı oyuncu, en iyi efekt, ses, en iyi kostüm, makyaj. Tüm ödüller, son seromonide, son tufan için! Son tufandan önce, doğal felaket filmleri sevenler için 'Liste-mania', Amazon.com'dan: Armageddon, The Day After Tomorrow, Aftershock, Twister, Day of Destruction, Tidal Wave: No Escape, Towering Inferno, The Core, Deep Impact, The Perfect Storm (Deluxe Collector Set), Tornado Warning, Hurricane, Tornado, Flood A River's Rampage, Killer Flood: Day the Dam Broke, Devil Winds, Storm Chasers, Storm Tracker, Cyclone" Anadolu küçük tufanlar yaşıyor. İnsanın projelendirdiği, mühendislerin tasarladığı tufanlar. Fırat, tufana dönüştü. Kuşlar, memeliler, kıyısından sürülen insanlar, kıyısında iz bırakan uygarlıklar için bir tufan oldu. Artık Fırat nehri yok. Bir süredir, uzunlamasına, koca bir baraj gölüdür o eski kutsal nehir. Son tufanı Dicle bekliyor. Ölüm hükmünü DSİ verdi. Hasankeyf bekliyor. Nehir ölünce elektrik olacak. Kuşlar, memeliler, bitkiler yok olacak elektriğimiz olacak. Hasankeyf gömülünce, uygarlığın ilk izleri sulara karışınca, daha aydınlık olacağız. Oysa bugün elektriği kullanan uygarlık, tarihte ilk kez, bu iki nehrin arasında kuruldu. Dicle ve Fırat, ilk yazıyı öğretti sana. Sular fısıldadı, sen yazdın. Yumuşak kil tablete işledin sivri uçla. Kuruttun güneşte, pişirdin ateşte. Mısra mısra. İlk tohumu sana, bu iki nehir verdi. İlk tohumu toprağa, tohumun adını kil deftere düştün.
Tarımı yaratan, sarik meretsi. Tarlaları bölüştüren, sa eşrata ukinnu. Tahılların ve kenevirin yaratıcısı, banu se'am u ke. Bütün yeşilliğin yaratıcısı, meseşşu urkiti. Sular söyledi, sen yazdın. Bir zamanlar, gökyüzünün henüz adı yokken. Ve aşağıda, Yeryüzüne bir ad verilmemişken. İki suyun arasında, doğdun ve göverdin.Yaşadın, Yazgılar Tableti'ne yazılanları. Çünkü, yazıyı bulan ilk halk, Sümerler, yazgıyı anlamak için yazıyordu. Bir şeyin adı, kil tablete kazındığında, o şey gerçek oluyordu. Çünkü ad, yazgının tercümesinden başka bir şey değildi. Bugünün insanı için yazı nedir, sözün önünde bir hiç. Yazı, yalnızca sözü temsil edendir. Oysa Dicle ile Fırat?ın ilk çağlarında, durum böyle değildi. Çünkü onlar hem ilk yazıyı yarattı, hem de ilk resim-yazıyı, yani yazının atasını. Resim-yazı sözcüklere dayalı bir yazı değildi, fonetiği yoktu. Resim-yazı, doğrudan doğruya nesneleri aktarıyordu. İşte bu yüzden yazı, somut ve gerçekti. Çiviyazısına geçildiğinde bile bu özelliğini yitirmedi. Bu yüzden yazgı, gerçekleşmek istiyorsa okunacak şekilde yazılmalıydı. Beş bin yıl önce, altı bin yıl önce. Sular aktı, Yazgılar Tableti yazıldı. Başlangıçta ilksel deniz vardı. An (gök) eril, Ki (yer) dişildi. Onların vücutları birleşti, Enlil doğdu, hava tanrısı. Enlil, yeri gökten ayırdı ve hayat başladı. Dicle söyledi, Fırat söyledi. Sümer yazdı. Akad yazdı. Asur yazdı. ?Bir varmış, bir yokmuş, yılan yokmuş, akrep yokmuş, Sırtlan yokmuş, aslan yokmuş Ne yabani köpek varmış, ne de kurt Ne korku varmış, ne de dehşet Yokmuş rakibi insanın da O günlerde, Şubur-Hamazi ülkesi, Uyumlu-dilli Sümer, prenslik me'sinin yüce ülkesi Gerekli her şeyin olduğu ülke uri, Huzurla dinlenen Martu ülkesi. Böyle yazıldı tabletlere, ilk günler. Huzur ve bolluk zamanı anlatıldı. Sonra ne oldu? Enki, su tanrısı. Sümer tanrılarının efendisi, ağızlardaki sözü değiştirdi, aralarına çekişme koydu. Herkes bilir Babil kulesinin öyküsünü, bugün dahi süre giden diller çatışmasını yine su tanrısı yaratmış oldu. Enki, sabanı ve boyunduruğu gösterdi. Sular söyledi ve sen yazdın. Saf ekine o kükredi. Sonsuz tarlada tahılı yeşertti. Kanalları ve hendeklerin sorumluluğunu Enkimdu'ya verdi. Ambarları tepeleme tahıl doldurdu. O söyledi sen yazdın. Dicle ile Fırat?ın arasında. "Kudretim adına, kudretim adına." O söyledi. "Işıltılı İnanna'ya, kızıma armağan edeceğim" ahşap işçiliği, metal işçiliği, yazıyı, alet yapımı, deri işçiliğini, sepet örme sanatını? Uygarlık iki nehrin arasında kuruldu. Dicle ile Fırat'ın. İlk kara tahta. İlk okul. İlk meclis hatta. İlk yasa. İlk ansiklopedi, tam on bin maddelik. Dünyanın daha doğusunda Çinlilerin pirincini saymaz isek ilk tohum burada evcilleştirildi ekmek için. İlk saban burada sürdü toprağı, ilk kazma burada indi. İlk çiftçi yıllığı yazıldı. İlk insanlık kozmogonisi. İlk kütüphane, ilk aşk şarkısı, ilk edebiyat, destan ve ilk ninni-tablete kazınmış. "U-a a-a Ururu şarkımda -büyüsün Ururu şarkımda -kocaman olsun, İrina ağacı gibi sağlam kök salsın. Şakir bitkisi gibi boy atsın Irmak kenarında sıralanmış, tomurcuklanan elma ağaçlarının arasında O (uyku), üzerine elini uzatacak Yatağın üzerinde elini tutatacak Oğlum, uyku seni aldı alacak Uyku seni bastırdı bastıracak Gel Uyku, gel Uyku Oğlumun olduğu yere gel Uykusuz gözlerine uyku ver Sürmeli gözlerine elini koy. Ve ilk tufan burada koptu. Gılgamış'ın 11. tableti Babil Tufanı'na aittir. Tanrılar Meclisi'nde dünyanın bir tufanla yıkılmasına karar verilmiştir. Bu kararı, tanrılardan Ea, Utanapiştim'e bildirir. O da bir gemi yapar, tüm yakınlarını, yabani ve evcil hayvanları, bütün hayat tohumlarını yükler. Dalgalar bir anda yükselir; boğulmayanları da gökten yağan ateş kavurur. Tufan yedi gün sürer. Sonunda gemi bir dağa oturur. Tanrılar, Utanapiştim ile karısını, mükafat olarak, Dicle ve Fırat'ın denize döküldüğü yere götürür. Burada her ikisine ebedi hayatı bahşederler. Gılgamış tufanında ya da Eski Ahit ve Kuran'da yer alan Nuh Tufanı'nda bir şey dikkat çekmelidir. Yeryüzünün bütün hayvanları, kurtarıcı gemiye alınır. Tek bir tür bile dışarıda bırakılmaz. Tek bir kuş bile. Yine insan, tüm canlıların koruyucusudur, bekçisidir -sahibi hiç değildir.
Kitabı Mukaddes'e bakarsak Ararat, Kuran'a bakarsak Cudi Dağı'na oturmuştur Nuh'un gemisi. Yani bu coğrafya, kendi başına Anadolu, kutsal metinlerin coğrafyasıdır ayı zamanda. Dicle ve Fırat kaynaklı tufanların, ümmetlerini uyaran peygamberlerin coğrafyası. Ama ne Fırat ne Dicle, kutsal kabul ediliyor! Nuh'u anlatan metinlerin önemli bir kısmı da zaten, insanların ikna olmamasıyla ilgilidir. Karısı ve bir oğlu da Nuh'a inanmaz ve gemiye binmez. İnsanlığın ortak arketipi olmalı bu, yaklaşan felaketi görmeme. Televizyon ya da sinemalar gerçeği bir fanteziye dönüştürdüğü için, ikna edici olmaktan çok öldürürken eğlendiren bir araç sayılmalı. Sümer Yazgı Tabletleri gibi gerçeğin kanıtı olmaktan çok uzaklar. New Orleans kenti sular altında kaldı diye ABD yönetimi getirin Kyoto'yu imzalayayım demedi zaten. Bu şehirde, selden sonra meydana gelen yağma, tecavüz, fırsattan istifade görüntüleri toplumun içinde bulunduğu durumu da gösteriyor aslında. Öldüresiye rekabet! Gaflet, haset, ihtiras, açgözlülük yalnızca Nuh Tufan'ı anlatan metinlerde değil, yeryüzünün hemen her köşesinde kuşaktan kuşağa aktarılan tufan efsanelerinde geçer. Mikronezya?da Palau adalarındaki tufan öyküsü, tanrıların insan açgözlülüğüne gösterdiği tepkiyi anlatır. Bana sorarsanız, olan bitenin ve bizi beklemekte olan başka büyük felaketlerin nedenini çok az kaynak bu kadar yalın ve saf anlatabilir: Yıldızlar Tanrı'nın parıldayan gözleridir. Bir keresinde bir adam gökyüzüne çıkar ve bu gözlerden birini çalar. (Pelev adası halkının parası da ondan yapılmıştır.) Tanrılar buna kızar ve hırsızı cezalandırmak için dünyaya inerler. Sıradan insanların kılığına bürünürler ve kapı kapı ekmek ve kalacak yer için dolaşmaya başlarlar. Sanki "Tanrı misafiri" deyişi buradan gelmiş. Neyse, sadece yaşlı bir kadın onlara anlayışlı davranır. Tanrılar yaşlı kadına bambudan bir sal yapmasını ve gelecek dolunayda onun üstüne yatarak uyumasını isterler ve kadın öyle yapar. Büyük bir kasırga gelir. Deniz kabarır ve adaları sel basar. Herkesi yok eder. Salın içerisinde uyuyan kadın suda sürüklenir ve saçı Armlimui Dağı?nın tepesindeki bir ağaca dolanır. Tanrılar tufan dindikten sonra onu aramaya başlarlar ve ancak ölüsünü bulurlar. Bu nedenle cennetteki kadın tanrılardan biri yaşlı kadının bedenine girer ve onu yaşama döndürür. Tanrılar yaşlı kadına beş çocuk bahşederler ve kadın tanrıyla beraber cennete dönerler. Bugün bu adalarda yaşayanlar, bu beş çocuğun soyundan gelirler. İşte böyle, işte böyle!
Küresel ısınma felaketi
Kasırgalar, 30'ar yıllık dönemler halinde şiddetlenip azalıyorlar. Bu yüzden de yeni kasırga dönemi normaldir diyenler var ama Nature dergisindeki bir makale, Katrina'dan sonra tekrar tekrar okundu. Bu makalede, 1970'lerden bu yana kasırgaların şiddetinin iki katına çıktığı söyleniyordu. Amerikalı iklim profesörü MIT'den Kerry Emanuel, nedeni şöyle ortaya koyuyordu:"Artık küresel ısınma okyanusların yalnızca yüzeyini değil, derinlerini de etkiliyor. Böyle olunca, önceleri, okyanusun yüzeyinde meydana gelen kasırga, dipten gelen daha soğuk suyla karışarak yatışıyordu, ama şimdi kasırganın şiddetini azaltan soğuk dip suları yok. Tam tersine ısınma ve buharlaşma kasırganın gücünü ve süresini çoğaltıyor." Dünya nüfusunun üçte biri, okyanusun 100 kilometrelik kıyı şeridinde yaşıyor. Dünyanın on sekiz mega şehrinin on üçü de deniz kıyısında.
Felaket, sırrı açıklar
Her felaket, kriz ya da kaza, düzenekte bir şoktur. Ama bu şok, gerçeği ele verir. Karmaşık ve sistematik bir şeyi anlamak için, onun kazasına bakmak gerekir çoğu zaman.Titanic kazası, Titanic'i anlamamızı sağlamıştı. Onun görkemini, batışı çoğaltmıştı. Hayatın kendisini de bize en iyi ölüm anlatır. Otomobili anlamak için trafik kazasına bakmak gerekir. Trafiği anlamak için sıkışıklığına bakmak. Formula 1'i çekici kılan, televizyon ve ekrandaki kaza görüntüleridir. Her kaza, gerçeğin sırrını açığa çıkartır. Görünmeyeni gözler önüne serer. Her kaza, kriz ya da felaket, o ana değin görünmeyen sistemi sergiler. Sergiler ama, yıkılmış bir köprünün eğri büğrü olmuş ayakları, yanmış metaller, bükülmüş gövdeler, kopmuş ve havada asılı teller, kırılmış viyadükler, zehirli gazlar, kötü kokular, kara dumanlardan bir manzaradır bu sergi. Gerçeğin kendini sergilediği, açığa vurduğu manzara ürkütücüdür. Her felaket ya da her kaza, gerçeği, yıkılmış ve çökmüş bir manzara olarak insana sunar, onu fark etmesini, nihayet anlamasını sağlar. Bakmaya cesaretin varsa eğer, gerçeği anlamaya, daha önce görünmeyeni anlamaya çalışırsın. Felaket, eğer, New Orleans'ta olduğu gibi yüz binlerce insanı içine alacak büyüklükte meydana gelirse; gerçeğin fiziksel nesneler ve yapılar üzerindeki manzarası, insan ruhlarında da meydana gelir. İnsan manzaraları, tıpkı yapılar, yollar, köprüler, her türden devasa betonlar, otomobiller gibi çökük, çarpık ve yıkık haller alabilir. Yağma, tecavüz, öldürme manzaraları, fiziki manzarayı tamamlar.
Uygarlık Tarihinin Tüm Basamakları
Yazı: Mehmet Özdoğan Uygarlığın gelişim sürecine katkıda bulunmuş olan bölgelerin sayısı oldukça sınırlıdır; Güneydoğu Anadolu uygarlık tarihinin önemli aşamalarının gerçekleştiği bu tür ender yerlerden biridir. Mezopotamya'nın kuzey uzantısı durumunda olan Güneydoğu Anadolu'nun yakın zamanlara kadar kültür tarihi açısından fazla önemsenmediğini söyleyebiliriz. Çeşitli nedenlerle araştırmalar daha güneyde, Suriye-Mezopotamya'da yoğunlaşmış, Anadolu'nun diğer yerleri gibi Güneydoğu Anadolu da arkeolojik açıdan göz ardı edilmiştir. Bu bölgelerin uygarlık tarihi açısından taşıdığı önem ancak son yıllarda anlaşılmış ve giderek artan bir ilgi odağı durumuna gelmiştir. Ancak, bu çalışmalarla elde edilen sonuçlar geniş kitlelere yansıtılamamış, uygarlık tarihinin Mezopotamya ile özdeşleştirilmesi düşünce sistemimizde baskın bir imaj olarak kalmıştır. Baraj kazılarının ortaya çıkarttığı en önemli sonucun, uygarlığın ilk aşamalarının kısıtlı doğal çevreye değil, zengin, geniş olanaklar sağlayan doğal çevreye bağlı olarak geliştiğini söylemekle yetineceğiz. Bu süreç içinde arkeolojik araştırma ve kazıların Fırat, Dicle ile bunlara bağlı kolların üzerindeki baraj göl alanlarına bağlı kalması yeni bir yanlışı beraberinde getirmiş, kültürel gelişmeyi akarsu boylarıyla özdeşleştiren, sınırlayan, yanlış bir görüşün oluşmasına neden olmuştur. Bölgede Alt Paleolitik Çağdan, 600.000'li yıllardan bu yana sürekli bir yerleşim vardır. Başka bir anlatımla, bölgede yapılacak ayrıntılı çalışmalar uygarlık tarihinin tüm basamaklarını eksiksiz olarak yansıtacak niteliktedir. .. Merkezi yönetimin hiçbir birimi bölgenin kültür mirasını koruma, değerlendirme, bilme ve bölgeye kazandırma kaygısını taşımamaktadır. Bu yalnızca kültürel birikime duyarsız olan yatırımcı kuruluşlar için değil, bu alanlarda yetki ve sorumluluk taşıyan birimler için de geçerlidir. ("Güneydoğu Anadolu'nun Kültür Tarihindeki Yerine Farklı Bir Bakış" adlı kitapçıktan seçmeler.)
Tufan Efsaneleri
Yunan Zeus, Bronz çağının insanını yok etmek için bir taşkın gönderir. Prometheus oğlu Deucalion'a bir sandık yapmasını söyler. Yüksek dağlara kaçan bir kaç kişi dışında diğer herkes tufanda telef olur. Thessaly'daki dağlar parçalara ayrılır ve Isthmus ile Pelopones dışındaki tüm dünya sular la kaplanır. Deucalion ve karısı Pyrrha ( Epimetheus ve Pandora'nın kızı) dokuz gece ve gündüz sandıkta su üstünde gittikten sonar Pamassus'a varırlar. Yağmur durduğunda Zeus'a adakta bulunurlar. Zeus'un isteği üzerine başının üzerinden taşlar atar ve onlar erkeğe dönüşürler. Aynı şekilde Phyrrha'nın attığı taşlar da kadına dönüşür. Bu yüzden insan laoi kelimesiyle ifade edilir. Laoi taş demek olan lass kelimesinden gelir. Luşay (Assam, Hindistan) Su cinlerinin hükümdarı, Ngai-ti (sevilen kadın) adlı bir kadına aşık olur. Kadın onu rededer ve kaçar. Cin hükümdar onu takip eder ve tüm insanlığı kuzeydoğuda uzaklarda olduğu söylenen bir tepede suyla kuşatır. Giderek yükselen sular altında kalma tehditi karşısında insanlar Ngai-ti'yi suyun içine atarlar ve sular çekilmeye başlar. Alçalan su geniş vadiler oluşturur ve bu dünya düzleşene kadar devam eder. Narrinyeri (Güney Avustralya) Bir adamın iki karısı onu terk eder ve uzağa kaçarlar. Onları, Karşılaşma Koyuna kadar takip eder . Karılarını uzaktan izler ve kızarak sulara yakarır, yükselmeleri ve onları suda boğulmaları için. Bunun üzerine çok güçlü bir sel meydana gelir ve tepeleri aşarak bu iki kadını öldürür. Sular öyle yükselir ki Rauwoke'de yaşayan Nepelle adındaki bir adam kanosunu bir dağın tepesine çıkartmak zorunda kalır. Bugün buraya Macleay zirvesi denir. Saman yolunun en yıldızlı kısmında bu kanonun şekli betimlenmiştir. Samoa Ateş ve su arasındaki savaşta Her şey sularla kaplanır ve Tanrı Tangaloa dünyayı tekrar yaratmaya kadar verir. Ekoi (Nijerya) İlk insanlar olan Etim Ne (Yaşlı Adam) ve karısı Ejav dünyaya gökyüzünden geldiler. Başlangıçta dünyada su yoktu bu nedenle Etim Ne Tanrı Obassi Osav'dan su istedi ve kendisine bir kalabaş ile yedi tane taş verdi. Etim 'Ne yerdeki küçük bir deliğe taşı tıkadığı zaman su fışkırdı ve büyük bir göl oluştu. Sonra onların yedi oğlu ve yedi kızı oldu. Kızlarla oğlanlar birbirleriyle evlenip çocukları olduktan sonra Etim Ne her bir ev halkına bir nehir veya bir göl verdi. Kötü birer avcı olan üç oğlundan onlara vermiş olduğu nehirleri aldı ve onlarla etini paylaşmadı. Ancak yalvarmaları üzerine nehirleri kendilerine geri verdi. Torunları büyüyüp de yeni yuvalar kurduklarnda Etim Ne herbirine anne babalarının ırmaklarından yedişer tane taş almalarını ve onları yeni nehirler yaratmak için aralıklarla Luşay (Assam)'a dikmelerini söyledi. Bir kova taş toplayan ve hepsini aynı yere boşaltan biri dışında diğerleri dediğini yaptılar. Sular geldi ve onun tarlasını kapladı. Tüm dünya sular altında kalacaktı. Herkes Etim Ne'ye sığındı. Etim Ne, Obassi'ye dua etti ve o da tufanı durdurdu. Ancak kötü oğlun tarlasını sular altında bırakan göle dokunmadı. Etim Ne diğerlerine geride kalan nehir ve göllerin adlarını söyledi ve kendisini, dünyaya su getiren kişi olarak hatırlamalarını istedi. Sayı:151-Ekim 2005 |















