|
Yazı: Özcan Yüksek
Hoşdere'den Taksim'e her akşam otobüsle gelirdik. Erken inen kış akşamlarında, otobüsün tavanındaki lambadan yayılan ve batakhane barlarını andıran soluk, zavallı, mavi bir ışığın altında kimi kitap ya da dergi okumaya çalışır, kimi başını cama yaslar ve bir daha Taksim'e kadar gözlerini açmamak üzere uykuya dalar, kimi de benim gibi yanındaki arkadaşına yüksek sesle hikâye okurdu. Puşkin'in `Silvio' adlı öyküsünü okumaktaydım. Bundan altmış yıl önce yapılmış müstesna bir tercümeden. Zaman zaman manasını anlayamadığımız, ama sonunda ortak aklımıza yatan bir anlam üzerinde mutabakata vardığımız eski kelimeler hikâyenin içine o kadar güzel serpiştirilmişti ki, sanki havalandıktan sonra kendine gelen naftalinli eskilerimizi sandıktan çıkarıp üstümüze giyiyorduk. Tabii ki, kelimeleri de eski püskü deyip sandıkta hapsetmemek lazım. Arada kapağı açıp havalandırmak, birkaç tanesini şöyle özene bezene, biraz da itiyatla, cümlemizin uygun yerlerine yerleştirsek fena mı olur yani? Puşkin'in o tatlı kalemiyle yazdığı hikâyeyi okudukça biraz da dilinin eskiliği sayesinde adeta 1830'lar Rusya'sına gidiyor ve keşke trafik sıkışsa da sonunu getiremeden otobüsten inmek zorunda kalmasak diye dua ediyorduk. Tuhaf bir hikâyeydi, ama bizim için asıl tuhaflık, hikâyeyi yazan Aleksandr Puşkin'in de birkaç yıl sonra tıpkı kahramanı gibi düelloya tutuşmuş ve genç yaşta ölmüş olmasıydı. Çünkü Puşkin, öleceği sahneleri estetize ediyor, kan döküp bal yalıyordu.
Bir gün talihsiz bir hadise cereyan eder. Bir yanlış anlama sonucunda, alaya yeni gelmiş ve bu kumar faslına da yeni katılmış olan bir subay, Silvio'nun kafasına ağır bir şamdan fırlatır. Bereket, Silvio başını eğer ve belki de canını kurtarır. O dakikada, odadakilerin hepsi, bu ağır hakaretin düelloyla sonuçlanacağından şüphe duymaz. Ama kanaatlerinde yanılırlar. Çünkü Silvio onların beklediği düello çağrısını yapmaz. Halbuki herkes böyle bir teklifin mutlaka yapılması gerektiğinde hemfikirdir, üstelik kimsenin Silvio'nun bu düellodan sağ çıkacağı konusunda şüphesi yoktur. Silvio arkadaşlarında derin bir hayal kırıklığı yaratmış olur. O zamanki haysiyet anlayışına bakar mısınız, artık kimse Silvio'nun evine gitmemektedir. O sırada bizim otobüs, Bahçeşehir'i henüz geçmiş, daha hâlâ gişelerdeydi. Yanımda Hasan, arkamda hikâye kitabını aldığım Hülya, diğer tarafta Hüseyin ve hissettirmeden kulak kabartmış ön koltuktakiler dinlemeye devam ediyorlardı. Herkes neticenin nereye varacağını merak ediyordu tabii. Günlerini evinin kapısına astığı iskambil birlisine ateş etmekle geçiren Silvio, bir gün genç subaylara haber gönderir ve herkesi son bir defa evine yemeğe davet eder. Silvio, uzun zamandır beklediği bir haber almıştır ve artık kasabayı terk edecektir. Lakin, Silvio ayrılış sebebini, herkes gittikten sonra, sadece hikâyenin anlatıcısına açıklar. Ondan evvel de, insanların gözü önünde meydana gelen ağır hakarete rağmen niye düello istemediğini izah eder: ` - Çünkü hayatımı ölüm tehlikesine maruz bırakmak hakkını haiz değilim. Altı sene evvel bir tokat yedim, düşmanım ise hâlâ yaşıyor.' `- Seni tokatlayan adamı düelloya davet etmedin mi?..' `- Düello etmez olur muyum? İşte nişanı da burada...' Silvio mukavva bir kutudan çıkardığı sırma ile işlenmiş kırmızı bir kapelayı başına geçirir. Alnına tesadüf eden kısmın bir parmak yukarısında kurşun yeri görünmektedir. Sonra Silvio, düellonun sebebini anlatmaya koyulur.
Velhasıl, bu kavganın çıkması gecikmez. Silvio bir tokat yer ve bu işi düello paklar. Rusya'daki düellolar, kovboy filmlerinde gördüklerimize benzemez. Öyle sırt sırta verip belirli sayıda adımı aldıktan sonra çarçabuk dönüp silahına ilk davrananın ve tabii nişancı olanın kazandığı düellolardan farkı vardır. Hikâyede olduğu gibi taraflar şahitleriyle birlikte önceden kararlaştırılan düello yerinde buluşur. Silvio üç şahitle gelirken, rakibi yürüye yürüye, elinde bir kiraz sepetiyle ve yalnızca bir şahitle arzı endam etmektedir. Kura çekilecek ve ilk ateşi kimin yapacağı belirlenecektir. Şahitler on iki adım ölçerler. Önce Silvio ateş edecektir. Bu avantaj mıdır değil midir, tartışılır. Çünkü eğer vuramaz ise ya da vurup da öldüremez ise sıra diğerindedir. Diğer düellocu, artık öldürülme stresinden tamamen uzak, korkusuzca ateş edebilecektir. Hikâyenin burasında, koltukların arasından birbirimize yanaşarak, kısa bir süreliğine, önce ateş etmek mi daha iyidir yoksa sonra mı konusunu tartıştık. Ne kadar iyi nişancı olursan ol elin titreyebilir; oysaki ikinci atışta, vur ya da vurama, mutlaka yaşayacaksın. Ama yine de karar vermek çok zor, hiçbirimiz karar veremedik zaten. Silvio ise elinin titremesinden çekinerek, belki de daha şimdiden hafif hafif bir titreme hissettiğinden, vakit kazanmak amacıyla ilk ateş hakkını rakibine verir. Fakat hasmı buna muvafakat etmez. Bunun üzerine piyango çekilir. Yine rakibi kazanır. İlk ateş için nişan alır ve silahını ateşler. Kurşun Silvio'nun kapelasının bir tarafından girip diğer tarafından çıkar. Şimdi sıra Silvio'dadır. Artık en çok nefret ettiği adamın hayatının kendi ellerinde olduğunu düşünür. Dikkatle yüzüne bakar ve bir korku alameti görmeye çalışır. Ama ne gezer! Revolverinin karşısında lakayt bir tavırla duruyor ve kirazların olgunlarını seçerek ağzına atıyordur, bu arada çekirdeklerini de Silvio'nun ayaklarının dibine fırlatmaktadır. Hayata bu kadar az kıymet veren bir adamı öldürmenin zevk vermeyeceğini düşünen Silvio şöyle der: `- Şu dakikada ölüme hazır olmadığınızı anlıyorum... Kahvaltınıza devam etmek arzusundaysanız. Size mani olmak istemem.' `- Katiyen bana mani olmuyorsunuz. Lütfen ateş ediniz, yahut isterseniz etmeyiniz, sıra daima sizindir. Ne zaman ateş etmek isterseniz emrinize amadeyim.' Silvio şahitlere döner ve o gün için ateş etmek istemediğini söyler. Ama o zamandan beridir, hiçbir gün geçmemiştir ki intikamı düşünmemiş olsun. Evinin içinin kurşun delikleriyle dolu olması da bu yüzdendir. İşte Silvio'nun kasabadan ayrılma sebebi bu olaydır, daha doğrusu postadan aldığı ve bu olayla ilgili bir mektuptur. Moskova'dan gelen mektupta yazdığına göre, yıllar önce ateş etme kararını ertelediği adam, şu yakınlarda genç ve güzel bir kadınla evlenecektir. `Bakalım, evlenmek üzere bulunduğu böyle bir sırada, kirazları yediği zamanki gibi, ölüm karşısında da lakaydisini muhafaza edebilecek mi' diye konuşur Silvio. Ve kasabadan ayrılır. Hikâye burada bitmez ama, ne yazık ki yolumuzun sonuna gelmiş bulunduk. Servis otobüsü Tarlabaşı Bulvarı'nın üzerinde, Kızılay'ın hemen yanında durdu ve biz üç arkadaş inmek zorunda kaldık. Yapılacak tek şey vardı. Balıkpazarı'nda bir meyhaneye girmek ve balıklar gelene kadar, hatta geldikten sonra da hikâyenin kalanını okumak. Üç porsiyon hamsi söyledik garsona, ortaya duble salata ve birer duble de rakı yanına iyi gider diye düşündük. `Aradan birçok seneler geçti' diye başlıyordu hikâyenin ikinci bölümü. Şimdiki anlatıcı fakir ve küçük bir köyde yaşamaktadır. Eski velveleli hayatını özlemle hatırlamakta ve burada ayyaş köylülerden başka konuşacak kimseyi bulamamaktadır. Nihayet köyde, uzun zamandır boş tutulan malikâneye bir kontesin geleceği rivayet edilir. Rivayet aylarca sürer, ama sonunda da gerçek olur. Kahramanımız, yani anlatıcı, derhal kontes ve zengin kocasını ziyarete gider. Hayran hayran duvardaki tablolara, kitap dolu raflara, aynalara bakarken bir resim nazarı dikkatini celp eder. İsviçre'de bir manzarayı tecessüm eden bir resimdir. Aslında dikkatini celp eden resim değil de, birbiri üzerine konmuş iki kurşun yeridir. Konta dönerek: `- İyi isabet' der. `- Evet... Çok mükemmel atış. Siz de nişan atar mısınız?' Anlatıcı, her kimse, nihayet aralarındaki konuşmanın anladığı bir mevzuya kaymasından memnunluk duyar ve böbürlene böbürlene saymaya başlar, şöyle nişancıyım, böyle vururum. Kontesin de alakasını çekmeyi başarmıştır artık. Bu arada bizim hamsilerimiz de gelmişti. Ben bir yandan elimin bir tanesini kitaba ayırarak diğer elimle hamsileri yemeye çalışırken, bir yandan da okumaya devam ediyordum. Arada durup, hikâyedeki ifadeyi, kahramanların tavırlarını tartışıyorduk. Şimdi bu anlatıcı Silvio ise eğer birinci bölümde aklımızda kalan karaktere uymuyordu. O Silvio'nun Ğki kendi hayatı üzerinde bile hiç konuşmazĞ asla böyle böbürlenmemesi gerekirdi. Hikâyenin tam burasında Hasan söze girdi. `- Şimdi söyleyeceğime inanmayacaksınız ama... Kardeşim geçen hafta askerden bir mesaj atmıştı... Tüfek atışı yaptırmışlar... İki el ateş etmiş ama nişan tahtasında tek delik varmış.' `- Yani bu hikâyedeki gibi?' `Evet... Komutan demiş ki, sen iki el ateş ettin ama tek delik var burada...' `Kardeşin ne demiş peki? `Murat da demiş ki, komutanım, deliğin içinden geçmiştir.' İtiraf etmeliyim ki, hikâyenin etkisiyle olsa gerek, Hasan'ın kardeşinin ikinci atışı karavanaya değil, aynı delikten geçirdiğini zannetmiştik, Hüseyin de ben de. Neden sonradır ki, Hüseyin'in sorusuyla uyandık: `Kaç metreden atıyorlar yahu?' Hasan da bizim, kardeşinin karavana attığını anlayamadığımıza şaşırmıştı. Hep birlikte gülüşüyorduk. Bazen mevzu çok alakasız yerlere gidiyordu. Neler konuşuyorduk neler. Bu arada birkaç saat sonra başlayacak Şampiyonlar Ligi maçını bile unutmuştuk. Kah kah da kah kah. Hasan, lafı gelmişken, çok özlediğini gözlerinden okuduğumuz Murat'ı anlatıyor, sanki Puşkin'in hikâyesine durup dururken Beyoğlu'ndan bir kahraman katıyordu. `Üstelik kardeşim korkağın tekidir' diye de ekliyordu. Bir yandan da, hikâyedeki adamların kimler olabileceğini tartışıyorduk. Puşkin'in, hikâyesinde ölümle hesaplaşmayı bu denli güzel anlattıktan sonra aynı işe kalkışmasını da konuşmuştuk aramızda. Tuhaf zamanlarmış o zamanlar, haysiyetini korumak kendi elindeymiş insanın. Sanki buna mecburmuş da. Ama iyi silahşor değilsen ya da bahtsız bir adamsan ne olacak? Haysiyetinle ölmüş olacaksın. Tıpkı, Petersburg'da karısına fazla yakınlaştığı için düello ettiği Fransız'ın kurşunuyla can veren `Silvio' adlı hikâyenin yazarı gibi. Şimdi artık haysiyet yerine onur var, onu da devletin kolluk kuvvetlerine teslim ediyorsun; kendi kendine koruyamıyorsun. İnsanların canı daha mı kıymetli oldu, yoksa haysiyet mi artık daha önemsiz hale geldi bilmiyorum. Belki de normatif hukukun gelişmesi bu kanlı haysiyet oyununu artık bitirdi. Neyse biz hikâyeye dönelim tekrar. Hikâyedeki misafir, yani anlatıcı, kendini yeterince övdüğünü düşünmüş olacak ki ardından, hayatında tanıdığı en büyük nişancıyı anlatmaya koyulur; kontes ve kont ilgiyle onu dinlemektedir. `Eğer, duvara bir sinek konduğunu görse Ğgülüyorsunuz kontes fakat yemin ederim ki doğrudurĞ evet, duvara bir sinek konduğunu görse hemen seslenirdi: Kuzka! Silahımı...' `Harikulade... Adı ne idi?' `Silvio, Asaletmeap.' `Silvio mu, siz Silvio'yu tanır mısınız?' İşte Silvio tekrar ortaya çıkmış, biz üç arkadaşın da keyfi yerine gelmişti. Kont ve misafirinin ikisinin birden Silvio'yu tanıdığı anlaşılmıştır. Ama nereden? Biraz daha muhabbetle, kontumuzun, Silvio'nun suratına bir tokat aşk eden subay olduğu ortaya çıkar. Ve o kurşun delikli tablo da aralarındaki hararetli ilişkinin bir hatırasıdır. Ardından kont, Silvio'nun ondan nasıl intikam aldığını anlatmaya çalışırĞkontesin bütün engellemelerine rağmen. Uzatmayalım, bir gün kont ve kontes köyde at binmeye çıkarlar. Dönüşte kontesin atı huysuzlanır. Kont iki atı da alır eve gelir. Kontes de yaya olarak dönmektedir. Kont eve geldiğinde kendisini bir yabancının beklediğini öğrenir. Silvio'nun. `- Hatırlarsınız ki bir kurşun hakkım vardı. İşte revolverimi boşaltmak için geldim. Hazır mısınız?' Kont derhal on iki adım ölçerek salonun bir köşesinde durur ve karısının dönüşünden evvel ateş etmesi ricasında bulunur. Silvio nişan alır, bir süre öylece tutar, sonra elini indirir. `Ne yazık ki revolverim kiraz çekirdekleriyle dolu değil. Kurşun ağırdır...' diye söze girer ve silahsız bir adama ateş edemeyeceğini söyleyerek düelloya yeniden başlamayı teklif eder. Piyango çekilir ve bir kez daha kont ilk atış hakkını kazanır. `- Şeytan gibi şansın var kont!' Kont silahını ateşler ve kurşun gider o tabloya saplanır. Yine isabet ettirememiştir. Biz de o sırada şunu tartışmaya başlamıştık: Kimin vurmasını istersin? Hasan, nedenini kimsenin anlayamayacağı bir şekilde hemen Ğki genellikle çok düşünüp az konuşurĞ Silvio dedi. Karısının gözleri önünde kontu öldürme arzusuna rağmen Silvio diyordu. Hüseyin, karar veremediğini, yüzde elli yüzde elli taraf tuttuğunu söyledi. Ben ise soruyu sorandım ve cevap vermekten kaçınmak için hemen okumaya koyuldum. Fakat bir yandan da Hasan'ın neden tereddütsüz bir şekilde Silvio'yu tuttuğunu anlamaya çalışıyordum. Hikâyenin neresinde kalmıştık? Kont ıskalamıştı. O sırada kontes de eve girer. Silvio elinde revolverle kocasına nişan almıştır. Gördüğü manzara karşısında hemen gidip korkuyla kocasının boynuna sarılır. Kont, şakalaştıklarını söyleyerek karısını kandırmaya çalışır. Şaka olmadığını anlayan kontes Silvio'nun ayaklarına kapanır. Ve Silvio ateş etmekten yine vazgeçtiğini ilan eder: `Çünkü intikamımı aldım. Korku ve heyecan içinde geçirdiğin dakikalara şahit oldum.' Tam evden çıkmak üzereyken duraklar ve tablonun kenarındaki kurşun deliğine bakar, hiç nişan almaya lüzum görmeden karalamasına bir kurşun sıkar ve gözden kaybolur. Hikâye burada bitmiyor, ama bizim için burada bitmişti. Ama asıl hikâyeyi bitirenin Hasan olacağını da şimdi öğrenecektik: `Şimdi inanmayacaksınız ama, kardeşimin bir lakabı vardı' dedi Hasan, yüzündeki ifade biraz ciddileşti, `Ona Silvo derdik'. `Nasıl yani? Silvio mu diyorsun sen' deyip ben ve Hüseyin neredeyse masaları yumruklamaya başladık. `Silvio değil de Silvo... Daha çok annem söylerdi.' `Hemen telefon edelim annene!' dedim. Hasan'ın yalan söylemeyeceğini biliyordum ama bu şaka yapmıyor anlamına da gelmezdi. Fakat `Tamam arayalım' demez mi? `Peki sen bu Silvo'yu baştan beri biliyordun da şimdiye kadar niye söylemedin?' `Hikâyenin sonunu bekleyeyim, dedim.' `Böyle bir rastlantıyı hayatımda duymadım.' O akşam Hasan'ın doğum günüydü ve kardeşinden bir kutlama mesajı geldi. Hasan da yıllar sonra tekrar kardeşine lakabıyla seslendiğini söyleyerek mesajı cevapladı: `Sağ ol Silvo!' Buna kimse inanmaz. Ama, hayat bazen gerçeküstünden de gerçektir.
|















