|
Yazı: Özcan Yüksek Sekiz yıldır oturduğun, pencere önündeki manolya ağacının yapraklarının sayısını bile bildiğin evini terk ediyorsun. Tek misillemen bu. Artık daha yavaş bir hayat seni bekliyor. Bundan böyle hayata karşıdan bakacaksın-eğer kendisi bu tarafta kalır ise. Karşı kıyıdan. Karşı kıtadan. Asya'dan. Hayatı daha yavaş izlemek ve ne gördüğünü anlamak istiyorsun. Vapura binmek. Bir yere yetişmeden yürümek. Zaten neye yetişiyorsun ki? Çatalhöyük'te bir ev terk edildi mi içindeki her şeyiyle terk edilirmiş. Evin direği yıkılır, o zaman için eşya kabul edilen eşyalar, çanak çömlek, heykelcikler, içeride ne varsa evle birlikte gömülürmüş. Ah keşke sen de böyle yapabilseydin. Ev senin olsaydı en başta. Fotoğrafları, mektupları (artık mektup mu var sanki), eski defterleri, altını çizdiğin kitapları yıkılmış evin duvarları arasına gömseydin. Eski koltuğu, tabakları çanakları. Zaten kurumuş olan bir çiçeği bıraktın mesela. Terk edilmiş bir kuş yuvasını da öyle. Eski sanat dergilerini. Ha, bu arada arabanı da sattın. Artık arabasız bir hayat olsun istiyorsun. Arabanın kar zincirlerini de iyi bir Çatalhöyüklü gibi eve bıraktın. Çatalhöyüklüler yalnızca, evin atası sayılan ve ana direğin dibine gömülen kişinin kafatasını iskeletinden söküp yeni evde aynı yere gömerlermiş. Sen de kafatasını aldın, mümkün olduğunca boş halde taşıyorsun öbür eve işte. Ama bir evi terk etmek, dokuz bin yıl öncesinde olduğu kadar ehemmiyet taşımıyor bugünlerde. Hatta hiçbir sembolik değeri yok. Kolilere dolduruyorsun ya da onlar gelip dolduruyorlar, kamyona yüklüyorlar, sen de aracın şoför mahalline sıkışıyorsun kırılmasın diye eline tutuşturulan avizeyle birlikte ve evinden uzaklaşıyorsun. İhtimal arkana bir kez bakıyorsun, o kadar. Ve unuttuğum bir şey var mıydı diye aylarca, aklına geldikçe belki yıllarca düşünüyorsun.
İtiraf et ki, taşınmanın başka başka nedenleri de var ya, doğrusu sen bile bilmiyorsun. Yaklaşık bir haftadır, derdest edilmiş bir halde yaşıyorsun evde. Siyah çöp torbalarına doldurulmuş giysiler, kolilerde kırılacak eşyalar, kitaplar, gazete kâğıdına sarılmış çerçeveli fotoğraflar ve resimler, sanki yarın gitmeyecekmişsin gibi hâlâ duvarda asılı duran Petersburg'un üç metre enindeki panoramik fotoğrafı. Afrika'dan getirdiğin bir mızrak da duvara yaslanmış, onu nasıl evden çıkaracaksın? Apartmanda ve çevrede halim selim biri bilirlerdi ya seni. Çuvala sığmayan koca bir mızrakla evden çıkınca insanlar ne düşünecek?
Bazı eşyalarınla üzülerek oracıkta vedalaştın. Daha fazla taşımanın manası yok. Örneğin çalışma masan. Senden önce mi yaşlandı ne? Ayaklarını bastığın yer, kestane ağacıyla bandajından çözülmüş. Ah o cam örtülü bambu masan, çok kahrını çekti çok. Ama biliyorsun ki, hayatının önemli bölümü masanda geçiyor ve yeni bir hayata başlayacağına göre masanı da değiştirmek zorundasın-en azından senden daha sağlam olanıyla. Onu oracıkta, odanın köşesinde bıraktın. Üstündeki tozları bile almadın. Öylece kalsın, onu heveslendirmeyeyim dedin. Belki döner geri, alırsın bile. Ama söz vermedin. Ian Hodder anlatmıştı, Çatalhöyük'te evler terk edilirken, siloların ovulmasına, ocakların doldurulmasına, yerlerin temizlenmesine, kalasların sökülmesine ve odaların doldurulmasına büyük özen gösterilirmiş. Bütün bunlar incelikli bir terk etme sürecini akla getiriyormuş. Evler terk edilirken yapılan `temizlik' de neyin nesi acaba? Hodder da buna bir açıklama getirmekte zorlanmıştı. Belki de, zaten döşemenin altına gömdükleri ölüleriyle birlikte yaşayan Çatalhöyüklüler, evden çıkarken her şeyi pirüpak bırakmak istiyorlardı atalarına. Çatalhöyük, toplumsal belleği devam ettirme arzusundaki insanların buldukları bir çözüm değil miydi? Yerleşmenin, buraya yerleşmelerinin sebebi, Hodder'ın söylediğine göre, toplumsal belleği devam ettirmek. Bir toplum, başlangıcını ve geçmişini biliyorsa ertesi güne başlayabiliyor. Evet öyle... öyle... öyle! Bunu anımsamak ve anımsatmak için bazı yollar deniyor. Çatalhöyük'te duvarların ve yerin sürekli olarak sıvanması ve temizlenmesi belleğin devamını sağlayan bir ritüel Hodder'a göre. Hatırladıkları sürece yaşayabiliyorlardı. Bu yüzden bir evi terk etmeye karar verdiklerinde, artık çok eskidiği için ya da yeni kuşaklara yetmediği için ya da henüz bilemediğimiz başka bir sebepten ötürü, bütün belleklerini ifade ettikleri evi, bir insanı gömer gibi törenle ve eşyalarıyla birlikte toprağın altına koyuyorlardı. Neyse, her şeyin daha az anlam taşıdığı, daha rasyonel, bilimsel ve işlevsel bir zamanda yaşıyorsun. Bugün taşınıyorsun. Bir hafta sonra da ikinci büyük taşınmayı yaşayacaksın. İşyerin başka bir binaya nakledecek kendini. İki taşınmanın aynı ana rastlaması bir tesadüf mü sence? Yoksa ağlarını ören birileri mi var kaderinin? Pek çok ayrılığı sıkıştırdın bir haftaya. Bir kampanya düzenler gibi. Ve, evden çıktın. Taş merdivenleri son bir kez daha tırmanmaya başladın Akarsu Yokuşu'ndan-adına bakılırsa eğer, belli ki çok yıllar önce buradan bir ırmak akıyordu. Evet son bir kez tırmandın bu merdivenleri. Uzağı görmekten uzak, darağacına gider gibi.
|















