`Dolmabahçe'den Hisar'a yürüdüm, bir yaz yağmurunun altında' diyebilirsiniz. Neden? `Islanmak için.' Ama, neden? `Kaybetmiştik... Tek golle... Son dakikalarda.' Mexico City'de, Ay Tapınağı'nı gezerken yağan yaz yağmurunu anımsarım. Harabelerin taş duvarına yerleştirilmiş kabartma Aztek kafataslarının boş gözlerinden süzülen suların yarattığı siyah gözyaşı etkisini. İlkokul ve ortaokul yıllarımın çocukluğunda, bazı yaz aylarım köyde geçerdi. Yazların sadece yağmur olduğu yerde. Doğu Karadeniz'de. Sonbahar gelip de okullar yeniden açılana değin bu yamaçtan o yamaca iner çıkardım. Dik patikalarda, iri taşların arasından akan derelerde yağmur neredeyse hiç dinmezdi. Belki biraz bize acıdığından, soluk almamız için bir süreliğine yağmaz, sonra tekrar devam ederdi. Güneşin açmasına hiç aldırmaz, yağardı. Bazen köyün çocuklarıyla, evdeki büyüklerden izin alarak (ya da galiba almayarak) noğa'ya giderdik. Çocuklar, ilçeye noğa derdi (Çarşı anlamına gelir Lazcada). İlçeye eski adını veren Atina Deresi'nin döküldüğü Karadeniz'in iri çakıl taşlı kıyısında denize girerdik. Yağmur yine yağardı, hepimize cesaret verirdi. Kıyının hemen yakınına serpilmiş yüksek ve alçak, kuzguni kayalıklardan balıklama atlardı küçük büyük çocuklar. İlk cesareti bu balıklamalardan öğrendim. Şimdi Atina'nın döküldüğü kıyıdan çift şeritli bir otoyol geçiyor. Ve yağmur, Karadeniz kıyısında, çakılların ve kayalıkların üstüne değil asfalta yağıyor. Zaten kayalıklar da yok artık. Rize tarafından gelip de Çayeli ile Pazar'ı bağlayan tüneli geçince, son birkaç kilometre boyunca, bir genç kızın çeyiz sandığındaki en kıymetli danteli gibi sahili süsleyen siyah volkanik kayalıklar da artık yok. Hopa'dan başlayarak Samsun'a doğru giderseniz, hemen her kasabaya, yeşil ve mavi rengin tam ortasına, gri renkli yeni bir sluetin kazandırıldığını görürsünüz. Bir otoyol geçidi, önünüzden kıvrılarak yükselir. Kaç tane olduklarını saymadım ama Trabzon-Hopa arasında nüfusu 10 bin ile 20 bin arasında değişen sahil kasabalarına sözde metropol görünümü vermeyi başarmış. Otomobilleri yan yola sokmak için düşünülmüş bu üstgeçitleri görünce, ilçenin artık çok `gelişmiş', `modern' ve `müreffeh' olduğunu hissediyorsunuz. On beş yıl önce bir kilo çayın parasıyla bir kilo zeytin alınabilirken şimdi, aynı miktar zeytin için on kilo çay toplamak zorunda olduklarını hiç düşünmüyorsunuz. Mecidiyeköy Meydanı'na benzetilen güzelim Karadeniz kasabalarının girişine yerleştirilen geçitlerin altından geçiyorsunuz. Geçerken de sahilde, artık, yeni yapılmış otoyolun mucurlarından oluşan sahilde, onar yirmişer metre arayla denize doğru uzanan `T'lere baka baka ilerliyorsunuz. Bu `T'ler Doğu Karadeniz sahilinin yeni manzarası. Otoyolu korumak için sık aralıklarla denize çakılan dalgakıranlar. İnsanın, doğaya karşı elde ettiği `zafer'in şanlı kaleleri gibi uzanmışlar. Azgın Karadeniz dalgalarının intikam saldırılarına karşı. Bu denize her dönemde ve dilde `kara' denmiş. Belki dinmeyen fırtınaları ve ürkütücü dalgaları yüzünden. Belki, kuzey ve batı rüzgârlarının her daim getirdiği bulutlar yüzünden devamlı karanlık gözüktüğünden. Belki bir vakitler burada yaşayan ve adlarına Kimri denilen bir kavmin sevinç sembolü saydığı siyah rengi çok sevdikleri bu denize nam olarak verdikleri için. İyonyalı maceraperest gemiciler de buraya, deniz anlamına gelen `Pontos' dememişler miydi? Şimdi neden, denize olan bu düşmanlık? Bugün artık Karadeniz kıyısında otomobil keyfi, minibüs keyfi, kamyon keyfi sürülüyor. Hayat daha `kolay'. Modern zaman hıza tapar. Her şeye rağmen hıza. Gerekirse doğaya boyun eğdirir. Dalgaların keyfini değil, asfaltın üzerinde akan lastik tekerleklerin keyfini ister modern insan. Karadeniz insanı da kolayı tercih etti ya da ettirildi. Yaşamı kolaylaştırmanın bedelini doğa (insan da doğanın bir parçasıdır) ödese de, bunu istemeye istemeye kabul etse de, tercihini otoyoldan yana yaptı. Oysa Doğu Karadeniz'in zorluk çıkarıcı, inatçı ve hırçın doğası, binyıllardır buradaki insanların doğasını da belirledi. Genlerine işledi. Doğu Karadeniz insanı yağmurun, dalgaların, inişli çıkışlı coğrafyanın karakterini almıştır. Bu insanların bedenleri ve zekâları kıvrak, inatçı, sonuna kadar giden, korkusuz, doğa gibi apaçık ve heyecanlıdır. Doğu Karadeniz doğal karakterini kaybettikçe, insanı da doğal karakterini kaybedecektir. Özcan Yüksek |














