Hafif meltem esen havası Alaçatı'ya ayak basar basmaz çarpar yüzünüze. Kentin stres ve sıkıntısından bunalmış insanlarsanız bu karşılama hoşunuza gidecektir. Alaçatı'ya girer girmez gözünüze takılan bir diğer şey yeldeğirmenleridir. Bu değirmenler un öğütmek amacıyla 1850-1900 yılları arasında inşa edilmiş. Daha sonra yıllar ilerledikçe enerji ihtiyaçları artmış ve hızlı bir şekilde alternatif enerji kaynakları düşünülmüştür.
Zamanında Alaçatı'da Rumlar şarapçılık ve bağcılık yapmışlar. Onlardan sonra Balkanlar'dan gelen Türkler ise bağcılık ve zeytincilikten anlamadıkları için şarap bağlarının yerine tütün dikmişler. Bir kısmı da bildikleri işi yani hayvancılığa başlamışlar. Ancak iklim ne tütün ne de hayvancılık için uygun olmadığından bir dönem insanlar geçim sıkıntısı içinde yaşamışlar. 1990'lardan sonra sörf ve taş ev meraklıları burayı keşfetmiş ve sonrasında da butik otellerin açılmasıyla Alaçatı gözde tatil yerlerinden biri haline gelmiş.
Kahvelerde plastik sandalye yok, yüksek sesli müzik çalan bar yok. Tam tersi parke taşıyla kaplı sokaklardan klasik müzik dinletileri geliyor. Sokakları keşfe çıktığım bir günde eski taş evlerin farklı sarı tonlarda renklerinin olması gözümden kaçmadı. Öğrendim ki evlerin yapımında o civarlardan çıkartılan ve işlendikten sonra sertleşen beyaz bir taş kullanılırmış. Bu taşlar zaman içersinde sarararak binaların yaşını yansıtırmış.
Alaçatı'nın çevresindeki koyları da gezebilme fırsatım oldu. Çeşme, Ilıca Plajı, Dalyan Koy, Altınkum ve Ayayorgi Koyları en çok beğendiklerim arasında yerini aldı. Alaçatı'dan İstanbul'a dönerken aklımda, insanın ömrüne ömür katan bir yer olması kaldı. Bunaltıcı bir sıcağa maruz kalmadığım ve bol bol oksijen aldığım için güzel bir tercih yaptığımı düşündüm. Alaçatı'nın bozulmayan tarihi yapısıyla her zaman ayrıcalıklı kalması tek dileğim. Yazı ve Fotoğraflar: Ciğdem Ersoy (cigdemersoy79@gmail.com) / Mayıs 2009 |














