ATLAS LOGO
Kasım 2008
DOĞA
MACERA
ARKEOLOJİ
DÜNYA
KÜLTÜR
GEZİ
ATLAS'TAN
ATLAS'ÇILAR
 
FORUMLAR
* 15. YIL
* Sıfır Yok Oluş
* Ziyaretçi Defteri
* Küresel Isınma
* Ormansızlaşma!
* İnsan Gücüyle
* Sarıkeçililer Yürümeli
HAKAN öGE

Giriş yap
Kullanıcı adınız:
Şifreniz:
Üye olmak için tıklayınız

Atlascilar ’ Okurlardan 
San Pedro De Atacama

Şili'nin 'büyük kuzey' olarak adlandırılan en kuzey bölgesindeyiz.Kuzeyde Peru doğuda Bolivya batıda ise Büyük Okyanus ile sınırdaş. Atacama Tuz Çölü'nü, And Dağları'nın yüksek ovalarını, yanardağlarını, lagunaları ve bölgenin doğal sakinlerini yani hayvanlarını göreceğiz.

Kortej kurallarına aynen uyum sağlayan bu köpeğe ne demeli ?
Aldo Ganassi

Gurubumuz 7 kişi. Bir Türk (ben), dört İtalyan ve iki İspanyol bayan, ikisi de öğretmen, ikisi de bekâr, ikisi de altmışına merdiven dayamış, ikisi de şirin mi şirin. Zaman içinde şarkıları, dansları, şakaları ile gurubun neşe kaynağı oldular.
İki rehberimiz ve bir de şoförümüz var.
Rehberimiz Adriana, tam mesleğinin erbabı sevimli, güzel bir Meksikalı. Daha doğrusu anne tarafından Meksika'nın yerlilerinden baba tarafından ise İspanyol. İki soyadı taşıyor bu nedenle, Cuaxila ve Vasquez. Zaten fiziksel olarak ta İspanyol'dan çok yerlilere benziyor. Annesi ve babası İngiliz asıllı bir Güney Afrikalı ile evli ve her ikisinin de asıl vatanı olmayan Şili'de, San Pedro de Atacama'da yaşıyorlar, çünkü buraya, bu atmosfere, bu inanılmaz çöle, faaliyette olan, olmayan yanardağlara, krater göllerine, kuşlara velhasıl, doğaya aşıklar. Tozlu San Pedro sokakları, elektriği olmayan evleri onlar için sorun değil. Karı koca turistleri dağ bayır dolaştırıp hem kendilerini hem de turistleri tatmin ediyorlar.
İkinci rehberimiz Franco ise baba tarafından İtalyan, anne tarafından ise Avusturyalı.

Sokakların, dükkanların, lokantaların sessiz, sakin ve sadık müdavimleri köpekler.
Aldo Ganassi
Her ne kadar Güney Amerikanın yerli nüfusu, Avrupa asıllı göçmen (daha çok İspanyol) nüfusunun üzerinde ise de üretim, hizmet ve ticari faaliyetlerinde yerlileri görmek oldukça zor.

San Pedro de Atacama yoktan var olmuş bir kasaba. Aynı isimle anılan bir akarsuyun kenarına kurulmuş. Kasaba denilebileceğinden bile emin değilim. 2200 metre yükseklikte daha çok turistlerin mekan kurduğu bir yer. Yerleşik halkı ya yok ya da bir kaç aileden oluşuyor. Sadece turizm büroları, turistik eşya satan dükkânları ve otelleri olan bir yerleşim birimi. Tabi ki meydanı ve kiliseyi unutmamak lazım. Bu hizmet sektöründe çalışanların oluşturduğu nüfus ise her zaman turist nüfusundan az.
Az daha unutuyordum, köpek nüfusu oldukça hatırı sayılır bir seviyede. Sokaklarda köpek eşliğinde dolaşılıyor, ancak ne kimseyi rahatsız ediyorlar ne de havlıyorlar, onlarda bu kasabanın bireylerinden. Davetli olarak mı değil mi bilmiyorum ama düğün, resmi-geçit ve cenaze kortejlerine eşlik ediyorlar, kilisede ayine katılıyorlar.

Tuz Vadisi
San Pedro'daki otelimiz Casa Di Don Tomas gerçekten çok lüks, zaten bundan sonra konakladığımız bir çok otelde hep Casa Di Don Tomas'ı hasretle anacağız.. Öğlen yemeğini hep beraber yedikten sonra gezilere başladık.
İlk durak Cordillera de la Sal (Tuz sıradağları). Burada kısa bir yürüyüş yaptık. Pembesi-mor kurak bir vadide yürüyoruz. Biraz dikkatli bakınca ve de rehberimiz uyarınca bulunduğumuz vadinin bir tuz vadisi olduğunu ve tuzun üzerinde yürüdüğümüzü algılıyoruz. Hatta kulağımızı iyice yaklaştırdığımızda tuz kristallerinin kırılırken çıkardığı çıtırtıları duyabiliyoruz.

Tatio

İkinci durak ise Valle della Luna (Ay vadisi). Sanıyorum hemen her ülkede en az bir tane Ay Vadisi var. Vadiye araba ile geldik ama gaye vadide bulunmak değil, vadiye yukarıdan bakmak üzere bir tepeye çıkmak ve oradan güneşin batışını seyretmek. Tepeye çıkmak biraz zor oldu. Çünkü bu bir kum tepesi ve yükseklik yaklaşık yüz metre. Rüzgârın ise hiç acıması yok, kumları ağzımıza, burnumuza hatta gözlerimize kadar dolduruyor. Biz tırmandıkça rüzgâr bizi aşağıya itiyor sanki. Fotoğraf makinelerimizin ağırlığı ise cabası, üstelik onları kumdan korumak zorundayız. Yüzlerce insan bu kum yığınını tırmanıyoruz. Tepeye vardığımızda hangi yöne bakacağımız şaşırıyoruz. Kendimizi ayda hissetmemiz için ortam yeterli. Adı üstünde ay vadisi. Önümüze doğru baksak güneşin batışı, arkamıza baksak güneşin kayboluşu ile renkten renge giren bir dizi dağ. Uzaklarda halen faaliyette olan Lascar yanardağı ince bir duman yumağını gökyüzüne yolluyor. Güneş fırça ile çizilmiş gibi duran gibi ince bir bulutun arkasına girip kaybolurken arkada 5960 metrelik Licancabur defalarca renk değiştiriyor. Licancabur mükemmel konik yapılı sönmüş bir yanardağ. Şili ile Bolivya sınırında bulunuyor ve sönmüş olması ona heybetinden hiç bir şey kaybettirmiyor.

Laguna Chaxa'nın flamingoları
Bir sonraki gün ki gezi yöresi Laguna Chaxa(çaksa okunuyor). Zemin tamamen tuz, ancak burada
yaşıyan mikro organizmalar sayesinde tuzun beyazlığını kızıl kahverengi bir renk lekeliyor.
Flamingolarla ilk karşılaşmamız burada. Rehberimiz bize Güney Amerika da üç tip flamingo yaşadığını söylüyor. Andino, James ve Cileno. Burada bu üç tipide görüyoruz. Flamingoları ürkütmemek için konuşmuyoruz bile. Sadece fotoğraf makinelerinin 'klik'leri duyuluyor. Flamingolar yerlerken, yürürlerken, koşarlarken, uçarlarken, konarlarken binlerce defa gurubumuzdaki üç acımasız fotoğrafçı tarafından ölümsüzleştiriliyorlar.

Uçuşa başlayan iki flamingo
Fotoğrafçıların hücumlarından kaçar gibi uzaklaşan flamingolar önce hız almak için suyun üzerinde kanatlarını çırparak bir koşu tutturuyorlar sonra zarif bir eda ile kendilerini sanki gökyüzüne teslim ediyorlarmış gibi yükseliyorlar.

Laguna Chaxa'dan ayrılıp Miscanti ve Miniques lagunalarını ziyaret etmek üzere yola devam ediyoruz. Varacağımız yükseklik 4200 metre, yaklaşık 2000 metre seviye farkı var. Lagunaya yaklaştıkça doğa daha etkileyici oluyor. 'Paja Brava' (paha brava okunuyor) bir kökten çıkıp etrafa üç boyutlu yelpaze gibi açılmış hissini veren bir ot. Rengi altın sarısı. Önümdeki küçük tepecikler, arkamdaki yüksek ova, sağımdaki solumdaki tüm arazi her taraf göz alabildiğine paja brava ile kaplı. Rüzgar ise dört bir yandan esiyor bu da yetmiyormuş gibi birde sesi ile kulaklarımızı zorluyor.
Raffaello, bu altın işlemeli toprakların fotoğrafını çekmek için minibüsten önce iniyor. 4200 metrede değil koşmak yürümek bile zorlaşıyor. Tekrar bize katıldığında nefes almakta zorluk çekiyor

Uçsuz bucaksız paja brava tarlaları
İlk gördüğümüz laguna Miscanti. Su donma seviyesinde soğuk. Soğuğa pek aldırmayan kuşlar lagunanın bir kenarına yuvalarını yapmakla meşguller. Yuvalarını kıyıdan birkaç metre uzakta suyun içine yapıyorlar. Böylece yumurtalarını ve yavrularını karadan gelebilecek yırtıcı hayvanların tehlikesinden koruyorlar. Bizi donduran soğuk ve rüzgar onlar için sorun değil.


İki arkadaşımız yüksekliğin ilk sorunlarını burada yaşamaya başlıyor. Rehberimiz her ikisine de yavaş hareket etmelerini ve az yemelerini tavsiye ediyor. Öğlen yemeğimizi açık havada rüzgar eşliğinde yiyoruz. Karnımızı doyuracak kadar değil açlığımızı bastıracak kadar yememiz lazım.

Laguna Miscanti
Laguna Miscanti kıyısında kuş yuvaları
Daha sonra küçük lagunaya, Miniques'e yürüyerek ulaşıyoruz. Her iki lagunanın kıyısı gölde yüksek oranda bulunan boraks'ın etkisi ile bembeyaz

Socaire Kilisesi'nin çan kulesi
Dönüşte yaklaşık yirmi evlik bir kasaba olan Socaire de duruyoruz. Kilisenin çatısı paja brava ile kaplı. Böylece bu bitkinin kullanım alanı olduğunuda öğreniyoruz.
Bir sonraki kasaba ise biraz daha büyük Toconao. Eski bir madenci kasabası. Halkı şimdi meyva üretimi ile uğraşıyor ve az da olsa gelen turistlere kadınlarının ürettikleri el işlemelerini satmaya çalışıyor. Kasabanın mezarlığını da ziyaret ettik. Şaşırtıcı bir mezarlık. İspanyollar gelmeden önce mezarlıkları nasıl idi bilmiyorum. Mezar belirleyici olarak renk renk boyalı totemleri, hiyerarşik yapıya uygun maskeleri hayal ediyorum. Ancak burada kağıttan çiçeklerle süslenmiş mezarlar görüyorum. Bu adeti avrupalılardan almışlar sanırım. Ancak, bu kurak ve tuzlu topraklar onlara çiçek vermediğinden, çözümü renkli kağıtlardan yapılmış çiçeklerde bulmuşlar. Bu ithal gelenek güneşin pek hoşuna gitmemiş olacak ki, renkleri, yakıcı sıcaklığı ile soldurmuş.

Tocanau mezarlığı
26 temmuz pazartesi; bir sıcak su kaynağına, termal bir bölgeye gidiyoruz. Puritama, yükseklik 3700, su sıcaklığı kaynakta 33 derece. Kaynak dar bir kanyonun içinde saklı bu nedenle pek rüzgar almıyor. Birbiri ardına dizilmiş dokuz doğal havuz var. Her bir havuz diğerinden bir iki metre aşağıda. Su en yüksekteki havuzdan başlıyarak arka arkaya bu dokuz havuzu dolaşıyor. Su son havuzda donma noktasına geliyor ve kenarları buzlanmış bir dere olarak akıp gidiyor. Biz birazda rehberimizin gayreti ile en üstteki yani birinci havuzdayız. Henüz sabah, rehberimiz ancak öğlene kadar banyo yapılabileceğini söylüyor. Tepemizdeki güneş bize gerçek hava sıcaklığını, yani soğukluğunu hissettirmiyor. Böylece 3700 metre yükseklikte, dışardaki sıcaklık sadece 10 -12 derece iken 33 derecelik suyun keyfini çıkarıyoruz.

Tatio
Dönüş yolunda Pukara kalesini ziyaret ediyoruz. Atacama tuz çölüne hakim bir pozisyondaki bu tepecikteki eski yerlesim biriminden pek fazla bir şey kalmamış. Ama harika gün batımı yorgunluğumuzu atmamıza yetiyor.
Ertesi günki gezimiz için çok erken yola çıkıyoruz. Gün doğumunu Tatio Gayzerinde karşılayacağız. Saat 5 de minibüsümüze bindik. Gökyüzünde halen yıldızlar var. Yolumuz yaklaşık 2 saat. Yolda kar çiselemeye başlıyor ancak etkileyici değil.
Tatio 4300 metre de, ve dünyanın en yüksek gayseri. Gayserlerin bazısı onlarca metreye kadar buhar fışkırtabilirken bazısı sadece birkaç santimetre ile yetiniyor. Oldukça geniş bir alan. Zeminde bulunan çeşitli minarellerin kattığı renk cümbüşü arasından fışkıran buhar, rüzgarın etkisi ile geceden kalma koyu mavi gökyüzüne doğru dağılıyor. Biraz evvel yağan ince bir kar örtüsü rengarek zemini bir dantel gibi kavramış. Gün ağardıkça buharın görsel etkisi azalıyor ancak zeminin renk cümbüşü başlıyor. Güneşi gören cesaretli gençler sıcak su havuzlarında banyo yaparlarken biz üşüyoruz. Elimizi mangalda ısıtır gibi yerden fışkıran buharla ısıtıyoruz. Buradan kuş uçuşu 10 km ileride dağların öte yanında Bolivya da benzer bir oluşumu daha göreceğiz.
Gayet iyi organize olmuş rehberlerimiz hemen bir masa kurup bize iyi bir kahvaltı hazırlıyorlar. Bu açık hava kahvaltıları, yemekleri gerçekten çok keyifli. İspanyol arkadaşlarımız şarkıları ile neşemizi artırıyor. İşin en güzel yanı ise İspanyolca da olsa şarkıları anlayabilmemiz.

Gayser dönüşü Caspana kasabasında duruyoruz. Kasaba meyve, özellikle kayısı üretim bölgesi imiş. Bir Malatyalı olarak karşılaştırma yapmak istedim ama mevsim nedeni ile bir tane bile kayısı bulamadım. Suyun çok az olduğu bu bölgede ortasından akarsu geçen bir yerleşim birimi çok şanslı sayılıyor.

Yemek için Chiu Chiu kasabasına varıyoruz. Bu bölgenin yani Kuzey Şili ve Bolivyanın haritaları incelendiğinde bir çok yerleşim biriminin adının aynı kelimenin iki kere tekrarından oluştuğunu görülebilir. Bu özellik bitkiler için de geçerli 'rica rica' gibi.


San Pedro'ya gelip de müzeyi gezmemek olmaz. 1955 yılında Belçikalı Gustavo Le Paige adında bir papazın çabaları ile, bölgede kuru havanın sağladığı olanaklarla bu güne kadar bozulmaya direnmiş malzemelerin bir araya toplandığı bu müze gerçekten ilginç. Burada paleolitik çağdan kalma mumyaları ve aynı döneme ait kumaş dokumaları görülebildiği gibi, giderek nesli tükenen bitkilerin örneklerini de görmek mümkün. En önemli parça bir küp içine yerleştirilmiş bir çocuk mumyası. Gördüğümüz kafatası örnekleri, uzatılarak deforme edilmiş durumda, muhtemelen bir gelenek. Eserlerin sağlığı açısından ışıklandırma sınırlı ve fotoğraf çekme yasağı uygulanıyor. Sadece filim makinesi ile görüntü alınabiliyor.
Şilinin bu yüksek ovaları hiç denecek kadar az rutubet aldığından için gök bilimciler için bir cennet. Bu nedenle dünyanın en önemli uzay izleme merkezleri kuzey Şilide, San Pedro de Atacama yakınlarında.

San Pedro da olduğumuz sürede akşam yemeklerini kasabanın değişik lokantalarında yedik. Hemen hepsinin bir açıkhava bölümü var ve bu bölümün ortasında kocaman bir ateş yakıyorlar. Gece açıkhavada mola veren yolcular gibi son gecemizi böyle bir lokantada geçirerek San Pedroya veda ediyoruz.

Yazı: Suzan Aydınoğlu / Fotoğraflar: Raffaello Uccelli

Yorumları okumak ve yeni yorum yazmak için tıklayınız

Son yazılar:
  • san pedro di atacama (oya girit, 10/07/07 23:15)
  • EDİTÖRÜN NOTU
    Küresel ısınmanın ısıttığı yeryuvarlağımız şimdilerde küresel bir iktisadi krizin içine yuvarlanıyor. Bu krizin nedeni ile dünyamızın doğasının yok olmasının nedenleri aynı.
    KASLA GİT!
    FOTOĞRAF SERGİSİ
    Sinbad
    ABONELİK
    HASANKEYF'E SADAKAT
    Sıfır Yokoluş Gezileri
    [ DOĞA | MACERA | ARKEOLOJİ | FOTOĞRAF | KÜLTÜR | GEZİ | DERGİ ]
    [ ATLAS'LAR | ATLAS'TAN | ATLAS'ÇILAR | TÜRKİYE HAR. | ANA SAYFA ]
     
    [ Gizlilik Politikamız | Bize Ulaşın | Künye ]
    [ İş Fırsatları | Dergi Abonelik ]
    © Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
    Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.
    Bu bir Doğan Burda Digital servisidir.
    Imperia ile tasarlanmıştır.