|
Yaşama sevinci veriyor insana taptaze ama ah, bir de şu güzelim gezegeni kırmızıya boyayan şiddet görüntüleri olmasa... Televizyon açık.., ekranlarda Uzakdoğu. Doğu Timor sokakları; BM'e ait araçlar greve katıldıkları için ordudan atılan yüzlerce öfkeli askerin ateşe verdiği sokaklarda turluyor. Silah seslerinin ortasında kalmış masum çocuklar, annelerinin kucağından neler olup bittiğini korku dolu gözlerle anlamaya çalışıyor. Doğal güzellikleriyle ünlü Nepal'in arka yüzüne çevriliyor kameralar. Katmandu; Kral Gyanendra'ya karşı ayaklanmış öfkeli kalabalığı yatıştırmakta aciz kalan güvenlik güçleri. Ve Afrika; milli geliri kişi başı 1000 Doları bile bulmayan, buna karşılık GSMH'sının yüzde 20'sini askeri harcamalara ayıran Eritre, Afrika'da rekora doğru koşarken, Somali'nin başkenti Mogadişu sokaklarında havan topu sesleri yankılanıyor. Sudan; Darfur Bölgesi, etnik çatışmaların kıskacında milyonlarca aç insan. Somali; Başkent Mogadişu'nun kanunsuz sokaklarında top, tüfek görüntüleri. Ve diğerleri.. Sokaklarda kan gövdeyi götürüyor, insanlar birbirini boğazlamanın telaşında. Şiddetin hakim olduğu yerlerde hep aynı görüntü; yoksulluk, sefalet, fakirlik... Ankara sokakları her şeye rağmen nasıl da buram buram iğde kokuyor. Dünyanın bir çok yerinde artan ayaklanma, şiddet, terör ve savaş görüntüleri, insanda dünya nereye gidiyor endişesini doğuruyor. Ortadoğu; Türkiye'nin de içinde bulunduğu bu coğrafya; 5000 yıl öncesi Akad Kralı Sargon'un ülkesi Mezopotamya'yı aratmıyor. Kazanların, tarihin ilk çağlarından beri kızgın tutulduğu topraklar, kutsanmışlığının tersine tanrıların gazabına uğramış, sanki içlerinden biri dünya döndükçe bu topraklara savaş ilenmiş. Tıpkı Sargon dönemi gibi sular hep kanlı akıyor. İnsanlık tarihi boyunca başkaldırılar, iç savaşlar, kardeş kavgaları, sindirme ve güç gösterileri, sayısız büyük fetihler ve işkencelere sahne olmuş kutsal topraklarda savaş bu bölgenin yazgısı gibi. 1980 yılları; Körfez Savaşları, 1980'le başlayıp, 8 yıl devam eden İran- Irak savaşı, 1990 yılı; Irak'ın Kuveyt'i işgali, Arap- İsrail savaşları, Lübnan'daki iç çatışmalar ve bitmeyen İsrail-Filistin açmazı. İstikrarsız bölgede topraklara kazınmış yüzlerce terör karmaşası. 11 Eylül süreciyle başlayan 21. yy perspektifi. Yine kan, yine acı, yine gözyaşı. Acımasız yüzüyle savaş kara yazgı gibi insanlara meydan okumaya devam ediyor. Irak, İran, Suriye, Lübnan ve Filistin toprakları, medeniyetin filiz verdiği Mezopotamya bölgesi. Aynı zamanda, düzenli orduların tarih sayfasında ilk kez ortaya çıktığı topraklar. Kemalettin Köroğlu, "Eski Mezopotamya Tarihi" isimli kitabında, Mezopotamya adının parlak uygarlıklar ve görkemli eserleri çağrıştırdığını, bu fikrin oluşmasında British, Berlin ve Louvre gibi Avrupa'nın ünlü müzeleri başta olmak üzere, dünyadaki bütün koleksiyonlarda sergilenen Mezopotamya kökenli seçkin eserlerin büyük rol oynadığını söyler. Dicle ile Fırat Nehirleri arasında kalan bu bölge tarih kitaplarında sulu tarımın ilk kez yapıldığı "Bereketli Hilal" olarak geçer. Bugünkü Batı medeniyetinin başlangıç noktası, beşiğidir Mezopotamya. Matematik, astronomi, ziraat, mimarlık ve sanatın, her şeyden önemlisi insanlık tarihini başlatan çivi yazılı kil tabletlerin ilk kez görüldüğü coğrafyadır. Çömlekçi çarkı, araba tekerleği, saban ve yelkenli tekne, teknolojik gelişmede insanoğlunun bu bölgedeki ilk adımlarıdır. Planlı kentleşmenin, yapı kemerlerinin, anıtsal yapıların, görkemli zigguratların -Eski Ahit yani Tevrat'ta Babil kulesi olarak geçer- simgesidir Babil Kenti.. Şimdi Bağdat'ın 40 km. güneyinde, devrilmiş kuleleri, kil yığınları altında kalmış labirent duvar kalıntılarının arasından yükselen zakkumlara ev sahipliği yapar. Edebi metinlerin, ritüel şiirlerin ve dönemin bilimsel araştırmalarının okutulduğu binlerce tapınaklarıyla sayısız kez yıkılıp yeniden yapılandırılan Babil'in gizlerini, 'Okumanın Tarihi' isimli kitabında en güzel Arjantinli yazar Alberto Manguel özetler. 'Akadlar döneminin Babil'i var ki, MÖ 2350 yıllarında bir köy. Nuh'un gemisinden söz eden en eski metinlerden biri olan Gılgamış Destanı'nın ilk kez seslendirildiği, iki binli yılların Babil'i var. MÖ 18.yy'da bütün bir toplumun yaşantısını kurallara bağlamanın ilk örneklerinden olan yasa sisteminin kurucusu Kral Hammurabi'nin Babil'i var. Asurlular tarafından 689 yılında yok edilen Babil var. MÖ. 586 yılında Kudüs'ü kuşatan, Süleyman tapınağını yağmalayan, tutsaklığa gönderdiği Yahudilerin nehirlerin kenarlarına oturup, gözyaşı döktükleri ve Nebukadnezar'ın yeniden yaptırdığı Babil var. Nebukadnezar'ın oğlu ya da torunu Kral Belşazar'ın Babil'i var; ki Tanrının yazısını duvarda ilk gören kişi. Büyük İskender'in Kuzey Hindistan'dan, Mısır'a ve Yunanistan'a uzanan bir imparatorluğun başkenti yapmak istediği; fatihin 323 yılında, 33 yaşında ve elinde İlyada'nın bir kopyasını tutarken can verdiği Babil var. Aziz Yuhanna'nın kafasındaki büyük Babil "fahişelerin ve günahkarların doğduğu yer olan kent var: Fuhuş gazabının şarabını tüm milletlere içiren Babil". Ninova.., Latif Mutlu "Uygarlığın Durak Yerleri" isimli kitabında bu kentte bulunan Asurbanipal Kütüphanesinden uzun uzun bahseder. Asur Kralı Asurbanipal, savaşlar kadar bilime ve edebiyata da meraklıdır. Ninova kentindeki kütüphane "Yaratılış" ve "Tufan" gibi bugünkü dinlerin ortak mitlerini oluşturan Gılgamış Destanı dahil sayısız çivi yazılı kil tabletlerinin günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Halen Ortadoğu'da bir çok ülkenin idari yapısını oluşturan kanunların temeli, Kral Hammurabi'nin ünlü "kısasa kısas" yasalarına dayanır. Keza, kadının örtünmesi ve erkeklerle ilişkileri dahil bir çok kültür ve yaşam şekilleri de pek bir değişime uğramadan günümüze kadar koruna gelmiştir. Görünen o ki Ortadoğu'da filizlenen uygarlık gelişemeden kavrulup kalmış bu topraklarda. Sümer, Akad, Asur ve Babil medeniyetlerinin onca görkeminden bugün, 8000 bin yıl öncesi köy yaşamı; kerpiç duvarlı, toprak damlı evler ve bir çift kara saban kalmış geriye. Bir başka adıyla yoksulluk... Kral Sargon'dan Ortadoğu'ya kalan bir diğer miras da bitip tükenmeyen savaşlar olmuş. Sümer ve Babil medeniyetlerine göre Akad ve Asurlular daha bir savaşçı ruhu taşır. Akad'lı "Savaşın Kralı" Sargon ve torunu Naram-Sin, saltanatları boyunca yılda en az bir kez sefere çıkmalarıyla ünlüdür. Bugün İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi'nde de bir kısmı sergilenen, ölenlerin sayısı ve yıkılan şehirlerin varlığını bir sonraki nesillere şan ve şeref olarak aktaran anıtlar, yazıtlar ve steller -mezar taşları- bu sınır tanımayan imparatorların sayısız seferlerini belgeler. Savaşların nedeni önce tıpkı günümüzdeki gibi doğal kaynaklardır; Toroslardaki gümüş madenleri ve Amanoslardaki değerli sedir ormanları. Daha sonra dünyaya hakim olma, yönetme hırsına dönüşür tutkular. Yalnızca güç ve gövde gösterisi için bile olsa savaşlar sık sık tekrarlanır; öyle ki her yıl bir savaş adıyla anılır ve yıllık savaşlar artık bir gelenek haline gelmiştir. (Kemalettin Köroğlu "Eski Mezopotamya Tarihi" Siyasi iktidar ve güç kavgaları, sürekli tekrarlanan işgaller, istikrarsızlık, yoksulluk, sonu gelmez karışıklılar, sonunda medeniyetin bu topraklara bir daha uğramamak üzere Batıya göç etmesine neden olur... "Uygarlığın Durak Yerleri" isimli kitabında Latif Mutlu, sık sık uygarlık göçünün bir daha asla Türkiye'nin de dahil olduğu Mezopotamya topraklarına geri dönmeyeceğinin altını insanın içini burkarak çizer... Medeniyet Mezopotamya'dan Mısır'a, İskenderiye'den Avrupa'ya, Oradan da okyanus ötesine atlamış bugün başladığı yere yani Çin'in Sarı Irmak kıyılarına dönmüş, başka bir deyişle on bin yıllık turunu tamamlamıştır. 20. yy öncesi Avrupa'nın altın çağlarıdır. 20. yy ise tüm teknolojik gelişimleriyle ABD'nindir. 21. yy'a damgayı vuracak gelişmeler ise Çin'e ait olacak gibi görünmektedir. Bugün Çin, ileriye yönelik hamleler gerçekleştirmek üzere büyüyen dev Hindistan'la işbirliği içerisindedir. Bu göç ikinci turuna başlayacak mıdır? Medeniyet yeniden Hindistan'ın Indus Vadisi'nden Mezopotamya'ya inecek midir? Latif Mutlu geriye dönüşün asla olmayacağını söylüyor. Şu anda Ortadoğu'da yaşananlar da onu gösteriyor. Ortadoğu ülkeleri, gereksinim duyduğu eğitim ve sağlık yerine silahlanmaya ayırdıkları bütçelerle insanın kanını donduruyor, bölgede gün be gün silah koleksiyonlarına yeni bir tür eklemenin telaşı yaşanıyor. Kimyasal, biyolojik, nükleer ve kim bilir daha bilmediğimiz neler? Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü, SIPRI'nın 2004 verilerine göre yalnızca İsrail, kişi başına düşen 1627 Dolar askeri harcamasıyla bölgede dikkatleri üzerine çekerken, bunu ikinci sırada 1533 Dolarla ABD izliyor. Had safhaya ulaşan silahlanma hızına bakılırsa belki de insanlık tarihine beşik olan bu topraklar mezar olmaya da aday görünüyor. SIPRI'ye göre dünya genelinde silahlanma yüzdeleri geçmiş yıllara oranla hızla artıyor. Ülkeler yemiyor içmiyor, ha bire silahlanma yarışına giriyor. Savunma için ayrılan bütçelerin oranları ülkelerin bulundukları coğrafyada kendilerini ne kadar güvende hissettiklerinin de bir göstergesi olarak ortaya çıkarken Avrupa ülkelerinde bu oranların minimum seviyelere düştüğü açıkça gözleniyor. Oysa Avrupa çok değil 20. yy'ın ilk yarısında dünyanın belki de görüp göreceği en kanlı, en büyük savaş sahnelerine tanık oldu. Akad Kralı Sargon'la sınırlı kalmadı imparatorların dünyaya hakim olma hırsı. On milyon insanın öldüğü, 23 milyon yaralı ve 31 milyon insanın kayıplara karıştığı I. Dünya Savaşını yönetenler de, 56 milyon insanın öldüğü ve bir o kadar da kişinin yaralandığı II. Dünya Savaşına damgasını vuranlar da benzer tutkulara sahiptiler. Savaşların yalnızca yoksulluk ve gözyaşı getirdiğini Avrupa gördü ve yaralarını hızla sarmasını bildi. Evrensel yasalar belirlenirken, ekonomik ve siyasi ortak kriterler oluşturuldu. Daha önce silahlanmaya ayrılan bütçe şimdi Avrupalıya hizmet olarak yansıyor. Savaşlar yerini hızlı teknolojik ve endüstriyel gelişmelere bırakırken, AB ülkelerinde milli gelir bugün 26 bin Doları çoktan geçti. Halk, savaş tehlikesinden uzak huzurun ve refahın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor. AB ülkeleri refah seviyelerini yükseltme yarışında, sefalet içinde yaşayan ülkeler ise silah tüccarlarını zengin etme peşinde. Bunun nedeni, yalnızca güvensiz bir coğrafyada bulunmak mı? Silahlanmanın amacı söylenildiği gibi savunma mı yoksa zamanı geldiğinde saldırmak mı? Bunu kestirmek zor. Peki Ortadoğu ülkeleri önlerinde böyle güzel örnekler varken neden birlik oluşturup istikrarlı yönetimler oluşturamıyor? Karmaşa bu ülkelerde hem içte hem dışta süreklilik arz ediyor. Sorun genlerde mi? Yoksa savaşçı Asurlu ataların kanunlarına halen bağlı kalmakta mı? Belki de bir zamanlar Babil Kulesini deviren tanrıların öfkesi bugün de devam ediyor. Ne yazık ki yalnızca Ortadoğu ile sınırlı kalmıyor silahlanma yarışı. Bu yönüyle küresel operasyonlarıyla ünlü ABD, dünyadaki toplam askeri harcamaların yaklaşık yüzde ellisi ile başı çekiyor. -SIPRI'nin 2004 yılı raporları, toplam 975 milyar Doları bulan dünyanın askeri harcamalarının yüzde 47'sinin ABD'ye ait olduğunu bildiriyor.- Dünyanın en büyük ordusuna sahip Çin, komşularını tedirgin edecek kadar askeri harcamalara bütçeden pay ayırıyor. Rusya'yı Kuzey Kore, Hindistan, Arap ve Afrika ülkeleri izliyor. Milletler bir yandan silahlanırken bir yandan da hep aynı terane mırıldanılıyor. "Biz aslında barış sever milletleriz, yok sandığınız gibi bir art niyetimiz, bu harcamalar da aslında son derece zararsız; personel maaşları, askeri yapılar, yakıt, bakım ve onarım, eğitim vb...". "Bu rakamlar fiili durumu yansıtmıyor vs, vs, vs... -ki verilerin gerçeği yansıtmadığı, tersine daha yüksek olduğu sanılıyor.- ABD'nin her yıl artan askeri bütçesine ise zaten kimsenin karşı gelmeye hakkı yok, okyanus ötesinden dünyanın istikrarını sağlamaya kalkmak oldukça masraflı bir iş. Silahlanma bir yandan insanları tehdit ederken, bir yandan da küreselleşme ile birlikte ülkeler arasındaki sınırlar kalkıyor, aşılmaz duvarlar yıkılıyor. Ne kadar diretilirse diretilsin, bu dev birleşmeye kimsenin dur demeye gücü yok. Internet sayesinde dünyanın en kapalı ülkelerinden bile sayısız pencereler açılıyor dışarıya. Dünya insanları, açılan bu pencerelerden birbirine sesleniyor. Kültürler ve medeniyetler yüzleşiyor. Dünya çocukları Internet'te aynı oyunlarla oyalanıyor. Büyükler eş zamanlı vizyona giren filmleri izliyor. Dünyanın bir ucunda basılmış kitaplar onlarca dile çevrilerek dünya piyasalarına aynı gün sürülüyor. En son teknolojik buluşlar hızla en ücra köşelere kadar ulaşıyor. Çinlisi de, Pakistanlısı da, İranlısı da aynı restoranlarda yemek yiyor. Her şeyden öte damak zevkleri birleşiyor. Bulunduğumuz yerden, dünyanın diğer ucundaki bir kütüphaneden istediğimiz kitabı seçip okuyabiliyoruz, dünya gazeteleri, dünya televizyonları evimizin içine giriyor. Birkaç tuşla Beyaz Saray'ın gündemini öğrenilebiliyoruz, elbette TBMM'ninkini de. Nüfus hızla arttıkça dünya hızla küçülüyor. Birbiriyle yüzleşen farklı medeniyetler, sık sık kırılma noktaları yaşıyor. Küreselleşmeyle artan ekonomik işbirliği ve tüm değerlerin yerini alan ekonomik çıkarlar, bazen de işe yarıyor ve ülkelerin birbirlerine daha saygılı olmasını sağlıyor, -Napolyon'un yıllar önce söylediği "para, para, para" dünyanın geleceğini yönlendiriyor.- Barış ve huzur görüntüleri silah üreticilerini kaygılandırıyor. Yeni tezler sürülüyor dünya kamuoyuna ve medeniyetler çatışmasından umut duyanlar dini hissiyatları ısıtıp ısıtıp yeniden getiriyor masaya. Farklı inançlara hoşgörü testi uygulanıyor karikatürlerle. Terör dinlerle ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Ve gözler yeniden Mezopotamya'ya çevriliyor. İnsanların ortak atası Sümerlerin temelini attığı yaratılış destanıyla başlayan tek tanrılı dinlerin ortak mitlerine inanan insanoğlunun arasındaki bu din kavgası da neyin nesi diye sorası geliyor insanın ve Ortadoğu kazanı, tıpkı 5000 yıl öncesi Mezopotamya günlerindeki gibi, köpük köpük kabarıyor. Ekranlarda bu kez Ramallah, Batı Şeria; El-Menar Meydanını sis bulutu kaplamış yine, İsrail askerleri sokakları tutmuş, her biri araçların yanlarına siperli, ellerinde ağır makineli tüfekler. Tüfekler hedefini arıyor. Zırhlı araçlara taş fırlatan Filistinli çocuklar. Ekranlarda bir sunucu, operasyonun sonuçlarını açıklıyor, "2000 yılından beri ölen Filistinli sayısı 5063'e ulaştı". Kabil; Afganistan'ın Başkenti, barut kokusu meydanlara sinmiş. Ve Babil'in 40 km ilerisinde, Bağdat'da her gün bir bomba patlıyor, ateşe verilen arabalar ve binalardan masmavi gökyüzüne alevler yükseliyor, orada da sayısız faili meçhul cinayetler rakamlara dönüşüyor. İran.., uranyum zenginleştirme çalışmalarıyla Tahran yönetimi, bölgede gövde gösterileri düzenleme turlarına çıkmış... Mezopotamya Nehirleri, oluk oluk insan kanı akıyor, oraya buraya sıçramış, parçalanmış cesetler torbaların içinde kamyonlara istifleniyor üst üste. Kan kokusu barut kokusuna karışmış ve şiddet akan kanlarla beslenen seller gibi önüne geleni silip süpürüyor. Neyse ki Ankara.., her şeye rağmen iğde kokuyor. Yazı: Hülya Atakan |















