ATLAS LOGO
Nisan 2011
DOĞA
MACERA
ARKEOLOJİ
DÜNYA
KÜLTÜR
GEZİ
ATLAS'TAN
ATLAS'ÇILAR
 
FORUMLAR
* 15. YIL
* Sıfır Yok Oluş
* Ziyaretçi Defteri
* Küresel Isınma
* Ormansızlaşma!
* İnsan Gücüyle
* Sarıkeçililer Yürümeli
HAKAN öGE

Giriş yap
Kullanıcı adınız:
Şifreniz:
Üye olmak için tıklayınız

Atlascilar ’ Okurlardan 
IŞIK ÜLKESİ YOLLARINDA

Dağların çağrısına kulak vermeyi öğrendin mi bir kez, yeni bir yol bulana kadar o ses seni rahat bırakmaz.

Yazı ve Fotoğraflar: Ferah Top

Uzun zamandır çağrısını dinlediğim Fethiye dağlarının, sesine yanıt verme zamanı geldi. Ta ki 2001 yılında Atlas Dergisinde okuduğum Lykia Yolu ile ilgili bir gezi yazısının belleğimde oluşturduğu bu yolculuk düşü, bu yaz gerçeğe dönüştü.

Fethiye'den başlayıp Antalya yakınlarında sona eren 3 bin yıllık Lykia yolu, eski bir ticaret yolu. İÖ 1200 ile 600 yılları arasında yaşadıkları sanılan Lykialılar'ın kökenleri hakkında fazla bilgi yok. Bazı kaynaklar Hititler ile ilişkilendirirken, bazı kaynaklar Ege adalarından gelmiş olabileceğini söylüyor. Lykialılar'ın ana kentlerinin bir çoğu bu yol üzerinde.


Parkur başlangıcı
Kate Clow isimli bir İngiliz kadın tarafından yoğun emek harcanarak ortaya çıkarılan yol, Garanti bankası desteği ile uluslararası standartlarda işaretlenmiş. Üst üste kırmızı beyaz işaretler doğru rotayı gösteriyor, kavşaklarda çizgiler yay şeklinde, sadece kırmızı çarpılar (x) girilmemesi gereken yollar, yerleşim bölgelerinde açıklamalı yön tabelaları var. Yolun tamamı 509 km. ve dünyanın en iyi 50 yürüyüş parkuru sıralamasında 15. sırada. Yol ile ilgili bu kısa bilgiden sonra yola çıkma zamanı geldi sanırım.

18 Haziran 2005 Cumartesi sabahı Özer PAK, Eylem AKGÜN, Naime BUDAK, Erkan FOÇALIOĞLU, Ali TOP ve ben Ferah TOP'tan oluşan 6 kişilik ekibimizle Aydın garajına ulaştığımızda, içimizdeki heyecan sırtımızdaki çantaların ağırlığını hissetmemizi engelliyordu. Fethiye'de bize katılan Esra KOÇ ile ekip 7 kişi oldu. İlk durağımız olan Ölüdeniz'deki Blue Hisar Apart Hotelde bizi Hüseyin Bey karşıladı. Odalarımıza yerleştik, kısa bir havuz ve çay molasının ardından Kaya köye gitmek üzere toplandık.
Kaya Köy Ölüdeniz'e 5 km. uzaklıkta eski bir Rum köyü. İki tarafı çam ormanı ile kaplı yoldan ilerliyoruz, yol üzerindeki sahipsiz armut ağaçlarına selam vermeden olmaz. Armut ziyafeti eşliğinde giriyoruz köye. Sırtını yamaca yaslamış koca köy bomboş, yalnız ve hüzünlü. Eski taş sokaklar, yalnızca dört duvar kalmış eski Rum evleri bir zamanların aşklarını, acılarını, sevinçlerini, kavgalarını fısıldıyor rüzgarın eşliğinde. Mübadelenin acılarına tanık olmuş iki yakanın insanlarının öyküleri gizli duvarlar arasında. Gidenin ve gelenin öyküsü. Yıkık evlerin bahçelerinde sonsuza dek yaşayacakmış gibi heybetli, henüz yemişleri bala dönmemiş incir ağaçlarının kokusunu içimize çeke çeke ilerliyoruz. Yukarıya doğru çıktıkça güne veda etmekte olan güneşin son ışıkları kızıl gölgelerle süslüyor çevreyi. Arkadaki tepenin üstünde ay doğmakta usulca, sessizliğin sesini duyuyorsun, ışıkta, rüzgarda ve kokuda. Eski kilisenin bahçesinde fotoğraf ve dinlenme molası verip, günümüzdeki yerleşim alanına iniyoruz.


Kabak Alınca çıkışı
Kate Clow isimli bir İngiliz kadın tarafından yoğun emek harcanarak ortaya çıkarılan yol, Garanti bankası desteği ile uluslararası standartlarda işaretlenmiş. Üst üste kırmızı beyaz işaretler doğru rotayı gösteriyor, kavşaklarda çizgiler yay şeklinde, sadece kırmızı çarpılar (x) girilmemesi gereken yollar, yerleşim bölgelerinde açıklamalı yön tabelaları var. Yolun tamamı 509 km. ve dünyanın en iyi 50 yürüyüş parkuru sıralamasında 15. sırada. Yol ile ilgili bu kısa bilgiden sonra yola çıkma zamanı geldi sanırım.

18 Haziran 2005 Cumartesi sabahı Özer PAK, Eylem AKGÜN, Naime BUDAK, Erkan FOÇALIOĞLU, Ali TOP ve ben Ferah TOP'tan oluşan 6 kişilik ekibimizle Aydın garajına ulaştığımızda, içimizdeki heyecan sırtımızdaki çantaların ağırlığını hissetmemizi engelliyordu. Fethiye'de bize katılan Esra KOÇ ile ekip 7 kişi oldu. İlk durağımız olan Ölüdeniz'deki Blue Hisar Apart Hotelde bizi Hüseyin Bey karşıladı. Odalarımıza yerleştik, kısa bir havuz ve çay molasının ardından Kaya köye gitmek üzere toplandık.
Kaya Köy Ölüdeniz'e 5 km. uzaklıkta eski bir Rum köyü. İki tarafı çam ormanı ile kaplı yoldan ilerliyoruz, yol üzerindeki sahipsiz armut ağaçlarına selam vermeden olmaz. Armut ziyafeti eşliğinde giriyoruz köye. Sırtını yamaca yaslamış koca köy bomboş, yalnız ve hüzünlü. Eski taş sokaklar, yalnızca dört duvar kalmış eski Rum evleri bir zamanların aşklarını, acılarını, sevinçlerini, kavgalarını fısıldıyor rüzgarın eşliğinde. Mübadelenin acılarına tanık olmuş iki yakanın insanlarının öyküleri gizli duvarlar arasında. Gidenin ve gelenin öyküsü. Yıkık evlerin bahçelerinde sonsuza dek yaşayacakmış gibi heybetli, henüz yemişleri bala dönmemiş incir ağaçlarının kokusunu içimize çeke çeke ilerliyoruz. Yukarıya doğru çıktıkça güne veda etmekte olan güneşin son ışıkları kızıl gölgelerle süslüyor çevreyi. Arkadaki tepenin üstünde ay doğmakta usulca, sessizliğin sesini duyuyorsun, ışıkta, rüzgarda ve kokuda. Eski kilisenin bahçesinde fotoğraf ve dinlenme molası verip, günümüzdeki yerleşim alanına iniyoruz.


Ölüdeniz
Birkaç evin dağınık biçimde yer aldığı Kozağacı mevkiine geldiğimizde, kısa bir mola veriyoruz. Su ihtiyacı için Ali ve Erkan yakındaki bir evden yardım istiyor, ancak elleri boş dönüyorlar. Biraz ileride bir çeşme olduğunu söylemiş evin sahibi, kendileri de suyu buradan sağlıyorlarmış. Saat 12:00 civarı toparlanıp yola koyuluyoruz. Çeşmeye ulaşmak gayretindeyiz karnımız oldukça açıktı Özer, bir bahçe evine yol sormak için giriyor ve bir demet taze soğanla geliyor.
Yol bizi bir dere yatağına indiriyor. 6 yıl dağlarda gezince bitki örtüsünden suya yaklaştığımızı anlıyoruz. Kuru dere yatağında zakkumlar, kavaklar, çınarlar suyun yakınlarında olduğumuzu müjdeliyor. Bir vadiden geçiyoruz. Kış aylarında yağan sağanak yağmurlar sağ tarafımızdaki Babadağ'ın uzantısı olduğunu tahmin ettiğimiz tepenin taşını, toprağını dereye indirmiş, su çekilmiş, geriye çorak milli bir toprak ve taşlık bir dere yatağı kalmış. Dağda oluşan heyelan dik kayalıkları adeta cilalamış. Güneş ışınlarının yansıması kayalardan su akıyor izlenimi yaratıyor. Belki de ben serap görüyorum, derken gürül gürül akan bir oluk çabamızı boşa çıkarmıyor. Elbirliği ile yemek hazırlanıyor. Ton balığı konservesi ana yemek, taze soğan, çorba, çay ne ararsan var. Özerin kamp ocağı oldukça pratik, yine kamp için tasarlanmış minik tencereler, çaydanlık her iş için uygun. Yemekten sonra hedefimiz Kirme. Yol boyu hoş sohbetler ve manzara eşliğinde yolun nasıl geçtiğini anlamıyoruz.
Kirme'ye ulaştığımızda bizi bir sürpriz karşılıyor. Faralya'ya inen yolun başında kocaman bir karadut ağacı dallarını cömertçe önümüze seriyor. Dudaklarımız, dişlerimiz, dilimiz kararıncaya kadar dut yiyoruz. Bir de çardak var gelip geçenler dinlensin diye. Hele kol gibi oluktan akan buz gibi su, tam bir ziyafet yolun sonuna doğru. Kim ki bu ağacı dikti, bu çardağı yaptı, bu suyu getirdi yaşamı su gibi berrak dut gibi bereketli ve huzur dolu olsun. Meyve bahçeleri içinde köy evlerinin gölgeli sokaklarından köylülerle selamlaşarak Faralya'ya doğru ilerliyoruz. Faralya George House (Hasan) pansiyona ulaştığımızda saat 16:30. Asma çardağının altındaki ahşap masayla, bungalovlarla, etrafı çibinliklerle örtülü köşklerle (çardak) ortalıkta dolaşan yaşlısı genci ev halkıyla, turistleriyle sıcak bir mekan burası. Hele kömürlü semaverden yayılan mis gibi taze çay kokusu ve doyasıya içilen çaylar bizi iyice gevşetiyor.

Alınca
Hasan pansiyon Kelebekler Vadisi'nin tam üstünde vadiye hakim, denize inilebilen oldukça dik patikaya pansiyonun bahçesinden geçilerek ulaşılıyor. Kelebekler Vadisi'ne iniş hem çok zor, hem de tehlikeli. Bazı noktalarda iple inmek gerekiyor. Kadınlar göze alamıyoruz, Ali önce niyetleniyor sonra vazgeçiyor. Erkan ve Özer iniyorlar. Yaklaşık 2 saat sonra geri geldiklerinde perişan durumdalar ama başarmanın mutluluğunu yaşıyorlar. Eylem , Naime, Erkan, Özer pansiyonun bahçesine çadır kuracaklar. Esra bungalovda, biz de Ali ile odada kalmaya karar verdik. Akdeniz’in lacivert suları kızıla boyandı, bu manzarayı kaçırmak olmaz. Uçtaki eski çardakta toplanan yerli-yabancı pansiyon sakinleri derin bir sessizlik içinde güneşi uğurluyor.Elinde minik çanı ile dolaşan pansiyoncu kadın bizi akşam yemeğine çağırıyor. Geniş bir salonun ortasına 3 tepsi içinde çeşitli sebze yemekleri, zerde, yoğurt, bal, helva, yufka ekmeğinden oluşan menü tam bir köy sofrası. Değişik ülkelerin doğaya ve sadeliğe sevdalı insanları bir sofra başında bağdaş kurmuş hoş sohbetler eşliğinde yemek yiyoruz. Hepimiz çok mutluyuz özellikle Erkan, sık sık bu güzelliği bana yaşattığınız için size çok teşekkür ederim diyerek memnuniyetini dillendiriyor. Yemeğini bitiren salonun alçak penceresinden balkona atlıyor. Balkon yer minderleri ile döşenmiş. Vadinin diğer yanında yeşillikler arasında evlerin ışıkları, gecenin sessizliğini bozan cır cır böcekleri ve havada mis gibi çiçek kokuları. Kahvelerimizi yudumlarken ertesi günün planını yapıyoruz.

Kelebekler Vadisi
20 Haziran Pazartesi Pansiyonda alınan nefis köy kahvaltısının ardından 8:00'de yola çıkıyoruz. Bugünkü parkurumuz Faralya- Kabak (Gemile Koyu) 8km. Köyün içinden geçerek işaretli yolu buluyoruz. Bir süre patikada ilerleyerek mor ve sarı çiçekler arasında bir düzlüğe çıkıyoruz. Biraz ileride keçi otlatan 3 köylü kızla karşılaşıyoruz. Kızlar bizimle dalga geçiyor, "siz ancak akşama Kabak'a varırsınız" diye. Bir ara işaretleri kaybedip yol arama telaşına düşüyoruz. Neyse ki uzun sürmüyor. Saat 11.30'da köye giriyoruz. Koya inmek için varyant gibi bir patikayı takip ederek yaklaşık yarım saat daha yürüyoruz. Bu gece Kabak koyundaki Turan Kampingde (Ece'nin yeri) konaklayacağız. Burada cep telefonları çekmiyor.
Kabak koyu çam ağaçları arasında birkaç ev ve birkaç kampingin yer aldığı tertemiz denizi ve doğası ile muhteşem bir yer. Arkadaki vadinin dingin yeşili, denizin sonsuz mavisi ve sessizlik. Doğada tatil yapmayı ve iç seslerini dinlemeyi özleyenler için bulunmaz bir mekan. Ece'nin kampı ve diğerlerinden algıladığım bu güzelim kampların newage akımların etkisinde olması. Küreselleşmenin ve modern dünyanın insanı robotlaştıran çarkları arasında kendine yol bulmaya çalışan özellikle genç kuşak için pagan dinleri ve uzak doğu dinlerini kurtuluş yolu olarak belleten bu akımlar, en güzel doğa parçalarını ve alternatif tatil seçeneklerini kullanarak hem ticaret yapıyor, hem de bu akımların gelişmesine destek sağlıyor. Dilerdim ki bu muhteşem güzellikte kendi kültürümüz ve tasavvuf anlayışımızla bütünleşmiş yabancılaşmadan iç dengeleri kurabilmenin yolu açılsın.
Kampın işletmecisi olan Ece Hanım bizi nezaketle karşıladı ve konaklayacağımız dört yanı açık çarşaflarla perdelenmiş, içinde yer yatakları olan şirin sıcak ve temiz bungalovlardaki yerlerimizi gösterdi. Çardaklarda puf puf minderler, dalgaların sesi, taş döşeli patikalar, ağaç evler, rengarenk çiçeklerle bezeli geçitler. Her şey oldukça sade ve doğal görünümde, ama doğal değil. Konakladığımız diğer köy evlerinin gerçeğinden uzak, öykünmenin tezahürü.
Denize girebileceğiz tek yer Kabak koyu. Sürekli denize paralel yürümemize rağmen parkur oldukça yüksekte. Denize iniş bazı yerlerde mümkün değil, bazı yerlerde çok zor. Bugün yürüyüşü özellikle kısa tuttuk, denize girebilelim diye. Deniz sefasının ardından kumsalın hemen arkasında yer alan evin sahipleri çay içmeye davet ettiler. Meşe ağacının atındaki tahta çardakta sohbet ettiğimiz karı koca kendi yetiştirdikleri kavunlardan kesip ikram ediyor. Arazi ve ev başka birine ait bakımını yapıyorlar. Ekip biçmişler, birkaç hayvan edinmişler, çocuklarını okutup yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Mutlu ve uyumlu bir çift, tüm zorluklarına rağmen yaşama sarılmışlar. Kadının özlemi Ege'nin incirlerini dalından koparıp yiyebilmek. Bir yolculuk sırasında otobüsün camından gördüğü incirler aklına takılıp kalmış.
Kampa dönerken bir gün önce Faralya'da karşılaştığız 2 erkek 1 kız gençler bu gün deniz kenarına çadır kurmuş, onlara rastlıyoruz. Akşam yemeği asmanın altındaki masada tüm kamp misafirleri ile birlikte, mistik Hint müziği eşliğine yeniyor. Mönüde sebze çorbası, ev eriştesi, kızartma ve karpuz var. Yemekten sonra en güzel manzaralı çardağa yerleşiyoruz. Bizimle oturan birkaç turist bir süre sonra mekanı tamamen bize bıraktıklarında sohbet iyiden iyiye koyulaşmış, gecenin dinginliğinde yorgunluk atılmış, çay servisi başlamıştı. Deniz dalgalarıyla şarkısını söylerken, ay ışığını karşı tepelere yansıttı, birazdan yükselecek.Bu anı görüntülemek için makinelerin sehpası kuruldu, nefesler tutuldu ve ayın doğuşu...... Olağanüstü bir atmosfer, o anda kim ne hissetti, kim neleri düşledi bilemiyorum ama, yaşanmaya değerdi. Güneş doğana kadar orada kalabiliriz. Gecenin güzelliğinden kendimiz alamıyoruz ama yarınki parkurumuz zorlu, dinlenmeye ihtiyacımız var .

21 Haziran Salı kampta hafif bir kahvaltı yaparak 7:45'de yola çıkıyoruz. Kabak- Alınca- Boğaziçi(Yediburunlar/Gey) parkurunu yürüyeceğiz. Yaklaşık 20 km. yolumuz var. Yol vadide harika bir patika. Ağaçların oluşturduğu bir tünel adeta. Patikanın yanı dere ama kuru, su sesini hayal ederek yürüyorum. Sabah saatleri yürüyüşün en keyifli anları, hava serin bedenler dinç henüz. Biraz sonra sıcak bastıracak, yorgunlukla birlikte enerjimiz azalacak. Haziran ayı olmasına rağmen çok bunalmıyoruz. Bu yürüyüşe kendimizi çok fazla hazırlamanın etkisi mi, denizden gelen hafif meltemin serinliğimi bilmem, iyi yürüyoruz. Köylüler bu mevsimde kimse bu yolu yürümez siz geç kalmışsınız diyorlar. Parkur 750 mt. kadar oldukça dik çıkış. Patikanın güzelliği ve yolun kıvrımı ile yokuşu çok zorlanmadan geçiyoruz. Yol boyunca sandal ağaçları çıkıyor önümüze Ege'de sıkça gördüğümüz bu ağaçların bu mevsimde yaprak dökmesi ilginç geliyor. Yer yer sonbaharı anımsatan sarı yapraklar arasında ilerliyoruz. Geride kalan Kabak vadisine ve yeşillikler arasında sessizce yatan denize hoşçakal deyip, düze çıkıyoruz.
Alınca'ya doğru devam eden işaretleri takip ederek 10:45'de yol üzerindeki Ergün Ercanın evinin bahçesindeki sarnıçtan su ikmali yapıp çay molası veriyoruz. Ergün'ün eşi Sadike, oğlu Sinan ürkek ve sıcak insanlar. Kendilerinden söz ediyorlar. Buralarda yaşam zor, biraz zeytin, birkaç keçi. Şikayet etme değil onların ki halleşiyorlar. Oysa her şey ortada, yoksulluk her anlamda hissediliyor. 15-20 km. geride bıraktığımız Ölüdeniz sahilinin ışıltılı dünyası buralara çok uzak. Bu bölgede su yok. Bundan sonra su ihtiyacımızı ya sarnıçlardan ya da kuyulardan karşılayacağız. Yol zamanı deyip toparlanıyoruz.
Manzaralar harika, aşağıda denizi yararcasına iniveren yemyeşil kara parçaları vahşi görüntüler oluşturuyor. Deniz mavi midir, yeşil midir, lacivert midir, beyaz mıdır? Bilmem. İçinden geçmeye görsün bir ışık demeti suyun, gökkuşağının 7 rengine dönüşmez mi? Geçen gün Faralya'da kızıldı, dün gece Kabak'ta lacivert, bu gün turkuaz, bakarsın yarında beyaz. Alınca'ya ulaştığımızda köylülerden yufka ekmeği alıyoruz, biraz ileride bahçeden soğan toplayıp veren teyzenin ilginç sohbeti yol boyunca espri konusu oluyor. Köylüler birbirine seslenirken voyn diye sesleniyor. Hey, bre, baksana gibi bir şey. Sigaramız kalmadı, telefon yok, 4 gündür gazete okumuyor, televizyon izlemiyoruz. Yemek üstüne bir cigara ne iyi giderdi derken bir kamyonet stabilize yoldan yokuşa tırmanıyor. Durdurup hem sarnıcın yerini soruyor hem de sigara istiyoruz. Adam önce bir, sonra iki, üç derken siz paketi alın diyor. Buralardaki mahrumiyeti bilen biri belli ki. Saat 12:45'de Boğaziçi(Avlan) mevkiine ulaştığımızda eski taş sarnıcın başında yemek molası veriyoruz.
Bundan sonraki hedefimiz Yediburunlar (Gey). Yol, deniz ve biz. Ve bir de tepemizde sarı sıcak. Kendi düşen ağlamaz, ne etmeye geldiniz Haziran sıcağında dağlara demeyin her şeye rağmen mutluyuz. Grupta yardımlaşma, paylaşım, uyum mükemmel. Saat 16:45'de Yediburunlar (Gey) köyündeki Muhtar Bayram Bey'in ev pansiyonuna ulaşıyoruz.
Evin kadınları hayatın altındaki en serin köşeye oturmuş komşuları ile birlikte tütün diziyorlar. Selamlaşıp, yorgun bedenlerimizi bahçedeki masanın etrafına dizili kanepelere bırakıyoruz. Geleceğimizi biliyorlar, evin kızları tütün dizmeyi bırakıp, bizimle ilgileniyor. Ocağa hemen çay koyuyorlar. Bu köyde de su yok. Ancak muhtarın evi aynı zamanda köyün tek turistik tesisi. Köy susuz ama neyse ki muhtarın su deposu var. Duş sorun olmuyor. 2 duş, 2 tuvalet yapmışlar konuklar için. Duşlarımızı alıp, kirli çamaşırlarımızı leğenin içinde dökme su ve zeytinyağlı sabunla yıkıyoruz.
Günlük cip safari yapan gruplara öğle yemeği veriyorlar. Bazen de bahar aylarında bizim gibi trekking yapan gruplar konaklıyor. Bayram beyin kızları Nuray ve Nurgül işi ele almış, anneleri Ayşe hanım da, köylerde çeşitli işlerde kullanılan, kolan denilen bir tür sağlam ip örgüyü turistik hale getirmiş saç bandı, kemer, bilezik olarak örüyor. Bir de kilim tezgahı var, birbirinden güzel kilimler dokuyor. İki katlı eski köy evi bir takım eklemelerle genişletilmiş. Tamamı ahşaptan yapılmış geniş bir salondan ibaret , dut ağacının altında ağaç ev gibi duran çıkma bölümde yan yana serilmiş yer yatakları var, burayı kadınlara alıyoruz. Evin diğer bir odası (muhtemelen kışın misafir odası olarak kullanılıyor) erkeklere kalıyor. Onlar da yer yataklarında sıralanıp yatacaklar.

Akşam yemeğine kadar bir hayli zaman var. Telefonlar Kabak'tan beri çekmiyor. Köyün en uç noktasında Semra'nın evinin yanında çekebileceğini söylüyorlar. Hem köyü keşfetmek hem de şansımızı denemek için çıkıyoruz. Yol bizi tütün tarlalarına götürüyor. Bin bir zahmetle oluşturulmuş bu küçük küçük toprak parçalarında taraçalamaya benzer çalışma yapılmış, tarladan çıkan taşla duvar örülmüş ve beyaz badana ile boyanmış. Arkada alabildiğince görkemi ile mavi enginlik. Patika yolda ilerliyoruz. Biraz önce muhtarın evinde tütün dizen bir kadın bahçe duvarına yaklaşıp laf atıyor, ayak üstü laflıyoruz. Patika bizi Semra'nın evine götürüyor. Köylüler böyle söylüyor "Semra'nın evi"... Ev değil kartal yuvası adeta. Dimdik bir vadinin tepesinde Yediburunlar'da bir koya hakim taş bir yapı. Kapıdaki kangal havlayınca Semra'nın eşi Leon dışarı çıkıyor ve bizi içeri davet ediyor.
Ortancalar, fesleğenler, menekşelerle renklenmiş taş sofadan salona geçiyoruz. Salondaki Türk mimarisinin ve el sanatlarının zarifliği ev sahipleriyle bütünleşiyor. Cumba tarzında yapılmış oturma köşesindeki makat kaneviçelerle süslü. Perdeler karanfil motifli, kumaş boyama tekniği ile yapılmış. Ceviz büfe ve anneannelerimizin kullandığı aslan pençeli ayakları olan ceviz yemek masası ve sandalyeler, yerdeki kilim, köşelere yerleştirilmiş iğne oyalı, dantelli süslemeler. Salonun bir köşesindeki kitaplık, bilgisayar, dergiler. İnsana huzur veren bu ortam eski değerlerini dışlamadan bu güne uyum sağlayabilmenin en güzel örneği.
Semra Hanım bizi üst kata davet ediyor odaları gezdiriyor. Çocukluğuma gidiyorum. Eskiden düğünlerde gelin evi yerleştirmeye gidilirdi. Ben de çocuk merakıyla büyüklerin peşine takılır yapılanları meraklı gözlerle izlerdim. Dantel perdeler, ipekli yorgana geçirilmiş kaneviçe işli yorgan kapağı, karyola eteği, ceviz başlıklı karyolası, elbise dolabıyla gelin odası özeninde. Semra Hanım bu evi pansiyon olarak kullanmayı düşünüyor. Turistler geleneklerimizi tanısın istiyorum diyor.

Parkur sonu
Tekrar salona indiğimizde Leon türk usulü çay demleyip ince belli bardaklarda servis yapıyor. Çaylar içilirken sohbet ilerliyor. Semra hamın gözlerinde mütevazı bir ışıltıyla el işlerini kendisinin yaptığını tüm mobilyayı ablası ile birlikte İzmir'deki ikinci el eşya satan dükkanlardan aldığını ve eşi Leon'un Güney Afrikalı bir mimar olduğunu anlatıyor. Yıllar önce üyesi olduğu Dağcılık Klübü ile yürüyüş yaparken keşfetmiş burayı ve hayalını gerçekleştirmiş. Pencerelerden görünen zümrüt gibi parlayan koyun ve karşıdaki burnun ihtişamı gizemli, vahşi, ve şiirsel. Rüzgarın ıslığı bu manzarayı tamamlayan doğal bir müzik oluşturuyor. Kimsenin kalkmaya niyeti yok. Öyle, efsunlanmış gibi oturuyoruz. Akşam olmak üzere kalkıyoruz. Bizi kapıya kadar geçiriyorlar.
Geri dönüş yolunda telefon aklımıza geliyor,deniyoruz çekmiyor.

Muhtarın evine geri döndüğümüzde yemekler hazır. İki genç kızın elinden çıkmış köy yemekleri harika. Yemekten sonra, erkek arkadaşlar Fethiye'den dönen Bayram Bey ile asmanın altında oturmuş günlük şeylerden sözediyorlar. Esra çok yorgun beni çayda kaldırın deyip yatmaya çıkıyor. Eylem, Naime ve ben kızlarla konuşuyoruz, yarınki yol için haritayı inceliyoruz. Bayram Bey'in minibüsü var. Fazla eşyalarımızı karayolundan yürüyüşün bitiş noktasına götürecek, biz de rahat yürüyeceğiz. Yatma zamanı, erken kalkılacak. 6:00 yürüyüş boyunca rutin kalkış saatimiz.

22 Haziran Çarşamba. Nuray 5:00'de kalkıp kahvaltımızı hazırlamış. Ev yapımı reçeller, bol yağlı kekikli yeşil zeytin, yufka ekmeği ile iştahlı bir kahvaltının ardından öğle yemeği için yufka ekmeklerimizi alıp saat 7:45'de yola çıkıyoruz. Bu günkü parkurumuz Yediburunlar (Boğaziçi muhtaralığı ) - Bel Gavurağılı 16km.'lik bir parkur. Sabah enerjisi ile, tütün tarlalarının arasından, çam ormanlarındaki patikalardan, denizin kokusu, rüzgarın sesi eşliğinde 6 km. yolu 2 saatte alarak 9:45'de Bel'e ulaştık. Koca çınarın altında soluklanıp, caminin bahçesinden su almak için mola verdiğimizde, yan taraftaki evden çaya davet geldi. Önce buz gibi ayran, ardından tavşankanı çaylar içilerek sıcak kanlı ev sahiplerinden köy hakkında anlattıklarını dinledik.
Bugün oldukça sıcak yolun Bel'den sonraki bölümü sıkıcı, derken yol orasında bir kuyu çıkıyor karşımıza. Özer su çekiyor, buz gibi tatlı bir su. Kana kana içip, elimizi yüzümüzü yıkıyoruz. Burada manzara değişiyor aşağıda vadi yemyeşil, yol patikaya dönüyor. Bir süre sonra Belceğiz mevkiindeyiz. Keçi sürüsünün başında iki köylü ile selamlaşıp meşe ağacının altında öğle yemeği molası veriyoruz. Eski bağ evinin bahçesinde sarnıç var, ama su ihtiyacımız yok. Bu son öğle yemeğimiz neyimiz var neyimiz yok döküyoruz sofraya, yanı başımızdaki armut ağacından yemek üstü meyvelerimiz de hazır. Çoban bir süre sonra bir haftalık bir keçiyi kucaklayıp yanımıza geliyor. Keçiciğin sevimli hareketleri, oyunları neşemize neşe katıyor. Naime güneşte tişörtünü kurutuyor, Esra minik keçi yavrusunu bağrına basıp bir bebek gibi sevip okşuyor, yavru keçi elden ele dolaşmaktan şımarıp hoplayıp zıplıyor. Bu kadar eğlence ve mola yeter. Ha gayret deyip kalkıyoruz.
Yolun bundan sonraki bölümü dik iniş ve taşlık. Deniz karşımızda sonsuzluğu çağrıştırıyor. Dikkatli olmak zorundayız yanlış atılan bir adım kaymamıza neden oluyor, ara ara durup manzarayı izliyoruz. İşaretleri takip ediyoruz kah iniş, kah çıkış derken bir kıvrımı dönünce karşımızda tüm görkemiyle Patara sahili çıkıyor. Çıkıyor dedimse tepeden görüyoruz, henüz çok yüksekteyiz, Patara'ya bir hayli yol var ama Gavurağılı'na varmamıza az kaldı galiba. Güzel bir patikadan ilerleyen yol bizi saat 15:15'de hedefimize ulaştırıyor.
Bir tatil beldesi beklerken görkemli birkaç evin yer aldığı deniz kenarında yeşillik bir düzlüğe iniyoruz. Ve evet telefonlar çekmeye başladı. Bir süre hem dinlenip, hem de bizi arayanları daha fazla merakta bırakmamak için gerekli görüşmeleri yapıyoruz. Muhtar Bayram Bey gelmiş, arabamız hazır. Yol planımızda yer alan Gavurağılı-Patara yürüyüşünü iptal ettik. Bu aradaki parkur çoğu zaman asfalt yola iniyor ve seraların arasından güneşin altında ilerlemek zorundayız. Araca binip, Letoon'a doğru yola çıkıyoruz. Antik kenti gezip, yol üzerindeki bir tesiste çay molası veriyoruz. O gece Kalkan'da kalmayı planlıyoruz, ancak Kalkan çok kalabalık ve boğucu. O kadar dağ, bayır, köy, gezip doğayla baş başa olduktan sonra bu dinginliği bozmak istemiyoruz. Burada ilk vedalaşan Esra oluyor, biz de Fethiye'ye geri dönüyoruz.
Söke'den yola çıkarken hissettiğimiz heyecan yerini, harika bir yürüyüş programının belleklerimizde ve ruhumuzda bıraktığı hoş duygulara bırakıyor. Yeni parkurlarda görüşmek dileğiyle, IŞIK ÜLKESİ LYKİA yolcularına yol boyunca gösterdikleri, uyum, anlayış ve dayanışma için teşekkürlerimi ve sevgilerimi iletiyorum. Ayrıca yol hakkında bilgilerini bizden esirgemeyen, bu yolun tanıtımında çok emek vermiş Ersin Demirel ve Özkan Bey'e, internet sitelerinde Lykia Yolculuğu deneyimlerini aktaran bilgi kaynaklarına da teşekkür ediyorum.


07.07.2005/SÖKE

EDİTÖRÜN NOTU
İnsanın bir masumiyet çağı olduğuna inanıyorum. Sonra, insanın özünün iyi olduğunu düşünüyorum. Boş bir iyimserlik değil bu hislerim. Başlangıcımızın böyle olduğunu gözlerimle görebileceğim yerlere gidiyorum.
FOTOĞRAF SERGİSİ
Dersim Dört Dağ İçinde
ABONELİK
HASANKEYF'E SADAKAT
Sıfır Yokoluş Gezileri
[ DOĞA | MACERA | ARKEOLOJİ | FOTOĞRAF | KÜLTÜR | GEZİ | DERGİ ]
[ ATLAS'LAR | ATLAS'TAN | ATLAS'ÇILAR | TÜRKİYE HAR. | ANA SAYFA ]
 
[ Gizlilik Politikamız | Bize Ulaşın | Künye ]
[ İş Fırsatları | Dergi Abonelik ]
© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.
Bu bir Doğan Burda Digital servisidir.
Imperia ile tasarlanmıştır.