|
Yazı: Ayca van Ingen Schenau
Yaşıtı birçok Yunanlı gibi İngiltere'de okuyor, Paskalya tatili için eve döndüğü için bir hayli heyecanlı. Saat gece yarısını geçince havaalanından şehre giden otobüs yola çıkıyor ve gecenin birinde Atina'da trafiğin tıkandığına şahit oluyoruz. Syntagma Meydanı'ndan otele doğru yürüyoruz, saat bir buçuk olmuş, sokaklar dolu ve insanlar dışarıda. Çeşit çeşit gürültüler geliyor kulağımıza, otelin aşağısındaki sokağı kazıyorlar, bir de diskotek var arka tarafta galiba, ayrıca bunlara trafik ve kornalar da eklenince ne çeşit bir gürültü kirliliğine maruz kaldığımız belli oluyor, otelin gürültü yalıtımı vız gelip tırıs geçiyor, en güzel çözüm kulak tıkaçları.. Kahvaltıda peynirli börek.. Ertesi sabah köşedeki kafeden ıspanaklı ve peynirli börek eşliğinde kahvaltı ediyoruz, işin ilginci peynirli böreğe "peynirli" demeleri..Sonra Syntagma'ya Parlementoya gidiyoruz. Parlementoyu bekleyen ponponlu ayakkabılı, püsküllü şapkalı ve bir tür kilt ve ponponlu ayakkabılar giyen askerlerin nöbet değişimini seyrediyoruz. Ellerinde tüfekleri ile birbirlerine simetrik bir şekilde yürüyerek sanki bir gösteri yapıyorlar. Turistler yanlarında fotoğraf çektirip bazen onları güldürmeye çalışsa da onlar vakur bakışlarını koruyor tek bir yüz kasını bile oynatmamayı başarıyorlar.
Kolonaki Atina'nın en şık semti. Designer butikleri, Yunan ve yabancı modacıların mağazaları hep bu muhitte. Alışveriş çılgını yunanlılar yorucu bir cumartesinin sonunda soluğu muhitin tuzlu kafelerinde alıyor, felaket piyasa yapıyorlar. Güzel giyinmek moda bağımlısı birçok Yunanlı için nerede ise bir hastalık durumu.
Lykavitos..
Bu muhitten kalkan minik araç vasıtası ile 'Kurtlar tepesi' anlamına gelen Lykavitos tepesine çıkıyoruz. Burası tüm Atina'ya hakim. Bugün kurt ulumalarının yerini trafik gürültüsü almış, buradan tüm trafik tıkanıklıklarını gözlemlemek mümkün. Çok uzakta deniz ve adalar görünüyor ve tabii ki muhteşem Akropol de...
Plaka
Osmanlı döneminde birtek burası varmış. Bilhassa Akropol'ün hemen altındaki mahalle Atina'nın istisnasız en güzel mahallesi. Minicik sokakları, cumbalı evleri ile esasında duygusal bir şehirde olduğumuzu hatırlatıyor. Atina hırçın ve gururlu bir serseri gibi. Bizi kendinden uzak tutmaya çalışıyor çirkin yönlerini göstererek, trafik, gürültü. Bu eski mahallelere gelince de sanki onun kalbine ulaşıyoruz, esasında ne kadar şirin, hafifmeşrep ve alımlı olduğunu keşfediyoruz. Daha aşağıda Roman Agorası var. Suriyeli bir astronomun yatırdığı gizemli "Rüzgar kulesi" zamanında su ve rüzgarla ilgili deneylerde kullanılmış. Tabii ki yeraltı suları da var Atina'da. Şehir kurulduğu zaman denir ki Yunan Tanrıları şehre en güzel hediyeyi vermek için yarışmışlar. Poseidon yeraltı suları hediye etmiş, Athena zeytin ağacını. Athena kazanmış yarışmayı, kim bilir bugün Atina'nın en olmadık yerlerinde zeytin ağacı bitmesinin nedeni de budur.Kulenin biraz ilerisinde Fethiye camisi var, Fatih Sultan Mehmet için yapılmış. Hemen yanındaki Roma Agorasında ayakta kalan son dört sütun ise Agora'nın giriş kapısıymış bir zamanlar. Akropolis... Uzaktan görünümü bile yürekleri kıpır kıpır eden Akropol tepesine çıkmak, oradan Atina'yı seyretmek yüzyıllar öncesine gitmek daha önce buradan şehri seyretmiş liderler gibi bir ölümsüzlük hissi çağrıştırıyor insan ruhunda. Atina'nın ortasında bir dev gibi yükselen, gözden bir an bile saklanmayan Akropolis'in tek kapısı var o da bir Fransız arkeolog tarafından keşfedilmiş. Akropol'ün biricik süsleri Athene tapınağı, Erechteum ve tabii ki Parthenon. Zamanının dev tapınağı, Isadan önce dördüncü yüzyılda yapılmış olan Parthenon sırası ile Kilise ve Cami olarak kullanılmış. İki yönlü olarak yanlarda 17 kolonun taşıdığı tapınak mükemmel kelimesinin maddeye dönüşmüş hali sanki. 159.5 metre boyunca içini süsleyen renkli resimler eski savaşları gösteriyormuş. 1687'deki patlamadan sonra ne kaldı ise akropol müzesinde sergileniyor. Bu müzedeki en etkileyici parçalar kesinlikle Erechteum'un bakireleri. Sütun yerine kullanılan bu heykellerden bir tanesi İngiltere'ye kaçırılmış, geri kalanları yine akropol müzesinde görülebilir. Akşam yemeği için Plaka'yı tercih edince yoldan geçerken çekiştirilip neredeyse zorla lokantalara sokulmaya çalışınca hiç de böyle bir çaba göstermeyen O Damigos'u tercih ediyorum. Burası bir evin bodrumunda kurulmuş ve Plaka'nın en eski lokantalarından. Önünde bir terası yok, zaten yazın kapalı. Nezih bir aile müessesesi olarak tanımlanabilecek bu lokantada mezeler fava, fasulye salatası, zeytinler, kızarmış peynir, balık çeşitleri ve taze kızarmış patatesler ağız sulandırıyor tek kelimeyle.
Dianysos
Akropol'den çıkıp Dianysos tiyatrosuna gitmek için geniş bir yoldan geçiyoruz. Adı üzerinde Dianysos yani şarap tanrısı için düzenlenen festivalin alanı burası. O zaman erkekler keçi derisi giysiler giyip, şarkılar söyleyerek ve dans ederek bu konuda yarışmalara katılırlarmış. Günümüz tiyatrosunun köklerini oluşturan bu geleneğin sergilendiği tiyatrodan pek az birşey kalmış günümüze. Önlerdeki güzel koltuklar dönemin VIP'leri olan rahipler ve yöneticilere aitmiş. Yakınında bulunan Lysicrates anıtının yanındaki terasta verilecek bir mola, tüm yorgunluğumuzu alıyor. Yerek halk arasında tutulan bu kafede pazar günleri yakındaki kilisenin cemaati ve papazları ile gelip piyasa yaptığını görmek dinin modern Yunanistan'da ne kadar önemli olduğunu ispatlıyor. Akropol'ün altında bulunan, Plaka'ya doğru uzanan mahalle kesinlikle Atina'nın en güzel mahallesi. Pastel renkli cumbalı evleri, sardunyaları ve taş sokakları ile sanki Atina gibi bir metropol değil de bir Ege köyü izlenimi bırakıyor. Atina'daki tüm ören yerleri Olimpiyatlar vesilesiyle, yaya yolları ile birbirine bağlandı. Yolun geçtiği yerlerde kafeler açılıyor ve bu kafeler turistler kadar yerli gençliğin ilgisini çekiyor. Atinalılar ilk defa trafik gürültüsü ve kokusu olmadan şehrin güzelliklerinin tadını çıkarıyor, ezilme tehlikesi olmadan sabahlara kadar sokaklarda dolaşıyorlar. Lysicrates anıtından bugün ardında sadece dev sütunlar bırakmış Zeus tapınağına ulaşıyoruz. Hadrian kapısı ile Lysicrates anıtı arasında geçtiğimiz yola Tripod yolu deniyormuş, Dianysos tiyatro yarışmalarının anısına. Yani biraz önce yürüdüğümüz yol tarihi bir artistler yolu. Ark'ın kuzeybatı kısmında 'Burası Atina, Thesos'un şehri' yazar, öteki tarafında ise inadına 'Burası Hadrian'ın şehridir Thesos'un değil' yazılıdır. Tapınak İsa'dan sonra birinci yüzyılda yapılmaya başlandıktan tam yedi yüz yıl sonra tamamlanmış dev bir anıt. Sütunlardan bir tanesi devrilmiş yatıyor zamana 'sen kazandın' der gibi. Arkada görülen Akropol manzarası ile birleşen görüntü bu şehrin bir zamanlar ne kadar görkemli öldüğünü ispatlıyor. Tapınağın etrafında eskiden hamamlar varmış, fakat daha gün ışığına çıkmış değil.
Şehrin ortasında Milli Park
Monastıraki
Pazar günleri Monastıraki'de bit pazarı kurulur. Antikalar, turistik eşyalar ve bir sürü ıvır zıvır alıcı bulur burada. Yanyana dükkanları, askılarla dükkanların dışını kaplayan giysiler, esnaf lokantaları, börekçileri ve insanlarla omuz omuza yürümek İzmir'in Kemeraltısı'nı hatırlatır bilenlere. Monastıraki, gece dışarı çıkmak için de ideal bir muhit. Plaka'yı turistlere kaptıran yerel halk bilhassa hafta sonlarında bu semti tercih ediyor. Hatta diyorlar ki şehirdeki mekanlar kepenkleri kapatırken gece Monastıraki'de yeni başlıyormuş. Sayısız restoran ve barları ile Monastıraki kesinlikle Atina'nın yükselen yıldızı.
Atina'nın en kalabalık caddelerinden Omolia'nın kuzeyinde bulunan Arkeoloji Müzesi yer alıyor. Bu müzede Helenistik ve Roma devrine ait bir çok değerli eser sergileniyor. Bilhassa Pan'a terliği ile dersini veren Afrodit heykeli ilginç bir parça. Atina'da son gün batımı Ertesi gün eve dönüyoruz. Mükemmel manzara için, gün batımında Areopagus Tepesi'ne çıkılır, Akropolis arkaya alınır. Gün batımı ışıkları yeni yanmaya başlayan şehirden, bu noktadan çok güzel seyredilir. Ve son gün batımı yıllarca akıllardan çıkmaz. |
















