|
Yazı ve fotoğraflar: Mehmet Kara
Geceden uykusuzum bir aylık tasarımımın son günündeyim sabah saat 4'te kalktığımda 2 saat uyuyabildiğimi fark ediyorum.Dört senedir beraber olduğum ve mezun olan arkadaşlarım uykularının en tatlı yerindeler.Onları bir daha göremeyeceğimi bilerek sessizce yeni bisikletimi sırtlayarak kapıya çıkıyorum. Nizamiye memurunun şaşkın bakışları altında pedala basıyorum.Hava buz gibi.Yeleğimin sol cebinden biraz kavrulmuş mısır atıyorum ağzıma şehrin merkezinden çıkıp batıya doğru ilerlerken her zaman otobüsle gelip gittiğim bu yollardan bisikletle gitmenin bir garipliği var içimde.Güneş arkamdan yavaş yavaş doğarken Palandökenlerin henüz erimemiş karlarını aydınlatıyor.Hemen önümde yol kenarında beni bekleyen çoban köpeklerini görünce göz göze geliyoruz,bir müddet bakıştıktan sonra zararsız olduğumu anlayınca birşey demiyorlar yoluma koyuluyorum.Taşlı güney köyüne vardığımda 1,5 saat geçmiş.
"bir çay daha vereyim mi abi" "ver" diyorum.Öğleden sonra saat 2 gibi belediyeye gidiyorum.Belediye çalışanlarının kafalarında sorular,gözlerinde şaşkın bakışlar var: "Nereden geliyomuş?" "Erzurum'dan" "Nereye gidiyormuş? "Maraş'a" "bununla mı(bisikleti gösteriyor) Niye otobüs bulamamış mı? İmkânı yok gidemez.
Çirişli mevkiine vardığımda bir tabela ile karşılaşıyorum 45 derecelik bir eğime bir araba koyulmuş.Altında da 6 km yazıyor.Biter diyerekten yola koyuluyorum.Bisiklet elimde karşı ufuktaki yamaçtan minicik görülen arabalar aşağıya iniyor.Akşama Bingöl'e yetişmem gerek.Tırmanıyorum sağ tarafım derin bir uçurum tabanından kudurmuş bir dere akıyor.Tırmanmaya devam.Bu arada manzaralar önümde sıralanıyor,yorgunluktan bitkin bir vaziyette fotoğraf makinemi çıkarıp birkaç fotoğraf çekiyorum.Bir müddet sonra 10 dakika yürüyüp 15 dakika oturmaya başlıyorum.Yorgunluğum ve uykusuzluğum had safhada,bir ara düşünüyorum yorgunluktan ölen olmuş mu diye-yok-o halde devam nihayet bir tabela gözüküyor:Rakım 2754. Bisiklete atlayarak saatte 70 km hızla aşağıya iniyorum.Güneş batmak üzere Karlıova'ya 15 km var.Dört ırmağın dört koldan gelip birleştiği dörtyol köyüne vardığımda yol kenarındaki oturanlara: "Bu gece burada kalabileceğim bir yer var mı?" diye soruyorum "İşte benim burası var" diye içeriyi gösteriyor.Bisikleti içeriye bırakıp kapının önüne geçiyorum. Hemen bir çay getiriyorlar.Bütün bakışlar üzerimde aynı soruları soruyorlar "Nerden geliyorsun"-Erzurum'dan.önce inanmıyorlar ciddi miyim alay mı ediyorum diye beni biraz sınıyorlar.Sonra ciddi olduğumu anlayınca bu garip yolcuyla iyi bir muhabbeti başlatıyorlar.Kendi aralarında zaman zaman Zazaca konuşuyorlar ama benimle temiz bir Türkçe'yle konuşuyorlar.Dükkan sahibiyle sıkı bir pazarlık edip sıcak bir banyo yapıyor bol acılı bir yemek yiyorum.Anlıyorum ki burası kamyoncuların gecelemeleri için yapılmış yolcu hanı gibi bir yer.Muhabbet akşam geç saatlere kadar sürüyor.Gözlerimden uyku akıyor,ben yatağa uzanıyorum sonra gözlerimi bir açıyorum saat 12.30 başımda ışık ve yoğun bir sigara dumanı önümde televizyon gürültüsü arkamda birkaç yabancı yüksek sesle zazaca konuşuyorlar uyumaya çalışıyorum olmuyor,kalkıyorum "Abi rahatsız ettiysek kusura bakma" "Yok.Benim de zaten uykum yok...
Karlıova esnafı kepenklerini yeni yeni kaldırırken şehre giriyorum.İlçe merkezinin meydanında sağlı sollu bir çok kahvehane var ve önlerine kaldırım boyunca iskemle dizilmiş.Fakat ben lokanta arıyorum,bu kez koyu ama soğuk bir çorba içtikten sonra ilçe emniyet amirliğinin misafirliğine giderek-uzaktan geldim uykusuzum-diyorum.1 saat olmadan bir hemşerimi bulmuşlar beni uyandırıyor.Tatlı bir sohbetten sonra çantama azık koyup beni uğurluyor.Yoldaki bir çok araç sahibi beni turist sanıp selektör yakıyor veya el sallıyorlar,hepsine başımı eğerek cevap veriyorum.Dağ çayı kekik kokuları arasında yoluma devam ederken güneş girmeyen derin ve serin vadilerden geçiyorum.Yer ile göğün birleştiği bir yaylaya ulaştığımda mataramdaki su bitmek üzere.Yerden kaynayarak çıkan bir pınar ve yanında mor koyunları ve kalın keçesiyle bir çobanla karşılaşıyorum.Selam vererek duruyorum.Suyumu doldurarak nereli olduğunu soruyorum. "Elazığ-Palu" diyor.Biraz daha konuşunca Türkçe'yi tam konuşamadığını anlıyorum.Koyunlarıyla birlikte birkaç fotoğrafını çekip ayrılıyorum.Çevremdeki güzelliklere hayran bir biçimde nereden güzel bir fotoğraf yakalayabilirim diye salına salına gidiyorum.Jandarma kontrollerinden serbest şekilde geçiyorum. Biraz ilerde karşımdan yüzleri mumya gibi sarılı yalnız gözleri görünen at sırtında savaşçı İskit kadınlarına benzeyen kadınlar geliyor.İlerdeki köyden çıktıklarını gördüğümde su doldurma bahanesiyle köye dalıyorum.Köy çocukları hemen etrafıma doluşuyor.Bu kadınların bu şekilde nereye gittiklerini sorduğumda,koyun sürülerinin sütünü sağmak için yaylaya çıktıklarını öğreniyorum.Fotoğraf çekmek istiyorum ama izin vermiyor kaçıyorlar.Yolum uzun az gidip uz gidiyor dere tepe düz gidiyorum.Güneş tepemde açım ve yorgunum yol kenarında gördüğüm bir köye giriyorum.Köy sakinleri genellikle kadın,gelen bu bisikletli ve gizemli yabancıyı gözlüyorlar.Etrafımda dolaşan meraklı çocuklardan birine "Babası ev de olan var mı?"diye soruyorum. Bir tanesi "Benim babam evde" diyor. "O halde beni sizin eve götür" diyorum. Eve geldiğimde beni gül yüzlü bir kadın karşılıyor.Cesaretimi toplayıp: "Uzaktan geliyorum yorgunum ve birazda açım misafir kabul eder misiniz?" diye soruyorum "Tabi ne demek gel buyur" diyor. Bitişik evdeki birkaç kadın ve kız bana baktıktan sonra kulaklarına fısıldaşıp gülüşüyorlar.Ardından çocuğun babası geliyor.Yolcu ve misafir olduğum için tanışıp kaynaşma kolay oluyor.Memleket meseleleri üzerine sohbetimiz devam ederken yemeğimiz geliyor.Şükranlarımı ve minnettarlığımı sunarak yola devam ediyorum.Yollar sıcak,yollar uzun yollar zahmetli.Ben var gücümle pedallara asılıyorum aşağıya doğru inerken Çobantaşı köyünün aşağısında sağ tarafta derin bir uçurum dikkatimi çekiyor.Yaklaşık bin metre aşağıda bir ırmak çağıldıyor.Bu Fırat.En bariz şekilde vücut bularak aktığı yer burası.Bisikleti sağa çekerek hasret ve özlemle bakıyorum köpüren sularına,çünkü kollarım yanmış sırtım ter içinde.Akşama Bingöl'de olmam gerek.Yola çıkıyorum bir süre daha Muş yolu ayrımına kadar Fırat yoldaşım oluyor.Yolda rastladığım bir kaç bağ ve bahçenin sahiplerinden destur alarak sularını içiyorum.Gün iyice dönmesine rağmen hava daha da ısınıyor.Bingöl'e iyice yaklaştığım sırada peş peşe yokuşlarla karşılaşıyorum. Takatim iyice kesilmiş bacaklarımda kramp başlıyor.Yol kenarlarında bulduğum tek tük ağaç altında bacaklarımı dinlendiriyorum.Enerjimi idareli kullanmak için mümkün olduğunca yavaş ve sakin bir biçimde Bingöl'e giriyorum.Yol kenarındaki bir petrole uğrayıp su içiyorum,yanıma yaklaşan pompacı "memleket nere?" diyor "Maraş" diyorum. Adam şaşırıp biraz afallıyor bir adım geriye çekiliyor. "ne oldu?" diyorum.Turist sanmış. "Kime benziyorum" diyorum. "Japonlara" diyor.Arkamdaki cama dönüp hayalime bakıyorum.Hakkı var.Yollar benzetmiş.Elazığ yolunu soruyorum. "Bingöl'den çıkışta tedrici bir yükselişle 20-25 km lik bir yokuş var" diyor.Otobüsle gitmemi tavsiye ediyor.Şehre girip Polis evine yerleşiyorum.Elazığ da beni bekliyor diye bildiğim arkadaşa telefon açtığımda Erzurum'da olduğunu öğreniyorum.Yanımdaki para bitmek üzere önümdeki yol çok zor.yanımda kalan son paraya gidip Kahramanmaraş bileti alıyorum. |
















