Yazı ve fotoğraflar:Aslıhan Karay
Bembeyaz zambaklar gibi parlıyor yelkenler, mavi yaldızlı erken sabah denizlerinde Egenin, işte yine biz geliyoruz! Pruvamız neta, pruvamız hasretli hülyalı; yüreklerimiz bir, denize rüzgara sevdalı, vira bismillah! diyoruz. Kuzey batıdan geldik biz, karayelle yelkenlerimizi dolduruyoruz!
Ve mavi kuşu bir sabah gördük!! Biraz yelken ama bol deniz ve işte şimdi Manastır'dayız ( 36º 38,7´ N - 28º 51,1´ E ), hemen Göbün'ün arkasında, Kleopatra Hamam'ın yanında yeşil yeşil fışkıran tepelerin altında kıçtan koltuk aldık, bir gulet ile bir motor yat arasında demirdeyiz. Kuzinede zeytinyağlı kabak çentmesi-Ege usulü bir tarif, tarafımca modifiye edilmiş, sarımsak ile biraz da akdenizleşmiş, mantarlı tagliatelli, çeşitli füme peynirler hazırlanmış, hellimler kızartılmış ve havuzlukta akşam vakti, güneş de gitmiş, bizim arılar da; şaraplar açılmış... Aylardan beri gazetelerde çıkan, meteor yağmurları haberlerinin tam altında, havai fişek gösterisinden daha renkli, heyecanlı, dilekli gecedeyiz... Belki de gökyüzünün ışıltılı sakinleriyle ilk defa gerçekten tanışmaya başladık, kırmızı renkli anthares'i, mavi vega'yı, adından dolayı çok sevdiğim takım yıldız corona borealis'i her gece gökyüzünde aramaya başladık. Öyle uzun bir gösteri vardı ki o gece, daha tutmak isteyecek dileğimiz var mı diye düşünürken içimizden ve üzerimize yıldızlar yağarken, uyuya kaldık...
Rotamız Gemiler Adası...Güneşin batışı adanın tepesinden seyretmek başka türlüdür diyordu bilenler, güneş batarken karaya ayak basılacak, tırmanılacak tepeye! Ben içten içe, hiç de istemiyorum aslında karaya çıkmak… İstanbul'da da semt semt ayrı güzellikte batmaz mı güneş? Ahmet Hamdi'nin Huzur'unda dediği gibi, her bir semtinde başka bir semtte olmanın özlemini yaşamaz mıyız İstanbul'da da? Denizde olmak ise sihirlidir bence...Karaya ayak basarsak, büyü bozulacak diye hafif bir tedirginlik var içimde. Denizde olduğum günler geceler boyunca karadan hep kaçışım, kaçınışım işte sırf bu yüzdendir. Denizde insanlar melekleşiyorlar; denizde karar her zaman denizin ve denizde olan bunu ne iyi biliyor, bilmeyenlerin ise başına neler geldiğini bizler biliyoruz. Beyler bir çanta hazırladı, içinde kadehler ve şaraplar; beyaz şarabımız ısınmasın tırmanış boyunca diye özel elbisesini giyinmiş; fotoğraf makinelerimiz ve sanki giymeyi hemen de unutmuş olduğumuz ayakkabılarımız elimizde, botumuza binerek adaya varıyor, özellikle fransızların ağırlıkta olduğu bir kafilenin arkasından yaklaşık yirmi dakikalık bir tırmanışa başlıyoruz. Nasıl bir yol bu? Erken hristiyanlı ve Bizans döneminden kiliselerinin, bizanslıların evlerinin arasından yürüdükçe mavi-yeşil, şaşırıyoruz... Tepeye ulaştık sonunda; St. Nicholas önderliğinde inşa edildiği düşünülen tabanı mozaik kaplı bir kilise var; dört bir yanımız denize kadar inen kalıntılar, dört bir yanımız denize itinayla serpiştirilmiş adalar, adacıklar, rüzgar ve kekik kokuları. Fransızların gıpta dolu bakışlarına rağmen, bizans kalıntılarına yaslanmış, oturmuş soğuk şarabımızı yudumlarken, güneş sarı, turuncu, kahve "ton sur ton" denize batıyor. Burada güneş, adalara, denize, ağaçlara, kekiğe karışmış, bir tablo ki beş duyu organımız algılamaya yetersiz kalıyor, kalbimizden yardım alıyoruz. Tam bu anda, arkadaki gruplardan birinden, bir türkçe ses "batı neresi?" diye soruveriyor... Bu tırmanış, bu seyir, bu iniş ve karaya çıktığıma ilk defa hiç pişman olmayış! Kuzinede "chef de cuisine" ilan edilmiş olmanın da verdiği bir garip duygu, hem zor hem sevindirici, ne iyi ki çok alışveriş yapmışız düşüncesenin verdiği keyifle , neler pişirsemin sonucunda dünyanın en keyifli ekibiyle birlikte hazırlanan, giriş olarak kaparili enginar kalpleri, ana yemek olarak mozerellalı jambon dolmaları ve değişmez yemeğimiz olan makarna carbonara olarak soframızda. Uzun uzun ve yavaş yavaş yemek yedik, gökyüzünü biraz daha tanıdık: Kuğu, Çalgı ve Kartal'ın altında, saat artık gecenin ertesi güne ait bölümünü gösterirken denize giriyorduk, her yerimiz yakamoz, etrafımız köpük köpük mavi, pembe, fosforlu eflatun rüyalara daldık… Göcek'ten su, mazot ve yiyecek ihtiyaçlarımızı karşılayarak, teknemizi temizleyip hazırladıktan sonra Ekincik'e doğru bastık yelkenleri, lodos şiddetleniyor, 5 yer yer 6 hava var ve dalga boyu 2m.yi buluyor; bütün heçleri kapattık, filmlerde görüp imrendiğim bir sahnenin içindeyim! Sırtımızda en beklemediğimiz anlarda dalgalar patlıyor, serinliyoruz; üzerimizde tuz, rüzgar ve mutluluk var... Mavi dalgalar....Mavi dalgalarin uzerinde piril piril parlayan gunes... Sabah erken, deniz üzeri sanki yaldızlı bir kağıtla kaplı, pırıl pırıl; Aklimizda, maviden, ic isitan sicacik bir sarıdan, yayli sazlardan ezgiler gidiyoruz: bir uyum harikasi, anlatilmaz yasanilir dedirten, bir íki kadeh beyaz sarabin buguyla serinletileninden, denizle sarmas dolas biz geliyoruz! Ekíncik, masal koyu, agaclarin arkasina perí padisahinin kizinin sarayini saklamis... Ogleden aksamustune kadar butun vakit, suya girmek, gulmek ve yesil-mavi sasirmalar arasinda geciyor.... Egede gecirdiginiz vaktin cogunda oldugu ve olacagi gíbi, zaman akip gidiyor, her gecen dakikaya ayri bir ozlem, gelecege de merakla bakiyorsunuz, aslinda hangi eylemi gerceklestirdiginiz onemini yitiriyor: icinde olmayi en sevdiginiz ruh hali neyse, denizde, hele de teninizde tuz, yelknenízde bol ruzgar varsa, iste o sevdiginiz ruh haline donusuyorsunuz... en guzel iklim sizin ikliminiz; tepeden tirnaga mutlululuk sizsiniz! Silili sair Neruda'nin dedigi gibi o sırada, "Sen yasadigin ansin, sen meyvansin..." Ekincik'te bir sarkiya zeytin dallari arasinda da rastlayabilirsiniz, guzel kabuklarin pesinde dalarken denízin icinde de...Herbirimiz , biryerlerde bir zaman ic sarkimizı duymuşuzdur...Hele de aksamustu olmussa, bir iki kadeh birşeyler içlip, gunesin soluşunu seyrederken, eflatunken bulutlar, leylakken, pembelesip kararacaklarken, biz sustuk, icimizde birer masal, herkes kendi masalina dalip kendi muzigi esliginde...Ismet Ozel misali, "uzerimizde yuregimizden baska muska takmamisiz", zaten geregi de yok! Ahmet Hasim olsaydi, simdi, "Dusmek... Dusmek ve olmek isteyebilir miydi?" Uzun uzadıya, Haşim'den konuşuldu... Biz de, kizil havalara bakip aksam olusunu seyrettikten sonra botla karaya çıktık, Özal'larla pek popüler olmuş, fransız ve alman ağırılıklı yelkencilerin ve yatçıların geldiği lokantada, bilumum deniz mahsullerine serbest dusus yaptik! Kalamarlar tava, ahtapotlar izgara, karidesler pane ve biraz da alaturka mutfaktan tatlar, dolmalar ve zeytinyaglilar, karadan denize bakiyoruz... yildizlar teknenin uzerinde asili fenerler gibi...tekneler rengarenk isiklarla bezenmis yilbasi agaclari misali, bir de koskocaman mehtap denize girmek uzere! Biz durur muyuz? Ertesi sabah, Küçük Sarsala koyuna varmak üzere, bastık yelkenleri; sancak iskele, etrafta gelen giden bir sürü yelkenli ve sadece hafif kabaran denizin sesi... Bol yelkenli, rüzgarlı bir günün ardından, somonlu kremalı bir spagetti, bol rokalı salata, hafif bir akşam yemeği yerken, kıyıdaki lokantadan beklenmedik bir müzik tekneye doğru geliyor , yaklaşık 15 kişilik ve İnglizlerden oluşan bir grup, aryalarla başlayıp sonra da ve oratoryolarda birleştiyorlar seslerini, inanılmaz bir keyif, öylece duruyor, dinliyoruz... Ve aksamdi ve sabah oldu.... Donus yolunda, yola çıkış noktamizi pas gectik, yola ciktigimiz marinaya bir selam verdik, yaklasik 1 saat sonra Kumlubukune vardik... Tepelere baktica antik kalintilar, tepelerin eteklerinde keci aileleri, yavru keciler cin cin, zıp zıp! Burnumuzda kekik kokulari, deniz billur; gorduklerimiz amber... Bol bol yelken yapılmış, Amos Bay'de tonoza bağlı teknemiz... Kıyıda bir karı kocanın işlettiği minik sevimli bir tapınak gibi lokanta görünüyor, gelip soruyorlar akşam yemeğini kaçta yiyeceğimizi, bizi botla alacaklar, "sekiz, iyi" diyoruz ve o saate kadar da sudan çıkmıyoruz. Yemek vakti, üzerimize birşeyler geçirip, aç kurtlar gibi sofrada yerlerimizi aldık; yolunuz düşerse Amos Bay'e, patlıcanlı mezeleri, akya şişleri harika, sahipleri ise çok tatlı insanlar, gidin, eminim seversiniz... Ayrilik vakti gelmek uzere; bana kimse bakmasin, zaten her ayriligin bir yeri vardir bende, hele mavili, tekneli, ruzgarli olursa bir de yildizlar, yakamozlar eklenmisse bu sahneye: gorenler bilir, iki goz iki cesme... kimbilir, mumkunse bile, hepinizle kavusmak, yeniden bulusmak ne zaman, nerede? |















