Sulukule'nin, adını, Lykos deresinin şehre girdiği Lykos vadisinin bir yamacını oluşturan su sisteminin bir parçası olan kuleden aldığı bilinmektedir. İstanbul'un su yollarıyla ilgili hazırlanan yayınlarda, MS 2. yüzyılda İmparator Hadrianus dönemine ait su şebekesinin izine 'Mihrimah Camii'nin 220 m güneyinde' rastlandığı anlatılmaktadır. Ayrıca II. Beyazıt su yolları haritaları ve ekli bilgilerde de dönemin su şebekesinin şehre ana giriş noktasının Sulukule bölgesi olduğu belirtilmektedir. Sulukule'nin batı sınırını, Bizans İmparatoru II. Theodosius tarafından MS 5. yüzyıl başında yaptırılmış ve İstanbul'un en önemli arkeolojik kalıntılarından kabul edilen Kara Surları oluşturmaktadır. Bölgenin sınırında bulunan önemli yapılardan biri de, Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan tarafından 1565'de Mimar Sinan'a yaptırılarak günümüze cami, medrese, türbe, sübyan mektebi ve çifte hamamıyla ulaşmış olan Edirnekapı Mihrimah Sultan Külliyesi'dir. * Hagios Demetrios Kilisesi de bölge içindeki bir diğer önemli kalıntıdır. Bugünkü yapının 1834 yılında inşa edilmiş olduğu bilinmektedir. Ancak bu alanda Bizans Dönemi'nde de bir kilise olduğundan söz edilmektedir. Yazılı kaynaklar Bizans Dönemi'nde İstanbul'un bir bölgesi olan Deuteron'un bugünkü Sulukule olabileceğini, dolayısıyla İmparator Iustinos'un Deuteron Sarayı'nın burada bulunabileceğine dikkat çekmektedir. Bu yoğun kültürel mirası içinde barındıran alanda yenileme projesinin uygulama aşamaları bugün hızla hayata geçirilmektedir. Alandaki evler boşaltılmış, yıkımlar geçekleştirilmiştir. Ancak bu uygulamalar sırasında sahip olduğumuz kültür mirasının görmezden gelindiği ve korunmasına özen gösterilmediği açıktır. Yıkımların ardından çok büyük bir hafriyat yapıldığı ve bu hafriyat içinde çok miktarda -olasılıkla Bizans Dönemi'ne ait- kırık mimari kalıntı parçaları bulunduğu gözlenmiştir. Bu kalıntı parçaları, bu alanda kültür varlıklarının açıkça tahrip edildiğinin kanıtlarıdır. Kaldı ki hafriyat içinde yalnızca bina yıkıntıları değil toprak hafriyatı da gözlenmiştir. Oysa, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu gereğince arkeolojik sit alanlarında yapılan her türlü kazının arkeologlar denetiminde yapılması zorunludur. Bölgenin yenileme alanı olarak ilan edilmesinden bu yana geçen üç yıl içerisinde çok sayıda tescilli Osmanlı Dönemi yapısının yıkıldığı veya tahrip edildiği de bilinmektedir. Çağdaş koruma ilkeleriyle ters düşen bu olumsuz gelişmeler, alanda yapılacak arkeolojik çalışmalarla ilgili kaygıları da beraberinde getirmektedir. İnşai faaliyetlere yönelik her türlü girişimden önce arkeolojik kazıların yapılmasının kültür mirasımıza sahip çıkma sorumluluğumuzun yanı sıra bir yasal zorunluluk olduğu da unutulmamalıdır. Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi /11 Ocak 2010 |















